BÖLÜM 14: ÖZET VE SONUÇ
(bu bölüm Charles Darwin/ Türlerin Kökeni kitabından olduğu gibi alınmış. Türkçesi: Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayınları, 1996, 5. basım)
- Türlerin değişmez ürünler olduğu inancı, dünyanın pek kısa bir tarihi olduğu düşünüldüğü sürece zorunlu olarak sürecekti. s. 522
- Bilgisizliğimizi "yaratma planı", "amaç birliği" vb. terimlerle gizlemek, ve bir olguyu yeniden anlatırken ona bir açıklama getirdiğimizi sanmak pek kolaydır. s. 522
- Ama dünya tarihinin sayısız dönemlerinde, belirli element atomlarının bir buyruk üzerine canlı dokulara dönüşüvermiş olduğuna gerçekten inanıyorlar mı? Her yaratmada bir tek bireyin mi, yoksa bir çoğunun mu yaratıldığına inanıyorlar? Sayısız bitki ve hayvan çeşitleri tohum ya da yumurta olarak mı, yoksa tam gelişmiş olarak mı yaratıldı? Ve memeliler, yaratıldıkları zaman, analarının dölyatağında gelişmiş olmanın izlerini taşıyorlar mıydı? s. 523
- Geçmişe bakarak güvenle şu sonuca varabiliriz: Yaşayan hiçbir tür, kendi kılığını değişmemiş olarak uzak bir geleceğe iletemeyecektir. Ve bugün yaşayan türlerden çok azı kendi dölünü çok uzak bir geleceğe iletebilecektir. Çünkü bütün organik varlıkların gruplaşma tarzı, her cinsteki türlerin çoğunun, ve birçok cinsin bütün türlerinin hiç döl bırakmadığını, ve tümüyle tükendiğini gösteriyor. Geleceğe şöyle önbilirce (kahince) bir göz atıp diyebiliriz ki, her sınıfın büyük ve başat gruplarından olan, çok yayılmış ve sık rastlanan türle, sonunda üstün gelecek ve yeni, başat türler türetecektir. Yaşayan canlı biçimlerin hepsi Kambriyum Döneminden önce yaşamış olanların doğrudan doğruya dölü olduğu için, kuşakların o bilinen ardışımı asla kesilmemiştir, ve dünyayı tümüyle ıssız bırakmış hiçbir tufan olmamıştır. Bundan ötürü, önümüzde güvenilir ve pek uzun bir geleceğin uzanmakta olduğuna duraksamadan inanabiliriz. s. 529
steve jones etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
steve jones etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Nisan 2010 Pazartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 13
PERDE ARKASI
BİR BALİNA GİBİ Mİ?
- İnsan türü, biyolojinin geneli içinde yalnızca bir dipnottur. s. 469
- Tarımsal etkinliklerden önce, Ortadoğu'da insanlar yüz elli çeşit bitki tüketmekteydi, tarımın gelişmesinden sonra bu sayı neredeyse yarım düzineye kadar düştü. Toprağı işleyen insanlar, ataları kadar sağlıklı değildi. Dişleri daha kötü durumdaydı ve kemiklerinden elde edilen bulgular bu dönemde kansızlığın yaygın bir durum aldığını gösteriyor. (...)
Bugün ise, tarımsal etkinliğin olumsuz etkilerinin büyük ölçüde aşıldığı açıktır. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, Avrupalıların boy ortalamaı her on yılda bir buçuk santime yakın artmış durumda. Britanya'da yaşayan her dört erkekten birinin boyu bir metre seksen santimden fazladır. Elli yıl içinde bu uzunluk ortalama uzunluk durumuna gelecek ve Britanya'daki insanlar avcı toplayıcı atalarının fiziğine kavuşmuş olacak. s. 471
- Avcı ya da balıkçı olarak kalmış insan toplulukları -Pasifik adalarındaki yerliler gibi- Batılı yemek alışkanlıklarının ölçüsüzlüğüyle tanıştıklarında uyum göstermekte güçlük çekmekte ve sıklıkla şeker hastalığına yakalanmaktadır. Evcilleşme, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi insanların da kimi genlerinde değişikliğe neden olmuştur. s. 471
- Kentler, doğal seçilime yeni bir çalışma alanı sunmuş ve onları kuranlara ileri düzeyde zarar vermiştir. Dokuz bin yıl önce -Karadeniz'deki büyük selden önce- ilk büyük kent ortaya çıkmıştı. Türkiye'nin sınırları içinde yer alan Çatal Höyük'ün nüfusu yaklaşık olarak on bindi; bu kent, duvarları volkan resimleri ya da akbabaların saldırısına uğrayan başsız insan figürleri ile donatılmış olan ve tabanlarının altına atalarını gömdükleri küçük evlerle doluydu. Salgın hastalık yapan ajanlar ilk kez burada var oluşlarını destekleyecek bir insan havuzu buldular; onların torunları, insan genlerinin bu duruma nasıl yanıt verdiğini sergilemektedir. Kentlerde hastalıklar o denli yaygın olmuştur ki, tarihin çoğu kesitinde Londra bilei kırsal alandan yeni göç almadıkça nüfusunu korumayı başaramamıştır. s. 471- 472
- Genlerin çoğu için çeşitlilik merkezi Afrika'dır; Avrupa, Asya, Pasifik'teki küçük adalar ve Yeni Dünya'ya doğru ilerledikçe çeşitlilik azalma eğilimi gösterir. (...) Ortalama olarak, iki Afrikalı arasındaki genetik farklılık düzeyi, iki Avrupalı arasındakinden daha fazladır ve birbirinden yalnızca birkaç mil uzaklıkta bulunan iki Afrika köyü, başka bir kıtadaki iki ulusun farklılığı ölçüsünde farklılık gösterebilir. s. 473
- Bir canlının yaygınlığı öncelikle boyutları ile ilgilidir; farelerin sayıca balinalardan çok daha fazla bulunması bu bağlamda iyi bir karşılaştırma olur. Boyut ve nüfus arasında ısrarcı bir orantı vardır ve farelerden balinalara bütün memeliler için geçerlidir. Ancak insan türü, boyutları göz önünde bulundurulduğunda, sayısal olarak olması gerekenden on bin kat kalabalık bir nüfusa sahiptir. (...) Kaynakların tükenmenin eşiğinde olduğu yönündeki pek çok sava karşın (bu savlara göre, 1865 yılında Britanya'daki kömür rezervi neredeyse bitmek üzereydi, 1951 ve 1972 yıllarında dünyadaki petrol kaynaklarının on yıl içinde biteceği ilan edilmişti)minerallerin büyük bölümü halen oldukça boldur ve ederleri düşmektedir. 1970'li yıllarda, yakın geleceğe ilişkin bir türlü gerçekleşmeyen bir açlık tahmininde bulunulurdu. Oysa bugün yiyecek üretimi sürekli olarak artmaktadır ve genel bir eğilim olarak ekinlerin fiyatı düşmektedir. Buna karşılık, insanların her yıl yeryüzünde yetişen bitkisel ürünlerin yarısını tükettiği düşünülürse, sözü edilen türden bir sınıra çok uzak olmadığımız düşünülebilir. (...) ortalama olarak Amerikalı bir birey, bir ispermeçet balinasının (sperm whale) aldığı kadar enerji almaktadır. Birleşik Devletler'deki kişi başına yiyecek tüketimi o denli yüksektir ki, dünya nüfusunun geri kalanı da ortalama bir Amerikalı kadar besin tüketseydi, bu nüfusu beslemek için iki tane dünya gezegeni gerekirdi. s. 474- 475
- Primatlar yolculuklarına yaklaşık altmış beş milyon yıl önce, sıcak ve nemli Afrika'da başladılar. O günden bu yana altı bin kadar primat çeşidi ortaya çıkmıştır ve günümüzde iki yüz elli kadarı varlığını sürdürmektedir (bunların büyükllükleri, altı santimlik fare lemurlarından, bu lemur türünden bin kez daha ağır olan gorile kadar çeşitlilik göstermektedir). Dünyada bir zamanlar uzun kuyruklu maymundan (monkey) çok, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymun (ape) türü bulunmaktaydı; oysa bugün kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların yalnızca beş türü (biri insanoğlu) kalmışken uzun kuyruklu maymunlar ilerlemelerini sürdürmektedir. Bu durum, insan türüne doğru bir gelişimin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. s. 487
- İlk primatların ortaya çıkmasından yaklaşık on beş milyon yıl sonra, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların öncelleri tarih sahnesine çıktı. Moleküler saat, şempanzelere, gorillere ve insana ilerleyen çizginin yaklaşık altı milyon yıl önce ayrıldığını gösteriyor. O tarihten bu yana bir düzine kadar Hominine türü -bizim de üzerinde olduğumuz dal- ortaya çıkmıştır (bu grupta kaç tür bulunduğunu belirlemek güçtür). Bu dönem boyunca ortaya çıkan belli başlı formlar şunlardır: Ardipithecus (dört milyon beş yüz bin yıl yaşındadır ve bir ara formdur); Australopithecus'un birkaç çeşidi (bundan yaklaşık bir milyon yıl sonra ortaya çıkmış olan bir Afrika primatı; kabaca söylersek, boyundan aşağısı insan ama boyundan yukarısı kuyruksuz maymun); Homo habilis (beyinsel gelişim bakımından dönüşü olmayan yola giren ve kendi ailemizi tanımlayabilmemiz için gerekli beyinsel yetkinliğe ulaşan, alet kullanan ilk hayvan olduğu sanılan ve yaklaşık iki buçuk milyon yıl önce yaşamış olan bir hayvan); ve Homo erectus (insana oldukça benzeyen, büyük beyinli bir kuyruksuz maymun). Bu türlerin tümü Afrika'da ortaya çıkmış ve oradan, er ya da geç Asya'ya ve Avrupa'ya yayılmıştır.
Bizim türümüz, Homo sapiens, yaklaşık yüz elli bin yıl önce, iri, kalın kafalı, fakat ayırt edilebilir biçimde insansı bir kuyruksuz maymun (human ape) olarak ortaya çıktı. Buzul çağının sıkıntılı günleri sona erdiğinde türümüz, daha ince bir bedenin üzerinde daha küçük bir kafatası ve beyne sahip duruma gelmişti. s. 487- 488
- Neanderthal fosilleri, en ünlü fosiller arasındadır. Bir zamanlar, Napolyon'un ordularının hastalıktan ölmüş askerleri olarak göz ardı edilmiş olan kalıntıları, daha sonraları, insan türünün en yakın ataları olarak selamlanmıştır. Oysa Neanderthal'in gerçek tarihi, insana giden evrimsel yolda çıkmaz bir sokağa giren bir türün, doğru dönemece sapan türün elinde yok olmasından ibarettir. Kısa ama sağlam yapılı bedenleriyle soğuk iklime uyum göstermiş olan Neanderthal, Avrupa'da ya da Ortadoğu'da evrim geçirmiştir ve otuz bin yıl önce yok olmuştur. Taştan gereçler yaparak kullanan Neanderthal, bu işte pek de becerikli değildi ve akıllı komşuları karşısında tutunamadı.
Neanderthal ilk bakışta modern insana benzese ve bir zamanlar insana giden merdivenin en son basamağı olduğu düşünülse de, fosillerin DNA'ları, Neanderthal'le insanın aynı merdivende bile olmadığını gösteriyor. Onların mitokondriyal DNA'ları insanın mitokondriyal DNA'sından oldukça farklıdır. Bu türün genleri bizim genlerimizin ataları değildir ve başka bir yoldan ilerlemiştir. En azından mitokondri bakımından, Neanderthal ve insanınkiler yarım milyon yıl önce ayrılmıştır. s. 489- 490
- Kraliçe Victoria, Londra Hayvanat Bahçesi'ni ilk ziyaret ettiğinde, burada gördüğü orangutanın insana benzerliği karşısında şaşırıp kalmıştı: "Orangutan şaşılası bir hayvan... Çok korkunç ve iri, ve can sıkıcı biçimde insana benziyor." s. 493
- Son yüz bin yıl içinde, insanın yaşam tarzı büyük bir değişim yaşamış olsa da, bedeni büyük ölçüde aynı kalmıştır. Yakın geçmişimizde evrim geçirmedik, çünkü bu işi makinelerimiz bizim için yerine getirdi. s. 494
- Herbert Spencer'ın mezarı, Marx'ın Highgate'teki anıtının karşısındadır. Spencer, 'en uygunların kalımı' talihsiz ifadesinin sahibi ve kapitalizmin ölçüsüzlüklerini açıklamak için epeyce kullanılmış olan Sosyal Darwinizm düşüncesinin kurucusudur. Onun bir hayranı, milyonerleri, 'acımasız rekaber içinde mücadele halinde olanlardan doğal olarak seçilmişler' biçiminde tanımlamıştı. Çelik sektöründe bir patron olan Andrew Carnegie de aynı düşüncedeydi. "Spencer'den önce" diyordu, "benim için her şey karanlıktaydı, onu okuduktan sonra her şey aydınlığa ve doğruluğa kavuştu." s. 497- 498
BİR BALİNA GİBİ Mİ?
- İnsan türü, biyolojinin geneli içinde yalnızca bir dipnottur. s. 469
- Tarımsal etkinliklerden önce, Ortadoğu'da insanlar yüz elli çeşit bitki tüketmekteydi, tarımın gelişmesinden sonra bu sayı neredeyse yarım düzineye kadar düştü. Toprağı işleyen insanlar, ataları kadar sağlıklı değildi. Dişleri daha kötü durumdaydı ve kemiklerinden elde edilen bulgular bu dönemde kansızlığın yaygın bir durum aldığını gösteriyor. (...)
Bugün ise, tarımsal etkinliğin olumsuz etkilerinin büyük ölçüde aşıldığı açıktır. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, Avrupalıların boy ortalamaı her on yılda bir buçuk santime yakın artmış durumda. Britanya'da yaşayan her dört erkekten birinin boyu bir metre seksen santimden fazladır. Elli yıl içinde bu uzunluk ortalama uzunluk durumuna gelecek ve Britanya'daki insanlar avcı toplayıcı atalarının fiziğine kavuşmuş olacak. s. 471
- Avcı ya da balıkçı olarak kalmış insan toplulukları -Pasifik adalarındaki yerliler gibi- Batılı yemek alışkanlıklarının ölçüsüzlüğüyle tanıştıklarında uyum göstermekte güçlük çekmekte ve sıklıkla şeker hastalığına yakalanmaktadır. Evcilleşme, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi insanların da kimi genlerinde değişikliğe neden olmuştur. s. 471
- Kentler, doğal seçilime yeni bir çalışma alanı sunmuş ve onları kuranlara ileri düzeyde zarar vermiştir. Dokuz bin yıl önce -Karadeniz'deki büyük selden önce- ilk büyük kent ortaya çıkmıştı. Türkiye'nin sınırları içinde yer alan Çatal Höyük'ün nüfusu yaklaşık olarak on bindi; bu kent, duvarları volkan resimleri ya da akbabaların saldırısına uğrayan başsız insan figürleri ile donatılmış olan ve tabanlarının altına atalarını gömdükleri küçük evlerle doluydu. Salgın hastalık yapan ajanlar ilk kez burada var oluşlarını destekleyecek bir insan havuzu buldular; onların torunları, insan genlerinin bu duruma nasıl yanıt verdiğini sergilemektedir. Kentlerde hastalıklar o denli yaygın olmuştur ki, tarihin çoğu kesitinde Londra bilei kırsal alandan yeni göç almadıkça nüfusunu korumayı başaramamıştır. s. 471- 472
- Genlerin çoğu için çeşitlilik merkezi Afrika'dır; Avrupa, Asya, Pasifik'teki küçük adalar ve Yeni Dünya'ya doğru ilerledikçe çeşitlilik azalma eğilimi gösterir. (...) Ortalama olarak, iki Afrikalı arasındaki genetik farklılık düzeyi, iki Avrupalı arasındakinden daha fazladır ve birbirinden yalnızca birkaç mil uzaklıkta bulunan iki Afrika köyü, başka bir kıtadaki iki ulusun farklılığı ölçüsünde farklılık gösterebilir. s. 473
- Bir canlının yaygınlığı öncelikle boyutları ile ilgilidir; farelerin sayıca balinalardan çok daha fazla bulunması bu bağlamda iyi bir karşılaştırma olur. Boyut ve nüfus arasında ısrarcı bir orantı vardır ve farelerden balinalara bütün memeliler için geçerlidir. Ancak insan türü, boyutları göz önünde bulundurulduğunda, sayısal olarak olması gerekenden on bin kat kalabalık bir nüfusa sahiptir. (...) Kaynakların tükenmenin eşiğinde olduğu yönündeki pek çok sava karşın (bu savlara göre, 1865 yılında Britanya'daki kömür rezervi neredeyse bitmek üzereydi, 1951 ve 1972 yıllarında dünyadaki petrol kaynaklarının on yıl içinde biteceği ilan edilmişti)minerallerin büyük bölümü halen oldukça boldur ve ederleri düşmektedir. 1970'li yıllarda, yakın geleceğe ilişkin bir türlü gerçekleşmeyen bir açlık tahmininde bulunulurdu. Oysa bugün yiyecek üretimi sürekli olarak artmaktadır ve genel bir eğilim olarak ekinlerin fiyatı düşmektedir. Buna karşılık, insanların her yıl yeryüzünde yetişen bitkisel ürünlerin yarısını tükettiği düşünülürse, sözü edilen türden bir sınıra çok uzak olmadığımız düşünülebilir. (...) ortalama olarak Amerikalı bir birey, bir ispermeçet balinasının (sperm whale) aldığı kadar enerji almaktadır. Birleşik Devletler'deki kişi başına yiyecek tüketimi o denli yüksektir ki, dünya nüfusunun geri kalanı da ortalama bir Amerikalı kadar besin tüketseydi, bu nüfusu beslemek için iki tane dünya gezegeni gerekirdi. s. 474- 475
- Primatlar yolculuklarına yaklaşık altmış beş milyon yıl önce, sıcak ve nemli Afrika'da başladılar. O günden bu yana altı bin kadar primat çeşidi ortaya çıkmıştır ve günümüzde iki yüz elli kadarı varlığını sürdürmektedir (bunların büyükllükleri, altı santimlik fare lemurlarından, bu lemur türünden bin kez daha ağır olan gorile kadar çeşitlilik göstermektedir). Dünyada bir zamanlar uzun kuyruklu maymundan (monkey) çok, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymun (ape) türü bulunmaktaydı; oysa bugün kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların yalnızca beş türü (biri insanoğlu) kalmışken uzun kuyruklu maymunlar ilerlemelerini sürdürmektedir. Bu durum, insan türüne doğru bir gelişimin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. s. 487
- İlk primatların ortaya çıkmasından yaklaşık on beş milyon yıl sonra, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların öncelleri tarih sahnesine çıktı. Moleküler saat, şempanzelere, gorillere ve insana ilerleyen çizginin yaklaşık altı milyon yıl önce ayrıldığını gösteriyor. O tarihten bu yana bir düzine kadar Hominine türü -bizim de üzerinde olduğumuz dal- ortaya çıkmıştır (bu grupta kaç tür bulunduğunu belirlemek güçtür). Bu dönem boyunca ortaya çıkan belli başlı formlar şunlardır: Ardipithecus (dört milyon beş yüz bin yıl yaşındadır ve bir ara formdur); Australopithecus'un birkaç çeşidi (bundan yaklaşık bir milyon yıl sonra ortaya çıkmış olan bir Afrika primatı; kabaca söylersek, boyundan aşağısı insan ama boyundan yukarısı kuyruksuz maymun); Homo habilis (beyinsel gelişim bakımından dönüşü olmayan yola giren ve kendi ailemizi tanımlayabilmemiz için gerekli beyinsel yetkinliğe ulaşan, alet kullanan ilk hayvan olduğu sanılan ve yaklaşık iki buçuk milyon yıl önce yaşamış olan bir hayvan); ve Homo erectus (insana oldukça benzeyen, büyük beyinli bir kuyruksuz maymun). Bu türlerin tümü Afrika'da ortaya çıkmış ve oradan, er ya da geç Asya'ya ve Avrupa'ya yayılmıştır.
Bizim türümüz, Homo sapiens, yaklaşık yüz elli bin yıl önce, iri, kalın kafalı, fakat ayırt edilebilir biçimde insansı bir kuyruksuz maymun (human ape) olarak ortaya çıktı. Buzul çağının sıkıntılı günleri sona erdiğinde türümüz, daha ince bir bedenin üzerinde daha küçük bir kafatası ve beyne sahip duruma gelmişti. s. 487- 488
- Neanderthal fosilleri, en ünlü fosiller arasındadır. Bir zamanlar, Napolyon'un ordularının hastalıktan ölmüş askerleri olarak göz ardı edilmiş olan kalıntıları, daha sonraları, insan türünün en yakın ataları olarak selamlanmıştır. Oysa Neanderthal'in gerçek tarihi, insana giden evrimsel yolda çıkmaz bir sokağa giren bir türün, doğru dönemece sapan türün elinde yok olmasından ibarettir. Kısa ama sağlam yapılı bedenleriyle soğuk iklime uyum göstermiş olan Neanderthal, Avrupa'da ya da Ortadoğu'da evrim geçirmiştir ve otuz bin yıl önce yok olmuştur. Taştan gereçler yaparak kullanan Neanderthal, bu işte pek de becerikli değildi ve akıllı komşuları karşısında tutunamadı.
Neanderthal ilk bakışta modern insana benzese ve bir zamanlar insana giden merdivenin en son basamağı olduğu düşünülse de, fosillerin DNA'ları, Neanderthal'le insanın aynı merdivende bile olmadığını gösteriyor. Onların mitokondriyal DNA'ları insanın mitokondriyal DNA'sından oldukça farklıdır. Bu türün genleri bizim genlerimizin ataları değildir ve başka bir yoldan ilerlemiştir. En azından mitokondri bakımından, Neanderthal ve insanınkiler yarım milyon yıl önce ayrılmıştır. s. 489- 490
- Kraliçe Victoria, Londra Hayvanat Bahçesi'ni ilk ziyaret ettiğinde, burada gördüğü orangutanın insana benzerliği karşısında şaşırıp kalmıştı: "Orangutan şaşılası bir hayvan... Çok korkunç ve iri, ve can sıkıcı biçimde insana benziyor." s. 493
- Son yüz bin yıl içinde, insanın yaşam tarzı büyük bir değişim yaşamış olsa da, bedeni büyük ölçüde aynı kalmıştır. Yakın geçmişimizde evrim geçirmedik, çünkü bu işi makinelerimiz bizim için yerine getirdi. s. 494
- Herbert Spencer'ın mezarı, Marx'ın Highgate'teki anıtının karşısındadır. Spencer, 'en uygunların kalımı' talihsiz ifadesinin sahibi ve kapitalizmin ölçüsüzlüklerini açıklamak için epeyce kullanılmış olan Sosyal Darwinizm düşüncesinin kurucusudur. Onun bir hayranı, milyonerleri, 'acımasız rekaber içinde mücadele halinde olanlardan doğal olarak seçilmişler' biçiminde tanımlamıştı. Çelik sektöründe bir patron olan Andrew Carnegie de aynı düşüncedeydi. "Spencer'den önce" diyordu, "benim için her şey karanlıktaydı, onu okuduktan sonra her şey aydınlığa ve doğruluğa kavuştu." s. 497- 498
neredeyse bir balina/ steve jones- 12
BÖLÜM 13: ORGANİK VARLIKLARIN KARŞILIKLI AKRABALIKLARI; BİÇİMBİLİM (MORFOLOJİ); EMBRİYOLOJİ; GÜDÜK ORGANLAR
- 10. yüzyıla ilişkin ünlü bir Çin ansiklopedisi, bitkileri ve hayvanları şöyle sınıflandırıyordu: (a) imparatora ait olanlar, (b) mumyalanmış olanlar, (c) eğitilmiş olanlar, (d) meme emen domuzlar, (e) denizkızları, (f) düş ürünü olanlar, (g) sokak köpekleri, (h) bu sınıflamanın içinde olanlar, (i) kudurmuş gibi titreyenler, (j) çok fazla sayıda olanlar, (k) çok güzel bir deve kuyruğuna sahip olarak betimlenenler, (l) diğerleri, (m) bir çiçek vazosunu kısa bir süre önce kırmış olanlar, (n) uzaktan sineğe benzeyenler
Kutsal Pazaryerinin İyiliksever Bilgeliği adlı ansiklopedinin yazarı için -ve belki de o dönemki okurları için- bu katalog anlamlı olabilir. s. 421
- Türlerin Kökeni, 'evrim' sözcüğünü, kullanılmaya başlandığından bu yana anlamı büyük bir değişim geçirmiş olan bu ifadeyi, hiç anmamıştır. Sözcüğün Latince kökeninde, helezoni bir kıvrımın açılması kastedilir. Biyolojide sözcük ilk kez, bir embriyonun gelişim aşamalarında yaşadığı biçim değişimlerini tanımlmak için kullanılmıştır. Sözcüğün, bir biçimden bir başkasına aşamalı olarak değişim olgusunu karşılaması çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bugün, kavrama ilişkin tanımlamalar bir bütünlük oluşturmuş ve canlı gelişimini inceleyen bilim, biyolojik tarihin katlanmış helezonunu açmaya başlamıştır. s. 454
- Bütün karakterler, görevleri tamamlanır tamamlanmaz dejenere olmaya başlar. Seçilim durur durmaz, doğada kaos başlar ve evrim yolundan çıkar. s. 459
- İnsan türünün neden yalnızca yarısı süt vermektedir? sonuçta erkeklerin de meme uçları ve bunları kullanabilme kapasitesi vardır. Belirli kimyasallar verilen erkekler süt verebilir. Ayrıca, yüksek düzeyde alkol almak, karaciğerin erkeklerin bu yeteneklerini, dişilik hormonlarını baskılayan salgılarını azalttığı için, aynı sonucu verebilir. Erişkinliğe adım atmakta olan kimi erkek çocuklarda, bedeblerinin özelliklerini anlamak için duydukları doğal meraktan dolayı meme uçlarını uyardıklarında (kuşku yok ki onları oldukça şaşırtarak) süt salgılama görülebilir. Dyak meyve yarasaları bu mantıksal sonuca ulaşan ve erkeklerin yavrularını emzirdiği tek memeli türüdür. Fakat erkekleri yavrularına fazla ilgi gösteren türlerin pek çoğunda, öyle görünüyor ki, bunların yiyecek bulmak için gösterdikleri çaba azalmaktadır. s. 460- 461
- Uyuşukluk daha az enerji tüketimi anlamına gelir ve enerjik bir canlının açlık çektiği bir yerde uyuşuk olan hayatta kalabilir. Altı tonluk mamutlar, Arktik Okyanusu'ndaki Wrangel adasında iki tonluk bir bedene kadar küçülmüşlerdir ve buzul çağından sonra Jersey'de çevre bölgelerden yalıtılan kızıl geyik yalnızca altı bin yıl içinde bir St Bernard köpeği boyutlarına küçülmüştür. Bunlar açlık çekmek ya da küçülmek seçeneklerinden birini yeğlemeye zorlanmıştır. s. 464
- 10. yüzyıla ilişkin ünlü bir Çin ansiklopedisi, bitkileri ve hayvanları şöyle sınıflandırıyordu: (a) imparatora ait olanlar, (b) mumyalanmış olanlar, (c) eğitilmiş olanlar, (d) meme emen domuzlar, (e) denizkızları, (f) düş ürünü olanlar, (g) sokak köpekleri, (h) bu sınıflamanın içinde olanlar, (i) kudurmuş gibi titreyenler, (j) çok fazla sayıda olanlar, (k) çok güzel bir deve kuyruğuna sahip olarak betimlenenler, (l) diğerleri, (m) bir çiçek vazosunu kısa bir süre önce kırmış olanlar, (n) uzaktan sineğe benzeyenler
Kutsal Pazaryerinin İyiliksever Bilgeliği adlı ansiklopedinin yazarı için -ve belki de o dönemki okurları için- bu katalog anlamlı olabilir. s. 421
- Türlerin Kökeni, 'evrim' sözcüğünü, kullanılmaya başlandığından bu yana anlamı büyük bir değişim geçirmiş olan bu ifadeyi, hiç anmamıştır. Sözcüğün Latince kökeninde, helezoni bir kıvrımın açılması kastedilir. Biyolojide sözcük ilk kez, bir embriyonun gelişim aşamalarında yaşadığı biçim değişimlerini tanımlmak için kullanılmıştır. Sözcüğün, bir biçimden bir başkasına aşamalı olarak değişim olgusunu karşılaması çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bugün, kavrama ilişkin tanımlamalar bir bütünlük oluşturmuş ve canlı gelişimini inceleyen bilim, biyolojik tarihin katlanmış helezonunu açmaya başlamıştır. s. 454
- Bütün karakterler, görevleri tamamlanır tamamlanmaz dejenere olmaya başlar. Seçilim durur durmaz, doğada kaos başlar ve evrim yolundan çıkar. s. 459
- İnsan türünün neden yalnızca yarısı süt vermektedir? sonuçta erkeklerin de meme uçları ve bunları kullanabilme kapasitesi vardır. Belirli kimyasallar verilen erkekler süt verebilir. Ayrıca, yüksek düzeyde alkol almak, karaciğerin erkeklerin bu yeteneklerini, dişilik hormonlarını baskılayan salgılarını azalttığı için, aynı sonucu verebilir. Erişkinliğe adım atmakta olan kimi erkek çocuklarda, bedeblerinin özelliklerini anlamak için duydukları doğal meraktan dolayı meme uçlarını uyardıklarında (kuşku yok ki onları oldukça şaşırtarak) süt salgılama görülebilir. Dyak meyve yarasaları bu mantıksal sonuca ulaşan ve erkeklerin yavrularını emzirdiği tek memeli türüdür. Fakat erkekleri yavrularına fazla ilgi gösteren türlerin pek çoğunda, öyle görünüyor ki, bunların yiyecek bulmak için gösterdikleri çaba azalmaktadır. s. 460- 461
- Uyuşukluk daha az enerji tüketimi anlamına gelir ve enerjik bir canlının açlık çektiği bir yerde uyuşuk olan hayatta kalabilir. Altı tonluk mamutlar, Arktik Okyanusu'ndaki Wrangel adasında iki tonluk bir bedene kadar küçülmüşlerdir ve buzul çağından sonra Jersey'de çevre bölgelerden yalıtılan kızıl geyik yalnızca altı bin yıl içinde bir St Bernard köpeği boyutlarına küçülmüştür. Bunlar açlık çekmek ya da küçülmek seçeneklerinden birini yeğlemeye zorlanmıştır. s. 464
18 Nisan 2010 Pazar
neredeyse bir balina/ steve jones- 11
BÖLÜM 12: COĞRAFİ DAĞILIM -DEVAM
- Bir bebek dünyaya gelir gelmez kirlenmeye başlar. Bebekler doğuşta sterildir, daha sonra bedende yuva kuracak olan konukçulardan arınıktır. Bakteriler açısından bir bebek, büyük, verimli ve el değmemiş bir adadır. Doğumdan sonraki birkaç dakika içinde, bakteriler bebeklerde koloniler kurmaya başlar. İstilacıların büyük bölümü, annenin bağırsaklarından gelir, diğerleri ebeden ya da babadan gelir. Öncüler, insan bağırsaklarında dolaşıp duran milyonlarca bakterinin küçük bir örnek grubu gibidir. Bu geçiş döneminde, bebeklerin bağırsakları henüz dengeye kavuşmamıştır ve denge sağlanana kadar bütün ana babaların bildiği o dramatik sonuçlar ortaya çıkar.
Bebek birkaç gün içinde, sahip olduğu beden hücrelerinin on katı kadar bakteri taşır duruma gelecektir. Bakteriler, komşularından bir sağanak gibi gelmiştir. İnsanların, köpeklerine benzeyerek büyüdüğü söylenir. Gerçekte (evde beslenen hayvanlar da dahil), ailenin bireylerini birleştiren bağırsaklardaki konukçularımızdır. s. 397
- Göç nedeniyle, herhangi bir takımadada yaşayan canlı çeşitliliği en yakın anakaradakine benzemeye başlar. Büyük bir kentte yaşayan bütün insanların bağırsaklarındaki bakteriler aynıdır, buna karşılık yalıtılmış köylerde yaşayanların bağırsak içerikleri değişiklik gösterir. Kentleri diğerlerinden ayıran kendine özgü bir bağırsak çeşitliliği vardır -bakterilerin büyük kıtaları. Yeni bir kentte yeterince kalan bir yabancı bunu bir süre sonra anlayacaktır. s. 397- 398
- Hastalık yapan bir ajan için, bütün konukçular bir adadır. Eğer kurbanların oluşturduğu takımadalar küçükse, enfeksiyon ortadan kalkabilir. İzlanda, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, kızamık virüsünün kalıcı olarak adada kalmasına yetecek sayıda nüfusa sahip değildi örneğin. Bir bölge çok uzaksa, bir hastalık oraya ulaşamayabilir -Britanya'ya kuduzun ulaşamamış olmasının nedeni budur. s. 398
- 27 Ağustos 1883 sabahında, dünya büyük bir patlamayla sarsıldı. Gürültü, Sri Lanka'dan Avustralya'nın merkezine kadar uzanan bir bölgede duyuldu. Patlama sonrası oluşan rüzgar yeryüzünün çevresini dört kez döndü ve oluşan dalglr Dover'a kadar ulaştı. Patlayan Krakatau idi ve patlamanın şiddeti Hiroşima'da patlayan bombanın şiddetinin on bin katı kadardı.
(...)
Patlamanın bir hafta sonrasında, adanın üçte ikisi ortadan kalkmış durumdaydı, geride kalan kara parçası ise sıcaklıktan kırmızı renkte olan süngertaşıyla kaplanmıştı. Patlamadan sonra adaya giden ilk ziyaretçi şöyle diyordu: "Bütün araştırmalarıma karşın, adada hiçbir bitki ya da hayvan izine rastlayamadım, ağını örmekle uğraşan küçük bir örümcek dışında hiçbir yaşam iziyle karşılaşmadım." Ada neredeyse tümüyle steril durumdaydı.
Ancak, yaşamın adaya geri dönmesi çok da uzun sürmeyecekti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Krakatau'u çimenler ve insan boyunda bambular kaplamıştı bile. Birkaç yıl daha geçince, sık bir incir ormanında yapılan araştırma, sekiz yüzden fazla çeşit hayvanın burada yaşadığını gösterdi. s. 399- 400
- Son buzul çağının doruk noktasında, yeryüzündeki suyun önemli bölümü donduğu için, su üstündeki kara parçalarının yüz ölçümü bugünkünden yüzde yirmi fazlaydı. Hebrides, Wight adası, Sicilya ve pek çok ada, buzulların bir bölümünün erimesi ile denizlerin yeniden yükseldiği sonraki dönemde ortaya çıktı. Bir zamanların tepelikleri, ada durumuna geldi. Kıbrıs'ın, Girit'in ve Korsika'nın tarihi de böyledir. Deniz düzeyi düştüğü dönemlerde, Cebelitarık bir barikat gibi, Akdeniz'in okyanusla bağlantısını kopararak denizin suyunun azalmasına (ve Afrika'da yaşayan kuyruksuz maymunların, Cebelitarık'ı aşabilmesine) imkan vermiştir. Atlantik yükseldiğinde, burası bir deniz şelalesi oluşturan ve Akdeniz çukurunu yüz yıl içinde dolduran bir boğaza dönüşmüştür. Buzul katmanları geri çekildikçe, adalar birbiri ardına ortaya çıkmaya başlamıştır. s. 402- 403
- Bir bebek dünyaya gelir gelmez kirlenmeye başlar. Bebekler doğuşta sterildir, daha sonra bedende yuva kuracak olan konukçulardan arınıktır. Bakteriler açısından bir bebek, büyük, verimli ve el değmemiş bir adadır. Doğumdan sonraki birkaç dakika içinde, bakteriler bebeklerde koloniler kurmaya başlar. İstilacıların büyük bölümü, annenin bağırsaklarından gelir, diğerleri ebeden ya da babadan gelir. Öncüler, insan bağırsaklarında dolaşıp duran milyonlarca bakterinin küçük bir örnek grubu gibidir. Bu geçiş döneminde, bebeklerin bağırsakları henüz dengeye kavuşmamıştır ve denge sağlanana kadar bütün ana babaların bildiği o dramatik sonuçlar ortaya çıkar.
Bebek birkaç gün içinde, sahip olduğu beden hücrelerinin on katı kadar bakteri taşır duruma gelecektir. Bakteriler, komşularından bir sağanak gibi gelmiştir. İnsanların, köpeklerine benzeyerek büyüdüğü söylenir. Gerçekte (evde beslenen hayvanlar da dahil), ailenin bireylerini birleştiren bağırsaklardaki konukçularımızdır. s. 397
- Göç nedeniyle, herhangi bir takımadada yaşayan canlı çeşitliliği en yakın anakaradakine benzemeye başlar. Büyük bir kentte yaşayan bütün insanların bağırsaklarındaki bakteriler aynıdır, buna karşılık yalıtılmış köylerde yaşayanların bağırsak içerikleri değişiklik gösterir. Kentleri diğerlerinden ayıran kendine özgü bir bağırsak çeşitliliği vardır -bakterilerin büyük kıtaları. Yeni bir kentte yeterince kalan bir yabancı bunu bir süre sonra anlayacaktır. s. 397- 398
- Hastalık yapan bir ajan için, bütün konukçular bir adadır. Eğer kurbanların oluşturduğu takımadalar küçükse, enfeksiyon ortadan kalkabilir. İzlanda, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, kızamık virüsünün kalıcı olarak adada kalmasına yetecek sayıda nüfusa sahip değildi örneğin. Bir bölge çok uzaksa, bir hastalık oraya ulaşamayabilir -Britanya'ya kuduzun ulaşamamış olmasının nedeni budur. s. 398
- 27 Ağustos 1883 sabahında, dünya büyük bir patlamayla sarsıldı. Gürültü, Sri Lanka'dan Avustralya'nın merkezine kadar uzanan bir bölgede duyuldu. Patlama sonrası oluşan rüzgar yeryüzünün çevresini dört kez döndü ve oluşan dalglr Dover'a kadar ulaştı. Patlayan Krakatau idi ve patlamanın şiddeti Hiroşima'da patlayan bombanın şiddetinin on bin katı kadardı.
(...)
Patlamanın bir hafta sonrasında, adanın üçte ikisi ortadan kalkmış durumdaydı, geride kalan kara parçası ise sıcaklıktan kırmızı renkte olan süngertaşıyla kaplanmıştı. Patlamadan sonra adaya giden ilk ziyaretçi şöyle diyordu: "Bütün araştırmalarıma karşın, adada hiçbir bitki ya da hayvan izine rastlayamadım, ağını örmekle uğraşan küçük bir örümcek dışında hiçbir yaşam iziyle karşılaşmadım." Ada neredeyse tümüyle steril durumdaydı.
Ancak, yaşamın adaya geri dönmesi çok da uzun sürmeyecekti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Krakatau'u çimenler ve insan boyunda bambular kaplamıştı bile. Birkaç yıl daha geçince, sık bir incir ormanında yapılan araştırma, sekiz yüzden fazla çeşit hayvanın burada yaşadığını gösterdi. s. 399- 400
- Son buzul çağının doruk noktasında, yeryüzündeki suyun önemli bölümü donduğu için, su üstündeki kara parçalarının yüz ölçümü bugünkünden yüzde yirmi fazlaydı. Hebrides, Wight adası, Sicilya ve pek çok ada, buzulların bir bölümünün erimesi ile denizlerin yeniden yükseldiği sonraki dönemde ortaya çıktı. Bir zamanların tepelikleri, ada durumuna geldi. Kıbrıs'ın, Girit'in ve Korsika'nın tarihi de böyledir. Deniz düzeyi düştüğü dönemlerde, Cebelitarık bir barikat gibi, Akdeniz'in okyanusla bağlantısını kopararak denizin suyunun azalmasına (ve Afrika'da yaşayan kuyruksuz maymunların, Cebelitarık'ı aşabilmesine) imkan vermiştir. Atlantik yükseldiğinde, burası bir deniz şelalesi oluşturan ve Akdeniz çukurunu yüz yıl içinde dolduran bir boğaza dönüşmüştür. Buzul katmanları geri çekildikçe, adalar birbiri ardına ortaya çıkmaya başlamıştır. s. 402- 403
17 Nisan 2010 Cumartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 10
BÖLÜM 11: COĞRAFİ DAĞILIM
- Arizona çölünde 1990'lı yıllarda bir ada kuruldu. Biyosfer* 2 adı verilen (Dünyanın kendisi biyosfer 1 olarak kabul edilmişti) bu sistem, kendisini çevre kirliliğinin yarattığı sorunlardan yalıtma savındaydı. Planın amacı, insan ve doğanın birlikte uyum içindeyaşayacakları katkısız bir dünya yaratmaktı. Bu biyosfer deneyinde sekiz bilim insanı yer aldı ve kendilerine yetecek bir topluluk kurdular. Bu büyük sera, atmosferden tümüyle yalıtıldı; iki milyon dolar bütçeyle, çölden yağmur ormanına ve milyon galonluk bir denize kadar küçük bir evren oluşturuldu.
Bir yıl içinde bu dev gibi serada yaşayanlar gerçeklikle yüz yüze geldiler. Toprakta yaşayan mikroplar havada bulunan karbondioksit oranının hızla artmasına neden olurken, oksijen oranı Mont Blanc'ın doruğundaki düzeye indi. Asmalar Biyosfer'in bütün bölümlerine yayılırken, diğer bütün bitkiler yok oldu. Hayvanlar ise, yaşamda kalma noktasında daha da başarısızdı. Omurgalı hayvan çeşitlerinin yirmi beş tanesinden on dokuzu yok olurken, çiçek polenlerini yayan böcek çeşitlerinin tümü öldü (bu durumda bitkilerin çoğunun yok olması kaçınılmaz oluyordu). 'Çöl'de çimenler açarken, suyun temiz kalması ancak büyük alg yığınlarının kesilmesine bağlı duruma gelmişti. 1994 yılına gelindiğinde, Biyosfer 2 terk edildi. s. 365
*Biyosfer: Canlıların birbirleriyle ilişkilerinin sürdüğü kayaç, su ve hava katmanlarından oluşan yeryüzü örtüsü -ç.n.
- Darwin, evrim gerçeğinin anlaşılması için gerekli olan bütün şeyin, bir başka yere gitmek olduğunu fark etmişti. Onun gördüğü gibi, en iyi kanıtların bir bölümüharitaların kendisinden gelmektedir, yaşamın haritadı ile oynanan 'dünyanın üzerine kurulu olduğu büyük bir satranç oyunu'. s. 366
- Süveyş Kanalı 1869 yılında açıldı. Bu kanal, ilki üç bin yıl önce II. Ramses tarafından yapılan birkaç girişimin sonuncu ve başarıya ulaşan halkasıydı. (...) Süveyş Kanalı, Kızıldeniz'den genç kuzenine doğru yokuş aşağı akan dev bir Mississipi gibi davranır. İki denizi birbirine bağlayan kanal, binlerce yıldır yerel alanlarında sınırlanmış canlıların komşu denizlere hareket edebilmesinin yolunu açmıştır.
Ancak, bu iki deniz arasındaki trafik tek yönlüdür. Kızıldeniz'e özgü yaklaşık üç yüz çeşit Akdeniz'e göç ederken, Kızıldeniz'e göç eden canlı çeşidi neredeyse yok gibidir. Kızıldeniz'den Akdeniz'e her yıl yaklaşık on yeni canlı formu göç etmektedir. Göçmen çeşitle bu yeni yaşama alanlarında çoğalırken yerel çeşitlere zarar vermektedir. (...) Hayatta kalmayı başaran çeşitler ise işgalcilere alan açtıkları için bunu yapabiliyor. Yerel tekirler örneğin, yaşam alanlarına yeni ulaşan işgalci akrabalarına göre daha derinlerde yaşadıkları için hayatta kalmayı başarabildi. s. 371
- Nerede ortaya çıkarda ve nasıl yolculuk ederse etsin, bir tür, önü bir şeyler tarafından kesilinceye değin yayılmayı sürdürecektir. Kesildiği yerde ise, ya evrim geçirecektir ya da yok olacaktır. s. 372
- Massalia'lı* Pytheas, Herkül'ün Sütunları'nın ötesini keşfetmeye cesaret eden ilk denizciydi (ve Britanya adalarına ayak basan ilk Grek). Pytheas, İspanya'nın Atlantik kıyılarını araştırırken, suların tıpkı dev bir ırmakmışçasına, bir okeanos gibi güneye doğru aktığını ayrımsadı. Onun fark ettiği akıntı Kanarya Akıntısı'dır ve Kuzey Atlantik'teki büyük bir akıntı sisteminin parçasıdır.
(...) Okyanus sularının onda biri sürekli hareket durumundadır. Bu akıntının büyük bölümü yüzeydedir (buna karşılık, dipteki yavaş akıntıların buzlu suyu Antarktika'dan Galapagos'a taşıması yaklaşık bin yıl sürer). Okyanusun en üstteki üç metrelik bölümü, atmosferin tamamının sahip olduğundan fazla ısı enerjisi içerir. Suların hareketi ısınma, rüzgar ve dünyanın dönüşü nedeniyle olur. Ekvator'daki sular sıcaklık nedeniyle genleşir. Bu nedenle, Karayipler'de deniz Newfoundland'da olduğundan üç inç daha yüksektir. s. 373
*Massalia: Bugünkü Marsilya; o zamanlar bir Grek kolonisiydi -ç.n.
- Fransa ile Prusya arasında 1870 yılında gerçekleşen savaştan sonrai buğday tarlalarının başıboş kalması, tohumların gücüne ilişkin tasarlanmamış bir deney yaşanmasına neden oldu. O günlerde ekinler tohum doluydu ve her yerde gelincikler vardı. Bu bitki, toprağın her metre karesinde otuz bin tohum üretebilir. Fransa'nın çöküşünden sonra, Flanders tarlalarında 1914 yılına kadar hasat yapılmadı ve tarlalar çiçeksiz kaldı. Sonra tarlalar yine ekilip biçildi -fakat bu kez sabanla değil, kılıçla, top mermisiyle ve kanla. Bir kere altüst edilince, uzun süredir gömülü kalan gelincik tohumları derhal çiçek açtı. Çeyrek yüzyıl sonra insanlığın bir sonraki çılgınlık günlerinde, Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi bombalanacaktı. İtfaiye hortumundan sıkılan sular, Çin'den 1713 yılında toplanan mimoza tohumlarının da aralarında bulunduğu tohumların, iki yüz yılı aşkın bir süre sonra filizlenmesine neden oldu. s. 376
- Buzullaşma krizi dünyayı bundan yedi yüz milyon yıl ve iki yüz milyon yıl önce vurmuştur; buna karşılık yeryüzü, tarihinin büyük bölümünde bugün olduğundan daha sıcak iklim koşullarına sahip olmuş, yalnızca yüz milyon yıllık bir zaman dilimi için soğumuştur. Son büyük kış başladığında, Kuzey Alaska'da eğrelti otları ve çok sayıda gingkonun* bulunduğu ormanlar vardı ve Thames halici, kıyıları subtropikal ormanlarla kaplı ve sularında timsahların ve su kaplumbağalarının yüzdüğü bir bölgeydi. s. 379
- Suyun ağırlığı altında kayalar bile ezilir. Hoover Barajı'nın ardında biriken gölün kütlesinin yarattığı basınç, altında kalan çöl parçasını iki metreye yakın aşağıya bastırmıştır. Aynı olgu buz katmanlarının karalar üzerindeki etkisinde de görülür. Buzul kütleleri karaların içerlerine ilerledikçe, karalar az da olsa alçalmış, buzullar gerileyince yeniden yükselmiştir. Arktik Kanada, buzulların çekilmesinden bu yana üç yüz metre kadar yükselmiştir ve halen yılda iki buçuk santim kadar yükselmektedir. Aynı nedene bağlı olarak İskoçya'da gerçekleşen yükselme daha yavaştır. Buzlu geçmişinden sıyrılması bölgenin ters yüz olmasına neden olmakta, İskoçya yükselirken güney İngiltere denize batmaktadır. s. 379
- 16. yüzyılda başlayan ve Victoria dönemine değin süren 'küçük buz çağı', Dickensian Noel'ini ve kaşiflerin Cabot'tan Franklin'e denizden Kuzey Amerika'ya bir rota bulma çabalarındaki başarısızlığı açıklayıcıdır. s. 380
- Scott* donarak öldüğü zaman, güvenli bölgeye on bir mil uzaklıktaydı. Kızağı, yorgunluktan tükenmiş adamlar tarafından kilometrelerdir çekilen kayalarla doluydu. Taşıdıkları kayaların ağırlığı Scott'ın ölümünde etkili oldu; fakat bu kayalar tarihe ilişkin önemli ipuçlarının ortaya çıkmasına da yardımcı oldu. Bunların bazıları yalnızca Hindistan ve Afrika'da bulunan tropikal ağaçların fosillerini içeriyordu. s. 387
*Scott: Güney Kutba Amudsen'den bir hafta sonra ulaşan ve geri dönüş yolculuğu sırasında takımıyla birlikte donarak ölen İngiliz kaşif -ç.n.
- Okyanusun ortasındaki dağ sıraları ilk kez, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında ilk kabloyu döşeyen Atlantik Telgraf Şirketi mühendisleri tarafından fark edildi. Bu mühendisler işe başlamadan önce, okyanusun tabanının düz olduğunu sanıyordu. Ancak, Alplerin doruklarından daha yüksek dağ dorukları arasında asılı kalan kablolarbirkaç hafta sonunda kopacaktı. s. 389
- İzlanda, Atlantik okyanusunun ortasından geçen dağ sırasının, bu lav fabrikasının tam üstünde oturmak gibi bir belanın içindedir. Ama adayı yaratan da bu belanın ta kendisidir. Ada sürekli bir karasal kazanım durumundadır. Adanın büyük bölümü yirmi bin yıldan daha gençtir. 1783 yılında, yüz mil karelik bir alanda yeni kaya kütleleri oluşmasına neden olan kocaman yarıklar ortaya çıkmıştı. s. 390
- Karasal alanlarda da, kıtaların hareketlerine ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Kanada'nın batısındaki St Martin, doğusundaki Manicougan ve Fransa'da bulunan Rochechouart, kuyrukluyıldızların neden olduğu, iki yüz on dört milyon yıl öncesine tarihlenen kraterlerdir. Önceleri, bunların aynı tarihte oluşmasının bir rastlantı olduğu sanılıyordu. Ancak, kıtalar çarpışmanın olduğu zamanki gibi yeniden düzenlendiğinde, kraterlerin düz bir çizgi boyunca sıralandığı görülmektedir. Kuyrukluyıldız gezegene çarpmadan hemen önce parçalara ayrılmış olmalıdır. s. 391
- Beş yüz milyon yıl önce tek bir büyük kara kütlesi, Pangea vardı. Bu kara parçası sonralarıTethys Denizi trarafından iki büyük kıtaya bölündü -bugünkü Hindistan'ın büyük bölümü, Güney Amerika, Afrika, Avustralya ve Antarktika'nın oluşturduğu Gondwanaland ve bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa'nın batısı ve güneyinin büyük bölümü ve Asya'nın oluşturduğu Laurasia; bunların yanı sıra daha küçük bir kara parçası, Avrupa'nın kuzeyi ve İskandinavya'nın oluşturduğu Baltica. Yüz milyon yıl sonra, Gondwanaland birkaç parçaya bölündü. Kopan çok sayıda parçadan bazıları kuzeye sürüklenerek Avrupa'nın bazı bölümlerini oluşturdu. Sahip olduğu beklenmedik dinazorlarla Madagaskar, Afrika kimliğini kazandıktan çok sonraları Gondwana'dan kopan bir parçaydı; bu eski kayıp kıtanın, yer kabuğunun hareketleri nedeniyle parçalanması sonucu iki yüz mil ötedeki yabancı yerlerde 'karaya oturan' parçası.
(...) Elli milyon ıl önceye kadar Avustralya, Antarktika'dan ayrılmamıştı ve Grönland'dan uzaklaşarak sürüklenen Avrupa daha Asya ile arasındaki çimentoyu yeni döküyordu. O günden sonra, kıtaların konumu bugünküne büyük ölçüde benzemiş olacaktı. s. 392
- Scone'da bulunan ve 'Kader Taşı' olarak adlandırılan taş, İskoçyalı kimliğinin simgesidir. İskoçya kralları, Westminister Manastırı onu aynı işi İngiltere'de yapmak üzere 1296 yılında el koyup götürmeden önce, bu taşı taçlarının üzerine takarlardı. Yedi yüz yıl sonra, kuzey sınırındaki popülaritesi hızla düşen Birleşik Krallik'ta, muhafazakar hükümet, taşı politik ortaklığın manevi bağının yeniden kurulmasına hizmet etmesi umuduyla evine geri gönderdi. Taş bugün Edinburg Kalesi'nde, saati beş buçuk pounda görülebilmekte.
Söylenceye göre, taşın serüven dolu bir öyküsü vardır. Taş, Jacob'un üzerinde uyuduğu ve meleklerin gökyüzüne bir merdivenle çıktığı ünlü düşünü gördüğü yastıktı. Kutsal güçlerin yardımıyla Mısır'a götürülmüş, oradan Sicilya'ya, ispanya'ya ve İrlanda'ya taşınmıştır; İskoçyalılar, 1320 yılındaki Arbroath Deklerasyonu'nda, taşın bu geçmişine dayanarak kendilerini İsrail'in Yitik Oymak'ı olarak tanımlamıştır.
(...)yerbilim, Kader Taşı'nın gerçek yuvasının Newfoundland olduğunu gösteriyor s. 393- 395
- Peki gelecekte ne olacak? Kıtalar şu andaki hızlarıyla hareket etmeyi sürdürürse, elli milyon yıl sonra Amerika Asya'ya yaklaşmış olacak, Atlantik okyanusu genişlerken Pasifik okyanusu daralmış olacaktır. Avustralya kuzeye doğru hareket ederek Japonya'yla çarpışacak ve Rift vadisinin deniz suyuyla dolması sonucu Afrika'nın batı bölümü bağımsızlığını ilan etmiş olacaktır. Cebelitarık Boğazı, dünyanın tarihi söz konusu olunca kısa olarak değerlendirilebilecek bir zaman dilimi içinde kapanacak, Akdeniz tümüyle oratadan kalkmadan önce kuruyacak ve sonra yeniden tuzlu bir ovaya dönüşecektir.
Bitkilerin ve hayvanların yayılmasını açıklamak üzere üretilen bütün düşsel kara köprüleri, Atlantisler ve diğer bütün mitler, gerçekle karşılaştırıldığında daha az göz alıcıdır: Üzerindeki canlılar evrim geçirirken, dünya da evrim geçirmiştir. s. 396
- Arizona çölünde 1990'lı yıllarda bir ada kuruldu. Biyosfer* 2 adı verilen (Dünyanın kendisi biyosfer 1 olarak kabul edilmişti) bu sistem, kendisini çevre kirliliğinin yarattığı sorunlardan yalıtma savındaydı. Planın amacı, insan ve doğanın birlikte uyum içindeyaşayacakları katkısız bir dünya yaratmaktı. Bu biyosfer deneyinde sekiz bilim insanı yer aldı ve kendilerine yetecek bir topluluk kurdular. Bu büyük sera, atmosferden tümüyle yalıtıldı; iki milyon dolar bütçeyle, çölden yağmur ormanına ve milyon galonluk bir denize kadar küçük bir evren oluşturuldu.
Bir yıl içinde bu dev gibi serada yaşayanlar gerçeklikle yüz yüze geldiler. Toprakta yaşayan mikroplar havada bulunan karbondioksit oranının hızla artmasına neden olurken, oksijen oranı Mont Blanc'ın doruğundaki düzeye indi. Asmalar Biyosfer'in bütün bölümlerine yayılırken, diğer bütün bitkiler yok oldu. Hayvanlar ise, yaşamda kalma noktasında daha da başarısızdı. Omurgalı hayvan çeşitlerinin yirmi beş tanesinden on dokuzu yok olurken, çiçek polenlerini yayan böcek çeşitlerinin tümü öldü (bu durumda bitkilerin çoğunun yok olması kaçınılmaz oluyordu). 'Çöl'de çimenler açarken, suyun temiz kalması ancak büyük alg yığınlarının kesilmesine bağlı duruma gelmişti. 1994 yılına gelindiğinde, Biyosfer 2 terk edildi. s. 365
*Biyosfer: Canlıların birbirleriyle ilişkilerinin sürdüğü kayaç, su ve hava katmanlarından oluşan yeryüzü örtüsü -ç.n.
- Darwin, evrim gerçeğinin anlaşılması için gerekli olan bütün şeyin, bir başka yere gitmek olduğunu fark etmişti. Onun gördüğü gibi, en iyi kanıtların bir bölümüharitaların kendisinden gelmektedir, yaşamın haritadı ile oynanan 'dünyanın üzerine kurulu olduğu büyük bir satranç oyunu'. s. 366
- Süveyş Kanalı 1869 yılında açıldı. Bu kanal, ilki üç bin yıl önce II. Ramses tarafından yapılan birkaç girişimin sonuncu ve başarıya ulaşan halkasıydı. (...) Süveyş Kanalı, Kızıldeniz'den genç kuzenine doğru yokuş aşağı akan dev bir Mississipi gibi davranır. İki denizi birbirine bağlayan kanal, binlerce yıldır yerel alanlarında sınırlanmış canlıların komşu denizlere hareket edebilmesinin yolunu açmıştır.
Ancak, bu iki deniz arasındaki trafik tek yönlüdür. Kızıldeniz'e özgü yaklaşık üç yüz çeşit Akdeniz'e göç ederken, Kızıldeniz'e göç eden canlı çeşidi neredeyse yok gibidir. Kızıldeniz'den Akdeniz'e her yıl yaklaşık on yeni canlı formu göç etmektedir. Göçmen çeşitle bu yeni yaşama alanlarında çoğalırken yerel çeşitlere zarar vermektedir. (...) Hayatta kalmayı başaran çeşitler ise işgalcilere alan açtıkları için bunu yapabiliyor. Yerel tekirler örneğin, yaşam alanlarına yeni ulaşan işgalci akrabalarına göre daha derinlerde yaşadıkları için hayatta kalmayı başarabildi. s. 371
- Nerede ortaya çıkarda ve nasıl yolculuk ederse etsin, bir tür, önü bir şeyler tarafından kesilinceye değin yayılmayı sürdürecektir. Kesildiği yerde ise, ya evrim geçirecektir ya da yok olacaktır. s. 372
- Massalia'lı* Pytheas, Herkül'ün Sütunları'nın ötesini keşfetmeye cesaret eden ilk denizciydi (ve Britanya adalarına ayak basan ilk Grek). Pytheas, İspanya'nın Atlantik kıyılarını araştırırken, suların tıpkı dev bir ırmakmışçasına, bir okeanos gibi güneye doğru aktığını ayrımsadı. Onun fark ettiği akıntı Kanarya Akıntısı'dır ve Kuzey Atlantik'teki büyük bir akıntı sisteminin parçasıdır.
(...) Okyanus sularının onda biri sürekli hareket durumundadır. Bu akıntının büyük bölümü yüzeydedir (buna karşılık, dipteki yavaş akıntıların buzlu suyu Antarktika'dan Galapagos'a taşıması yaklaşık bin yıl sürer). Okyanusun en üstteki üç metrelik bölümü, atmosferin tamamının sahip olduğundan fazla ısı enerjisi içerir. Suların hareketi ısınma, rüzgar ve dünyanın dönüşü nedeniyle olur. Ekvator'daki sular sıcaklık nedeniyle genleşir. Bu nedenle, Karayipler'de deniz Newfoundland'da olduğundan üç inç daha yüksektir. s. 373
*Massalia: Bugünkü Marsilya; o zamanlar bir Grek kolonisiydi -ç.n.
- Fransa ile Prusya arasında 1870 yılında gerçekleşen savaştan sonrai buğday tarlalarının başıboş kalması, tohumların gücüne ilişkin tasarlanmamış bir deney yaşanmasına neden oldu. O günlerde ekinler tohum doluydu ve her yerde gelincikler vardı. Bu bitki, toprağın her metre karesinde otuz bin tohum üretebilir. Fransa'nın çöküşünden sonra, Flanders tarlalarında 1914 yılına kadar hasat yapılmadı ve tarlalar çiçeksiz kaldı. Sonra tarlalar yine ekilip biçildi -fakat bu kez sabanla değil, kılıçla, top mermisiyle ve kanla. Bir kere altüst edilince, uzun süredir gömülü kalan gelincik tohumları derhal çiçek açtı. Çeyrek yüzyıl sonra insanlığın bir sonraki çılgınlık günlerinde, Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi bombalanacaktı. İtfaiye hortumundan sıkılan sular, Çin'den 1713 yılında toplanan mimoza tohumlarının da aralarında bulunduğu tohumların, iki yüz yılı aşkın bir süre sonra filizlenmesine neden oldu. s. 376
- Buzullaşma krizi dünyayı bundan yedi yüz milyon yıl ve iki yüz milyon yıl önce vurmuştur; buna karşılık yeryüzü, tarihinin büyük bölümünde bugün olduğundan daha sıcak iklim koşullarına sahip olmuş, yalnızca yüz milyon yıllık bir zaman dilimi için soğumuştur. Son büyük kış başladığında, Kuzey Alaska'da eğrelti otları ve çok sayıda gingkonun* bulunduğu ormanlar vardı ve Thames halici, kıyıları subtropikal ormanlarla kaplı ve sularında timsahların ve su kaplumbağalarının yüzdüğü bir bölgeydi. s. 379
- Suyun ağırlığı altında kayalar bile ezilir. Hoover Barajı'nın ardında biriken gölün kütlesinin yarattığı basınç, altında kalan çöl parçasını iki metreye yakın aşağıya bastırmıştır. Aynı olgu buz katmanlarının karalar üzerindeki etkisinde de görülür. Buzul kütleleri karaların içerlerine ilerledikçe, karalar az da olsa alçalmış, buzullar gerileyince yeniden yükselmiştir. Arktik Kanada, buzulların çekilmesinden bu yana üç yüz metre kadar yükselmiştir ve halen yılda iki buçuk santim kadar yükselmektedir. Aynı nedene bağlı olarak İskoçya'da gerçekleşen yükselme daha yavaştır. Buzlu geçmişinden sıyrılması bölgenin ters yüz olmasına neden olmakta, İskoçya yükselirken güney İngiltere denize batmaktadır. s. 379
- 16. yüzyılda başlayan ve Victoria dönemine değin süren 'küçük buz çağı', Dickensian Noel'ini ve kaşiflerin Cabot'tan Franklin'e denizden Kuzey Amerika'ya bir rota bulma çabalarındaki başarısızlığı açıklayıcıdır. s. 380
- Scott* donarak öldüğü zaman, güvenli bölgeye on bir mil uzaklıktaydı. Kızağı, yorgunluktan tükenmiş adamlar tarafından kilometrelerdir çekilen kayalarla doluydu. Taşıdıkları kayaların ağırlığı Scott'ın ölümünde etkili oldu; fakat bu kayalar tarihe ilişkin önemli ipuçlarının ortaya çıkmasına da yardımcı oldu. Bunların bazıları yalnızca Hindistan ve Afrika'da bulunan tropikal ağaçların fosillerini içeriyordu. s. 387
*Scott: Güney Kutba Amudsen'den bir hafta sonra ulaşan ve geri dönüş yolculuğu sırasında takımıyla birlikte donarak ölen İngiliz kaşif -ç.n.
- Okyanusun ortasındaki dağ sıraları ilk kez, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında ilk kabloyu döşeyen Atlantik Telgraf Şirketi mühendisleri tarafından fark edildi. Bu mühendisler işe başlamadan önce, okyanusun tabanının düz olduğunu sanıyordu. Ancak, Alplerin doruklarından daha yüksek dağ dorukları arasında asılı kalan kablolarbirkaç hafta sonunda kopacaktı. s. 389
- İzlanda, Atlantik okyanusunun ortasından geçen dağ sırasının, bu lav fabrikasının tam üstünde oturmak gibi bir belanın içindedir. Ama adayı yaratan da bu belanın ta kendisidir. Ada sürekli bir karasal kazanım durumundadır. Adanın büyük bölümü yirmi bin yıldan daha gençtir. 1783 yılında, yüz mil karelik bir alanda yeni kaya kütleleri oluşmasına neden olan kocaman yarıklar ortaya çıkmıştı. s. 390
- Karasal alanlarda da, kıtaların hareketlerine ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Kanada'nın batısındaki St Martin, doğusundaki Manicougan ve Fransa'da bulunan Rochechouart, kuyrukluyıldızların neden olduğu, iki yüz on dört milyon yıl öncesine tarihlenen kraterlerdir. Önceleri, bunların aynı tarihte oluşmasının bir rastlantı olduğu sanılıyordu. Ancak, kıtalar çarpışmanın olduğu zamanki gibi yeniden düzenlendiğinde, kraterlerin düz bir çizgi boyunca sıralandığı görülmektedir. Kuyrukluyıldız gezegene çarpmadan hemen önce parçalara ayrılmış olmalıdır. s. 391
- Beş yüz milyon yıl önce tek bir büyük kara kütlesi, Pangea vardı. Bu kara parçası sonralarıTethys Denizi trarafından iki büyük kıtaya bölündü -bugünkü Hindistan'ın büyük bölümü, Güney Amerika, Afrika, Avustralya ve Antarktika'nın oluşturduğu Gondwanaland ve bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa'nın batısı ve güneyinin büyük bölümü ve Asya'nın oluşturduğu Laurasia; bunların yanı sıra daha küçük bir kara parçası, Avrupa'nın kuzeyi ve İskandinavya'nın oluşturduğu Baltica. Yüz milyon yıl sonra, Gondwanaland birkaç parçaya bölündü. Kopan çok sayıda parçadan bazıları kuzeye sürüklenerek Avrupa'nın bazı bölümlerini oluşturdu. Sahip olduğu beklenmedik dinazorlarla Madagaskar, Afrika kimliğini kazandıktan çok sonraları Gondwana'dan kopan bir parçaydı; bu eski kayıp kıtanın, yer kabuğunun hareketleri nedeniyle parçalanması sonucu iki yüz mil ötedeki yabancı yerlerde 'karaya oturan' parçası.
(...) Elli milyon ıl önceye kadar Avustralya, Antarktika'dan ayrılmamıştı ve Grönland'dan uzaklaşarak sürüklenen Avrupa daha Asya ile arasındaki çimentoyu yeni döküyordu. O günden sonra, kıtaların konumu bugünküne büyük ölçüde benzemiş olacaktı. s. 392
- Scone'da bulunan ve 'Kader Taşı' olarak adlandırılan taş, İskoçyalı kimliğinin simgesidir. İskoçya kralları, Westminister Manastırı onu aynı işi İngiltere'de yapmak üzere 1296 yılında el koyup götürmeden önce, bu taşı taçlarının üzerine takarlardı. Yedi yüz yıl sonra, kuzey sınırındaki popülaritesi hızla düşen Birleşik Krallik'ta, muhafazakar hükümet, taşı politik ortaklığın manevi bağının yeniden kurulmasına hizmet etmesi umuduyla evine geri gönderdi. Taş bugün Edinburg Kalesi'nde, saati beş buçuk pounda görülebilmekte.
Söylenceye göre, taşın serüven dolu bir öyküsü vardır. Taş, Jacob'un üzerinde uyuduğu ve meleklerin gökyüzüne bir merdivenle çıktığı ünlü düşünü gördüğü yastıktı. Kutsal güçlerin yardımıyla Mısır'a götürülmüş, oradan Sicilya'ya, ispanya'ya ve İrlanda'ya taşınmıştır; İskoçyalılar, 1320 yılındaki Arbroath Deklerasyonu'nda, taşın bu geçmişine dayanarak kendilerini İsrail'in Yitik Oymak'ı olarak tanımlamıştır.
(...)yerbilim, Kader Taşı'nın gerçek yuvasının Newfoundland olduğunu gösteriyor s. 393- 395
- Peki gelecekte ne olacak? Kıtalar şu andaki hızlarıyla hareket etmeyi sürdürürse, elli milyon yıl sonra Amerika Asya'ya yaklaşmış olacak, Atlantik okyanusu genişlerken Pasifik okyanusu daralmış olacaktır. Avustralya kuzeye doğru hareket ederek Japonya'yla çarpışacak ve Rift vadisinin deniz suyuyla dolması sonucu Afrika'nın batı bölümü bağımsızlığını ilan etmiş olacaktır. Cebelitarık Boğazı, dünyanın tarihi söz konusu olunca kısa olarak değerlendirilebilecek bir zaman dilimi içinde kapanacak, Akdeniz tümüyle oratadan kalkmadan önce kuruyacak ve sonra yeniden tuzlu bir ovaya dönüşecektir.
Bitkilerin ve hayvanların yayılmasını açıklamak üzere üretilen bütün düşsel kara köprüleri, Atlantisler ve diğer bütün mitler, gerçekle karşılaştırıldığında daha az göz alıcıdır: Üzerindeki canlılar evrim geçirirken, dünya da evrim geçirmiştir. s. 396
14 Nisan 2010 Çarşamba
neredeyse bir balina/ steve jones- 9
BÖLÜM 10: CANLI VARLIKLARIN YERBİLİMSEL ARDIŞIMI ÜZERİNE
- Sahip olunan geneteik malzeme miktarıyla evrimsel değişim hızı arasında bir ilişki söz konusudur. Bakterilerin genetik malzemesi sınırlıdır, buna karşılık evrimsel değişim hızları oldukça yüksektir. Oysa hücre çekirdekleri genlerle tıka basa dolu olan semenderlerin evrimsel gelişimleri bugün gelinen noktada oldukça uyuşuktur. (...) Uyuşuk evrimsel bir gelişim tarzının mı fazla miktarda genetik materyalin yapılması sürecine neden olduğunu, yoksa genetik malzemenin haddinden fazla artmasının mı evrimsel gelişimi yavaşlattığını henüz bilmiyoruz. s. 352
- Geçmişten günümüze canlı formlarının kimi özellikleri bakımından gerileyiş içinde olduğu savı, insanlık tarihinin başlangıcından beri yandaş bulabilmiştir. Homeros ve Virgil, insan ırkının boyundaki azalmaya hayıflanmıştır ve Yunan aktörler mitolojik karakterleri oynarken, fiziksel boyutlarına gönderme yapmak için sütunlara çıkarlardı. (...) Bu düşünce, bir Fransız anatomistini Adem'in boyunu hesaplamaya itince ortaya ilginç bir sonuç çıkmıştı: Yaratılış'tan bu yana canlıların boyutlarında gerçekleşen azalma oranı temel alındığında, Adem'in boyunun yüz otuz fit olması gerektiği sonucuna ulaşılıyordu. s. 353
- Dinozor (dinosaur) sözcüğünü üreten kişi ve Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nin kurucusu olan ve Britanya hükümetlerine danışmanlık yapan Richard Owen, canlıların gelişim tarihine ilişkin küstahça bir bakış açısına sahipti. Sıra balıkları değerlendirmeye geldiğinde şöyle diyordu: "Besleyici morina, lezzetli ringa, zengin çeşnili somon ve etli kalkanın yaygınlık kazandığı dönem, insanların ortaya çıktığı dönemin hemen öncesine işaret eder ve bu türler, insanın avlamakta zorlanacağı türlerin yerini almıştır." Canlı formların değişiminin, insana kolaylık sağlamak üzere gerçekleştiği düşüncesi, Darwin'in, doğadaki hiçbir hayvanın bir diğerine yem olmak için bulunmadığı kesin -ve bir o kadar doğru- uyarısıyla karşıtlık oluşturur. s. 354
- Bugün yaşayan memelilerin büyük bölümü ise antik dönemlerde yaşayanlardan çok daha büyüktür. Dinazorlar çağının sonlarında yaşayan memelilerin en büyüğü bir kedi boyutlarındaydı. (...) Dinazorların kendileri de, yalnızca birkaç on milyon yıl içinde kedi boyutlarından sekiz tonluk devler durumuna gelmişti. Ancak, (...) evrim mekanizmasının, beceri ya da boyut bakımından, yalnızca yükselme yönünde yürüyen bir merdiveni yoktur. s. 356
- Erken dönem süngerler, yalnızca yarım düzine hücre tipine sahipken, insanlarda yüzlerce hücre tipi vardır. (...) Süngerler, bugün, ortaya çıktıkları dönemlerden daha kolonyaldir ancak neredeyse süngerler kadar yaşlı olan mercanlar ise bugün geçmişte olduğundan daha yalnız bir yaşam sürmektedir.
(...) Oysa kimi soylar giderek karmaşıklaşırken kimileri basitleşmiştir ve yaşam formlarının büyük bir bölümü aynı yerde kalmak için mücadele etmek durumundadır. s. 357
- Evrim, tarihe fazlasıyla benzer; onu, aynı role soyunan pek çok aktörün bulunduğu bir drama benzetebiliriz. s. 358
- Beş yüz milyon yıl önceki atmosferde, bugün bulunandan yirmi kat fazla karbondioksit vardı. Bu molekülün bu kadar fazla bir oranda bulunması, doğal bir 'sera etkisi' yaratıyordu. Ancak, bu tarihten iki yüz milyon yıl sonra, gazın düzeyi düştüğü zaman tersine bir gelişim başladı. Atmosferdeki serbest oksijen de tarih boyunca, iki uç arasında benzer bir salınım göstermiştir. Atmosferdeki serbest oksijen düzeyinin bugünkü düzeyin iki katı olduğu dönemlerde devasa bitkiler, ciltli bir kitap boyutunda örümcekler ve bir insan ayağı büyüklüğünde akrepler ortaya çıkmıştır. Oksijen oranında bir zamanlar görülen artış, kırk fitlik kanat açıklığı olan Quetzalcoatlus benzeri dev uçan sürüngenlerin ortaya çıkmasının koşullarını oluşturmuştu. Oksijen düzeyinin fazla olması, bu büyük hayvanlara havada kaldıkları sürede harcadıklarını karşılayacak enerjiyi üretebilmelerine izin veriyordu. Atmosferdeki bugünkü oksijen düzeyi, belirli bir boyutun üzerindeki hayvanların yer çekimini yenmelerine yetecek ölçüde enerji üretmelerine olanak vermemektedir. s. 359
- Günlerin sayısı azalmış, süresi uzamıştır örneğin. Ay, komşusu Dünya'nın enerjisini tükettiğinden, yerkürenin dönme hızı tarih boyunca yavaşlamıştır. Mercanların, dört yüz milyon yıl öncesine ait günlük ve yıllık kabarmaları ile belirlenen büyüme halkaları, bu tarihlerde bir yılın dört yüz günden oluştuğunu gösteriyor. Öyle görünüyor ki, yaşamın akış hızı, o kısa ve enerjik antik günlerde bugünkünden daha fazlaydı. s. 360
- Sahip olunan geneteik malzeme miktarıyla evrimsel değişim hızı arasında bir ilişki söz konusudur. Bakterilerin genetik malzemesi sınırlıdır, buna karşılık evrimsel değişim hızları oldukça yüksektir. Oysa hücre çekirdekleri genlerle tıka basa dolu olan semenderlerin evrimsel gelişimleri bugün gelinen noktada oldukça uyuşuktur. (...) Uyuşuk evrimsel bir gelişim tarzının mı fazla miktarda genetik materyalin yapılması sürecine neden olduğunu, yoksa genetik malzemenin haddinden fazla artmasının mı evrimsel gelişimi yavaşlattığını henüz bilmiyoruz. s. 352
- Geçmişten günümüze canlı formlarının kimi özellikleri bakımından gerileyiş içinde olduğu savı, insanlık tarihinin başlangıcından beri yandaş bulabilmiştir. Homeros ve Virgil, insan ırkının boyundaki azalmaya hayıflanmıştır ve Yunan aktörler mitolojik karakterleri oynarken, fiziksel boyutlarına gönderme yapmak için sütunlara çıkarlardı. (...) Bu düşünce, bir Fransız anatomistini Adem'in boyunu hesaplamaya itince ortaya ilginç bir sonuç çıkmıştı: Yaratılış'tan bu yana canlıların boyutlarında gerçekleşen azalma oranı temel alındığında, Adem'in boyunun yüz otuz fit olması gerektiği sonucuna ulaşılıyordu. s. 353
- Dinozor (dinosaur) sözcüğünü üreten kişi ve Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nin kurucusu olan ve Britanya hükümetlerine danışmanlık yapan Richard Owen, canlıların gelişim tarihine ilişkin küstahça bir bakış açısına sahipti. Sıra balıkları değerlendirmeye geldiğinde şöyle diyordu: "Besleyici morina, lezzetli ringa, zengin çeşnili somon ve etli kalkanın yaygınlık kazandığı dönem, insanların ortaya çıktığı dönemin hemen öncesine işaret eder ve bu türler, insanın avlamakta zorlanacağı türlerin yerini almıştır." Canlı formların değişiminin, insana kolaylık sağlamak üzere gerçekleştiği düşüncesi, Darwin'in, doğadaki hiçbir hayvanın bir diğerine yem olmak için bulunmadığı kesin -ve bir o kadar doğru- uyarısıyla karşıtlık oluşturur. s. 354
- Bugün yaşayan memelilerin büyük bölümü ise antik dönemlerde yaşayanlardan çok daha büyüktür. Dinazorlar çağının sonlarında yaşayan memelilerin en büyüğü bir kedi boyutlarındaydı. (...) Dinazorların kendileri de, yalnızca birkaç on milyon yıl içinde kedi boyutlarından sekiz tonluk devler durumuna gelmişti. Ancak, (...) evrim mekanizmasının, beceri ya da boyut bakımından, yalnızca yükselme yönünde yürüyen bir merdiveni yoktur. s. 356
- Erken dönem süngerler, yalnızca yarım düzine hücre tipine sahipken, insanlarda yüzlerce hücre tipi vardır. (...) Süngerler, bugün, ortaya çıktıkları dönemlerden daha kolonyaldir ancak neredeyse süngerler kadar yaşlı olan mercanlar ise bugün geçmişte olduğundan daha yalnız bir yaşam sürmektedir.
(...) Oysa kimi soylar giderek karmaşıklaşırken kimileri basitleşmiştir ve yaşam formlarının büyük bir bölümü aynı yerde kalmak için mücadele etmek durumundadır. s. 357
- Evrim, tarihe fazlasıyla benzer; onu, aynı role soyunan pek çok aktörün bulunduğu bir drama benzetebiliriz. s. 358
- Beş yüz milyon yıl önceki atmosferde, bugün bulunandan yirmi kat fazla karbondioksit vardı. Bu molekülün bu kadar fazla bir oranda bulunması, doğal bir 'sera etkisi' yaratıyordu. Ancak, bu tarihten iki yüz milyon yıl sonra, gazın düzeyi düştüğü zaman tersine bir gelişim başladı. Atmosferdeki serbest oksijen de tarih boyunca, iki uç arasında benzer bir salınım göstermiştir. Atmosferdeki serbest oksijen düzeyinin bugünkü düzeyin iki katı olduğu dönemlerde devasa bitkiler, ciltli bir kitap boyutunda örümcekler ve bir insan ayağı büyüklüğünde akrepler ortaya çıkmıştır. Oksijen oranında bir zamanlar görülen artış, kırk fitlik kanat açıklığı olan Quetzalcoatlus benzeri dev uçan sürüngenlerin ortaya çıkmasının koşullarını oluşturmuştu. Oksijen düzeyinin fazla olması, bu büyük hayvanlara havada kaldıkları sürede harcadıklarını karşılayacak enerjiyi üretebilmelerine izin veriyordu. Atmosferdeki bugünkü oksijen düzeyi, belirli bir boyutun üzerindeki hayvanların yer çekimini yenmelerine yetecek ölçüde enerji üretmelerine olanak vermemektedir. s. 359
- Günlerin sayısı azalmış, süresi uzamıştır örneğin. Ay, komşusu Dünya'nın enerjisini tükettiğinden, yerkürenin dönme hızı tarih boyunca yavaşlamıştır. Mercanların, dört yüz milyon yıl öncesine ait günlük ve yıllık kabarmaları ile belirlenen büyüme halkaları, bu tarihlerde bir yılın dört yüz günden oluştuğunu gösteriyor. Öyle görünüyor ki, yaşamın akış hızı, o kısa ve enerjik antik günlerde bugünkünden daha fazlaydı. s. 360
12 Nisan 2010 Pazartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 8
BÖLÜM 9: YERBİLİMSEL (JEOLOJİK) BELGELERİN YETERSİZLİĞİ ÜZERİNE
- Öldürülen bir insan, kısa süre içinde kendi çapında bir ekosistem durumuna gelir. İngiltere ormanlarına atılan bir ölünün gözlerinin ve ağzının çevresine, etsinekleri birkaç saat içinde yumurtalarını bırakacaktır. Bir süre sonra ortaya çıkacak olan kurtçuklar, bedenin içine doğru oyuklar açmaya başlayacaktır. Bu sırada bağırsaklarda bulunan bakteriler de boş durmamaktadır. Bağırsaklar patlar ve bakteriler bedenin diğer bölgelerine akın eder. Ceset sıvılaşmaya başlamıştır ve bir süre sonra keskin peynir kokusuu andıran bir koku bırakarak mayalanmaya başlar. Bu durum, etçil kınkanatlıları ve peynir kaptanı adı verilen (rahatsız edilen larvalarının havaya sıçramak gibi tuhaf bir davranışı nedeniyle bu ad verilmiştir)sinekleri cezbeder ve bunlar da mücadeleye katılırlar. Ölümün üzerinden üç ay geçtiğinde yaklaşık beş yüz böcek çeşidi cesedein üzerinde ziyafet çekmiş olacaktır. s. 298
- Çürümenin beş aşaması vardır -yeni, şişmiş, aktif çürüme, çürüme ötesi ve kuru kalıntılar. Bir bebeğin geride yalnızca iskeleti kalacak biçimde çürümesi için gereken süre yalnızca altı yaz günüyken, bu süre bir erişkin için üç haftadır. s. 299
- Bugün yalnızca iki tane fil çeşidi yaşamaktadır ancak bunların yok olmuş yüz altmış beş akraba çeşidinin kalıntıları korunmuştur ve bu kalıntıların pek çoğu geçmişle günümüz arasındaki bağı güçlü biçimde kurmamaıza olanak tanıyacak biçimde bütün olarak korunmuştur. s. 300
- Eski zamanlarda yaşayanlar, köpekbalığı dişlerinin gkyüzünden düşen taşlaşmış yılan dili ve kehribarın katılaşmış yabankedisi sidiği olduğunu düşünürdü. Ammonitler olarak adlandırılan (bu adlandırma, koçboynuzlu bir Mısır tanrısı olan Ammon'dan geliyor) kıvrılmış fosillerin, St Hilda tarafından başı kesilerek taşa çevrilmiş yılanlar olduğu sanılırdı. Bunlar Whitby'de, üzerlerine birer baş eklenerek satılırdı. s. 301
- En büyük yıkıcı güç su gücüdür. Amerikalı inşaatçılar her yıl seksen milyon ton dünya malzemesini dönüştürmektedir, yağmur ise çok daha fazlasını. Suyun gücü bütün bir dağı dümdüz edebilir. Ancak, su yalnızca yok etmez aynı zamanda yapar. Bunu yaparken geçmişin kaydını tutmayı da boşlamaz. (...) Altına hücum döneminin ilk yıllarında madencilerin kullandığı teknoloji, antik Yunan'da kullanılanlardan pek de öte değildi. 1853 yılında, Edward E. Matteson dağdan gelen yüksek basınçlı suyu kullanarak altını ayıklamayı sağlayan bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle göz kamaştırıcı bir başarı sağlandı. Yalnızca iki adam bir gün içinde bin beş yüz tonluk altın madeni damarını parçalayabiliyordu. (...) Canlanma sona erdiğinde (Matteson bu dönemde iflas durumunda ölmüştü), Kaliforniya çakıllarından yirmi beş milyon ons altın hortum ağzıyla çekip çıkarılmıştı.
Akıntıyla birlikte gelen çamur, binlerce dönümlük tarım arzisini kapladı ve San Francisco Körfezi'ni bloke etti. Beş yıl içinde, yüz yılda gerçekleşebilecek çökelti/tortu dağlardan inerek ovaları kapladı. Bugün bile, Sierra Nevada'da bulunan kilometrelerce genişliğinde su olukları, insanların tek bir on yılda doğanın küçük bir parçasındaki enerjiyi nasıl kullandığının anıtı olarak durmaktadır. s. 307- 308
- Japonlar uzak bir ada olan Okinotorishima'dan geride kalmış olanları korumak için umutsuz bir çaba sergiliyor. Bu ada, derin sularda on beş fit genişliğinde iki mercan kümesinden oluşmaktadır. Bu küçük ada parçaları Japonya'ya, yüz elli bin kilometre karelik bir deniz alanında, elbette bütün mineral ve balık kaynaklarıyla birlikte, egemenlik iddia etme olanağı vermektedir. s. 308
- Herodot'un, inşaatçılar tarafından atılmış mercimek atıkları olarak tanımladığı kayalar arasında bulunmuş antik kabukların ya da Voltaire'in, hacıların yolculukları sırasında yedikleri öğle yemeklerinin artıkları oldupunu düşündüğü Alplerde bulunan balık fosillerinin bugünlere gelebilmesi... s. 309
- Himalayalar, yalnızca elli milyon yıl önce oluşmaya başlamış -dinazorların yok olmasından sonra- Hindistan levhasının Asya levhasına çarparak her yıl yaklaşık otuz santim yükselmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. s. 310
- Topluca öldürülmüş sığırların kemiklerini işaretleyip, rastgele toprağa saçalım. Yaklaşık on yıl geçmesini bekleyip, kemiklerden kaç tanesinin kaldığını ve bunların nerelere savrulduklarını araştıralım. Bu deney, ünlü bir fosil bölgesi olan Wyoming'deki Doğu Fork ırmağı çevresinde yapıldı. Deneyin sonuçları oldukça belirgindi. Kemiklerin çoğu ortadan kaybolurken, kalanların çoğu yer değiştirerek çökeltilerin derinliklerine gömülmüştü. 1970'lerde ölen sığır kalıntıları, son olarak on bin yıl önce soyu tükenmiş hayvanların kalıntılarıyla karışmış oldu. Henüz doğmamış bir yerbilimci gelecekte, bugünün Amerika'sına ilişkin, mamutlarla otlayan sığırlar gibi tuhaf bir görüntüye sahip olabilir. s. 321- 313
- Gezgin (passenger) güvercinler Kuzey Amerika'da iç savaşın sonlarına kadar oldukça fazlaydı. Mayflower* zamanında bunların nüfusu yaklaşık yedi milyardı -bu sayı bugün Amerika'da yaşayan bütün kuşlardan fazladır. Tek bir sürünün iki yüz mil uzunluğa ve bir mil genişliğe ulaştığı söylenir. Fakat kuşlar öylesine aptal ve onları kovalayanlar öylesine acımasızdı ki, sayıları hızla azaldı ve geriye kalan son birey, Martha adı verilen son dişi, Cincinati Hayvanat Bahçesi'nde 1914 yılında öldü. Bugüne kadar gezgin güvercinin fosilleşmiş kemiklerini gören olmamıştır. Eğer kayıtlar olmasaydı, böylesi bir canlının bir zamanlar var olduğundan bile haberimiz olmayacaktı. Diğer canlılardan hesapsız sayıda birey de unutulmanın dipsiz kuyusuna gömülmüştür. s. 313
*Mayflower: 1620 yılında İngiliz yerleşimcileri Kuzey Amerika'ya (bugünkü Kuzey Virginia'ya) taşıyan gemi -ç.n.
- Bir cesedin fosil olarak kalabilmesi ölünün hangi canlıya ait olduğuna, nasıl ve nerede öldüğüne bağlıdır. (...) Ölülerin kemikleri ya da kabukları sürekli bir mineral bombardımanına tutuldukları için bir süre sonra taşlaşırlar. Korunan görüntüdür, gerçek olan değil, ve varlığını sürdürme şansı bulabilmesi için belirli bir hızda taşlaşması gerekir.
(...) Turba bataklıklarında bulunan insan kalıntıları saçlarını, giyilerini ve hatta yüzlerindeki acı ifadeyi bile yitirmemişti. Kaslar toprakta bulunan asitlerce tabaklanırken, eriyen kemikler birer deri torbasına dönüşen bedenden ayrılır. Hayvanlar, Los Angeles'teki La Brea Katran Kuyuları gibi zift kuyularına düşebilir ya da ağaç reçinelerine yapışabilirler. Çürümenin önüne geçen böylesi koşullar nedeniyle, kimi örnekler -derin dondurucuda kalmış mamutlar, tuzlu bataklığa saplanarak salamura olmuş İspanyol tüylü gergedanı, mağaralarda yavaş süren buharlaşma nedeniyle kasları lime lime olarak korunan Güney Amerika yakalı tembel hayvanları- fosil kayıtların Mona Lisaları olarak korunmuşlardır. s. 314- 315
- Askerler savaş sırasında arazinin (ilk dünya savaşı sırasında Flanders düzlüklerinden bahsediyor) jeolojik yapısını kısa sürede öğrenmek durumunda kalmıştı. Killi toprakta açılan mevziler yağmur suyuyla çamur yığınına döndüğü için binlercesinin boğulmasına neden olurken, kumluk bölgelerdeki mevziler kolaylıkla çöküyordu. Kireç taşının olduğu bölgelerde kazılan sığınıklar daha güvenilirdi ve buralarda top mermilerinden korunmak üzere büyük sığınaklar yapılabiliyordu. Passchendaele'daki kil katmanı Britanya hatlarından, düşmanhatlarının derinliklerine uzanıyordu. Britanyalı lağımcılar, bu katmandan tünel açmak için işe koyuldular. 1917 yılının 7 Haziranında, yirmi tane dev gibi mayın aynı anda patladı. Patlama -nükleer bombalardan kaynaklananlar dışında tarihte görülen en büyük patlamadır- yetmiş metre genişliğinde ve on beş metre derinliğinde bir çukur açtı. On bin Alman askeri ölürken kalanların çoğu kaçtı. Ve daha sonra yağmur yağdı. Tanklar batağa saplandı ve savaş yine berbat bir çıkmaza girdi. s. 329 (parantez bana aittir)
- İnsan modern formda ortaya çıktığından bu yana yeryüzünde altmış milyar birey yaşamıştır. s.330
- Öldürülen bir insan, kısa süre içinde kendi çapında bir ekosistem durumuna gelir. İngiltere ormanlarına atılan bir ölünün gözlerinin ve ağzının çevresine, etsinekleri birkaç saat içinde yumurtalarını bırakacaktır. Bir süre sonra ortaya çıkacak olan kurtçuklar, bedenin içine doğru oyuklar açmaya başlayacaktır. Bu sırada bağırsaklarda bulunan bakteriler de boş durmamaktadır. Bağırsaklar patlar ve bakteriler bedenin diğer bölgelerine akın eder. Ceset sıvılaşmaya başlamıştır ve bir süre sonra keskin peynir kokusuu andıran bir koku bırakarak mayalanmaya başlar. Bu durum, etçil kınkanatlıları ve peynir kaptanı adı verilen (rahatsız edilen larvalarının havaya sıçramak gibi tuhaf bir davranışı nedeniyle bu ad verilmiştir)sinekleri cezbeder ve bunlar da mücadeleye katılırlar. Ölümün üzerinden üç ay geçtiğinde yaklaşık beş yüz böcek çeşidi cesedein üzerinde ziyafet çekmiş olacaktır. s. 298
- Çürümenin beş aşaması vardır -yeni, şişmiş, aktif çürüme, çürüme ötesi ve kuru kalıntılar. Bir bebeğin geride yalnızca iskeleti kalacak biçimde çürümesi için gereken süre yalnızca altı yaz günüyken, bu süre bir erişkin için üç haftadır. s. 299
- Bugün yalnızca iki tane fil çeşidi yaşamaktadır ancak bunların yok olmuş yüz altmış beş akraba çeşidinin kalıntıları korunmuştur ve bu kalıntıların pek çoğu geçmişle günümüz arasındaki bağı güçlü biçimde kurmamaıza olanak tanıyacak biçimde bütün olarak korunmuştur. s. 300
- Eski zamanlarda yaşayanlar, köpekbalığı dişlerinin gkyüzünden düşen taşlaşmış yılan dili ve kehribarın katılaşmış yabankedisi sidiği olduğunu düşünürdü. Ammonitler olarak adlandırılan (bu adlandırma, koçboynuzlu bir Mısır tanrısı olan Ammon'dan geliyor) kıvrılmış fosillerin, St Hilda tarafından başı kesilerek taşa çevrilmiş yılanlar olduğu sanılırdı. Bunlar Whitby'de, üzerlerine birer baş eklenerek satılırdı. s. 301
- En büyük yıkıcı güç su gücüdür. Amerikalı inşaatçılar her yıl seksen milyon ton dünya malzemesini dönüştürmektedir, yağmur ise çok daha fazlasını. Suyun gücü bütün bir dağı dümdüz edebilir. Ancak, su yalnızca yok etmez aynı zamanda yapar. Bunu yaparken geçmişin kaydını tutmayı da boşlamaz. (...) Altına hücum döneminin ilk yıllarında madencilerin kullandığı teknoloji, antik Yunan'da kullanılanlardan pek de öte değildi. 1853 yılında, Edward E. Matteson dağdan gelen yüksek basınçlı suyu kullanarak altını ayıklamayı sağlayan bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle göz kamaştırıcı bir başarı sağlandı. Yalnızca iki adam bir gün içinde bin beş yüz tonluk altın madeni damarını parçalayabiliyordu. (...) Canlanma sona erdiğinde (Matteson bu dönemde iflas durumunda ölmüştü), Kaliforniya çakıllarından yirmi beş milyon ons altın hortum ağzıyla çekip çıkarılmıştı.
Akıntıyla birlikte gelen çamur, binlerce dönümlük tarım arzisini kapladı ve San Francisco Körfezi'ni bloke etti. Beş yıl içinde, yüz yılda gerçekleşebilecek çökelti/tortu dağlardan inerek ovaları kapladı. Bugün bile, Sierra Nevada'da bulunan kilometrelerce genişliğinde su olukları, insanların tek bir on yılda doğanın küçük bir parçasındaki enerjiyi nasıl kullandığının anıtı olarak durmaktadır. s. 307- 308
- Japonlar uzak bir ada olan Okinotorishima'dan geride kalmış olanları korumak için umutsuz bir çaba sergiliyor. Bu ada, derin sularda on beş fit genişliğinde iki mercan kümesinden oluşmaktadır. Bu küçük ada parçaları Japonya'ya, yüz elli bin kilometre karelik bir deniz alanında, elbette bütün mineral ve balık kaynaklarıyla birlikte, egemenlik iddia etme olanağı vermektedir. s. 308
- Herodot'un, inşaatçılar tarafından atılmış mercimek atıkları olarak tanımladığı kayalar arasında bulunmuş antik kabukların ya da Voltaire'in, hacıların yolculukları sırasında yedikleri öğle yemeklerinin artıkları oldupunu düşündüğü Alplerde bulunan balık fosillerinin bugünlere gelebilmesi... s. 309
- Himalayalar, yalnızca elli milyon yıl önce oluşmaya başlamış -dinazorların yok olmasından sonra- Hindistan levhasının Asya levhasına çarparak her yıl yaklaşık otuz santim yükselmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. s. 310
- Topluca öldürülmüş sığırların kemiklerini işaretleyip, rastgele toprağa saçalım. Yaklaşık on yıl geçmesini bekleyip, kemiklerden kaç tanesinin kaldığını ve bunların nerelere savrulduklarını araştıralım. Bu deney, ünlü bir fosil bölgesi olan Wyoming'deki Doğu Fork ırmağı çevresinde yapıldı. Deneyin sonuçları oldukça belirgindi. Kemiklerin çoğu ortadan kaybolurken, kalanların çoğu yer değiştirerek çökeltilerin derinliklerine gömülmüştü. 1970'lerde ölen sığır kalıntıları, son olarak on bin yıl önce soyu tükenmiş hayvanların kalıntılarıyla karışmış oldu. Henüz doğmamış bir yerbilimci gelecekte, bugünün Amerika'sına ilişkin, mamutlarla otlayan sığırlar gibi tuhaf bir görüntüye sahip olabilir. s. 321- 313
- Gezgin (passenger) güvercinler Kuzey Amerika'da iç savaşın sonlarına kadar oldukça fazlaydı. Mayflower* zamanında bunların nüfusu yaklaşık yedi milyardı -bu sayı bugün Amerika'da yaşayan bütün kuşlardan fazladır. Tek bir sürünün iki yüz mil uzunluğa ve bir mil genişliğe ulaştığı söylenir. Fakat kuşlar öylesine aptal ve onları kovalayanlar öylesine acımasızdı ki, sayıları hızla azaldı ve geriye kalan son birey, Martha adı verilen son dişi, Cincinati Hayvanat Bahçesi'nde 1914 yılında öldü. Bugüne kadar gezgin güvercinin fosilleşmiş kemiklerini gören olmamıştır. Eğer kayıtlar olmasaydı, böylesi bir canlının bir zamanlar var olduğundan bile haberimiz olmayacaktı. Diğer canlılardan hesapsız sayıda birey de unutulmanın dipsiz kuyusuna gömülmüştür. s. 313
*Mayflower: 1620 yılında İngiliz yerleşimcileri Kuzey Amerika'ya (bugünkü Kuzey Virginia'ya) taşıyan gemi -ç.n.
- Bir cesedin fosil olarak kalabilmesi ölünün hangi canlıya ait olduğuna, nasıl ve nerede öldüğüne bağlıdır. (...) Ölülerin kemikleri ya da kabukları sürekli bir mineral bombardımanına tutuldukları için bir süre sonra taşlaşırlar. Korunan görüntüdür, gerçek olan değil, ve varlığını sürdürme şansı bulabilmesi için belirli bir hızda taşlaşması gerekir.
(...) Turba bataklıklarında bulunan insan kalıntıları saçlarını, giyilerini ve hatta yüzlerindeki acı ifadeyi bile yitirmemişti. Kaslar toprakta bulunan asitlerce tabaklanırken, eriyen kemikler birer deri torbasına dönüşen bedenden ayrılır. Hayvanlar, Los Angeles'teki La Brea Katran Kuyuları gibi zift kuyularına düşebilir ya da ağaç reçinelerine yapışabilirler. Çürümenin önüne geçen böylesi koşullar nedeniyle, kimi örnekler -derin dondurucuda kalmış mamutlar, tuzlu bataklığa saplanarak salamura olmuş İspanyol tüylü gergedanı, mağaralarda yavaş süren buharlaşma nedeniyle kasları lime lime olarak korunan Güney Amerika yakalı tembel hayvanları- fosil kayıtların Mona Lisaları olarak korunmuşlardır. s. 314- 315
- Askerler savaş sırasında arazinin (ilk dünya savaşı sırasında Flanders düzlüklerinden bahsediyor) jeolojik yapısını kısa sürede öğrenmek durumunda kalmıştı. Killi toprakta açılan mevziler yağmur suyuyla çamur yığınına döndüğü için binlercesinin boğulmasına neden olurken, kumluk bölgelerdeki mevziler kolaylıkla çöküyordu. Kireç taşının olduğu bölgelerde kazılan sığınıklar daha güvenilirdi ve buralarda top mermilerinden korunmak üzere büyük sığınaklar yapılabiliyordu. Passchendaele'daki kil katmanı Britanya hatlarından, düşmanhatlarının derinliklerine uzanıyordu. Britanyalı lağımcılar, bu katmandan tünel açmak için işe koyuldular. 1917 yılının 7 Haziranında, yirmi tane dev gibi mayın aynı anda patladı. Patlama -nükleer bombalardan kaynaklananlar dışında tarihte görülen en büyük patlamadır- yetmiş metre genişliğinde ve on beş metre derinliğinde bir çukur açtı. On bin Alman askeri ölürken kalanların çoğu kaçtı. Ve daha sonra yağmur yağdı. Tanklar batağa saplandı ve savaş yine berbat bir çıkmaza girdi. s. 329 (parantez bana aittir)
- İnsan modern formda ortaya çıktığından bu yana yeryüzünde altmış milyar birey yaşamıştır. s.330
10 Nisan 2010 Cumartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 7
BÖLÜM 8: HİBRİTLİK
- Adem ve Havva, şeytana uyarak bilgelik ağacındaki domatesi yemişlerdi. Dinsel botaniğin Avrupalı bakış açısına sahip olan biri için olay bu şekildedir. Birçok Avrupa ulusu için domates öylesine egzotik bir meyveydi ki soylu bir adı hak etmişti. Bu meyveyi Fransızlar pomme d'amour, İtalyanlar pomo d'oro -altın elma- ve Hırvatlar paradis (yüklenen anlamı başlı başına anlatan bir ad) olarak adlandırmıştı. Bugün garip gelebilir ama Cennet'in meyvesi her ne ise bilmiyorum ama elma değildi (elma Doğu Akdeniz bölgesinde az yetişir) ve bu kutsal meyve dinsel sanat tarafından, birbirini izleyen dönemler içinde domates, portakal ya da incir olarak -muzun zamanı gelinceye değin- resmedilmişti. s. 268
- DNA molekülünün kendisini yanlışsız kopyalamaktaki yeteneksizliği -mutasyon- evrimin kaçınılmaz olduğu anlamına gelir. Doğal seçilimin bu yanlışlardan öte bir sermayeye gereksinimi yoktur. Türler Mendel'in tanımladığı mekanizmanın yan ürünlerinden başka bir şey değildir. s. 270
- Belirli bitkilerin hibrit doğası anlaşılmadan çok önceleri, Aristo bir panterle devenin eşleşmesinden zürafa üretilebileceğine inanıyordu. Daha radikal bir düşünür olarak Oppian, serçeyle çaprazlanarak deve kuşu yapacak bir hayvan üzerinde tartışmalarda bulunmuştur. s. 289
- Domates bitkisi, türler arasındaki sınırların kaldırılması anlamındaki bir liberalizmin öncülüğünü yapmaktadır. Süper marketlerde satılan domatesler iyi görünüşlüdür ama tatları hiç de iyi değildir. Geleneksel domates çeşitlerinin tadı iyi olabilir ancak yumuşaktırlar ve taşınmaları güçtür. Calgene şirketi, domatesin olgunlaşmasından sorumlu gende değişiklik yaparak meyvelerin dalında birkaç gün daha fazla kalmasını ve böylelikle daha uzun bir süre şeker soğurabilmesini sağlamıştı. 1994 yılında Birleşik Devletler Yiyecek ve İlaç Dairesi bu domates tipini, bitkinin genetik malzemesine eklenen yabancı DNA parçacığına karşın, geleneksel domates çeşitleri kadar sağlıklı olarak tanımladı. Bu yeni tipe ayrı bir etiket verilmesine bile gerek duyulmadı, çünkü bu domatesler 'geleneksel yöntemlerle geliştirilmiş domatesin temel karakterlerini koruyordu'. Peki, bu sav gerçekten de doğru mu? Bu yeni meyve, yeni genleriyle aynı tür olarak kalmış mıdır? s. 293
- Ortaçağın en süreğen mitlerinden birisi Borametz, Tataristan kuzusuydu. Bu yaratık hem hayvan hem de bitkiydi. Ağacın kavuna oldukça benzeyen meyvesi olgunlaşıp açıldığında, içinden bembeyaz yapağısıyla bir kuzu çıkıyordu. Kuzu bitkinin topraktaki köküne göbeğinden bağlıydı ve çevredeki çimenlerle beslenip orada ölürdü.
İlk çağların Tataristan'ında bile koyunlar kavunlarla eşlezmezdi! Ve Borametz olasılıkla Platon'un, bugün pamuk olarak bilinen 'yün üreten ağacı'ydı. s. 293- 294
- Adem ve Havva, şeytana uyarak bilgelik ağacındaki domatesi yemişlerdi. Dinsel botaniğin Avrupalı bakış açısına sahip olan biri için olay bu şekildedir. Birçok Avrupa ulusu için domates öylesine egzotik bir meyveydi ki soylu bir adı hak etmişti. Bu meyveyi Fransızlar pomme d'amour, İtalyanlar pomo d'oro -altın elma- ve Hırvatlar paradis (yüklenen anlamı başlı başına anlatan bir ad) olarak adlandırmıştı. Bugün garip gelebilir ama Cennet'in meyvesi her ne ise bilmiyorum ama elma değildi (elma Doğu Akdeniz bölgesinde az yetişir) ve bu kutsal meyve dinsel sanat tarafından, birbirini izleyen dönemler içinde domates, portakal ya da incir olarak -muzun zamanı gelinceye değin- resmedilmişti. s. 268
- DNA molekülünün kendisini yanlışsız kopyalamaktaki yeteneksizliği -mutasyon- evrimin kaçınılmaz olduğu anlamına gelir. Doğal seçilimin bu yanlışlardan öte bir sermayeye gereksinimi yoktur. Türler Mendel'in tanımladığı mekanizmanın yan ürünlerinden başka bir şey değildir. s. 270
- Belirli bitkilerin hibrit doğası anlaşılmadan çok önceleri, Aristo bir panterle devenin eşleşmesinden zürafa üretilebileceğine inanıyordu. Daha radikal bir düşünür olarak Oppian, serçeyle çaprazlanarak deve kuşu yapacak bir hayvan üzerinde tartışmalarda bulunmuştur. s. 289
- Domates bitkisi, türler arasındaki sınırların kaldırılması anlamındaki bir liberalizmin öncülüğünü yapmaktadır. Süper marketlerde satılan domatesler iyi görünüşlüdür ama tatları hiç de iyi değildir. Geleneksel domates çeşitlerinin tadı iyi olabilir ancak yumuşaktırlar ve taşınmaları güçtür. Calgene şirketi, domatesin olgunlaşmasından sorumlu gende değişiklik yaparak meyvelerin dalında birkaç gün daha fazla kalmasını ve böylelikle daha uzun bir süre şeker soğurabilmesini sağlamıştı. 1994 yılında Birleşik Devletler Yiyecek ve İlaç Dairesi bu domates tipini, bitkinin genetik malzemesine eklenen yabancı DNA parçacığına karşın, geleneksel domates çeşitleri kadar sağlıklı olarak tanımladı. Bu yeni tipe ayrı bir etiket verilmesine bile gerek duyulmadı, çünkü bu domatesler 'geleneksel yöntemlerle geliştirilmiş domatesin temel karakterlerini koruyordu'. Peki, bu sav gerçekten de doğru mu? Bu yeni meyve, yeni genleriyle aynı tür olarak kalmış mıdır? s. 293
- Ortaçağın en süreğen mitlerinden birisi Borametz, Tataristan kuzusuydu. Bu yaratık hem hayvan hem de bitkiydi. Ağacın kavuna oldukça benzeyen meyvesi olgunlaşıp açıldığında, içinden bembeyaz yapağısıyla bir kuzu çıkıyordu. Kuzu bitkinin topraktaki köküne göbeğinden bağlıydı ve çevredeki çimenlerle beslenip orada ölürdü.
İlk çağların Tataristan'ında bile koyunlar kavunlarla eşlezmezdi! Ve Borametz olasılıkla Platon'un, bugün pamuk olarak bilinen 'yün üreten ağacı'ydı. s. 293- 294
5 Nisan 2010 Pazartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 6
BÖLÜM 7: İÇGÜDÜ
- Hayvanlarda boyut ve biçim gibi huy da genler tarafından belirlenmektedir. Tazılarla melezlenen bir buldoğun, yüreklilik ve inatçılığını kuşaklar boyunca sürecek biçimde tazılara aktardığı bilinmektedir. Ve bir tek tazı ile çaprazlanma, bütün bir çoban köpeği ailesine tavşan avlama eğilimini taşıyabilmektedir. s. 232
- Eğer davranışlar değişim gösterebiliyorsa ve kalıtımla aktarılabiliyorsa, evrim geçirmesi kaçınılmaz demektir. (...) Davranışlar beynin etkinliğinin ürünüdür ve beyin, yürek ya da böbrekler gibi genler tarafından yapılır. s. 233
- İnsanların canlılar içindeki konumuna kesin bir değer biçen Thomas Henry Huxley, beynin, karaciğerin safra salgılaması gibi, düşünce salgıladığını öne sürmüştü. s. 233
- Beyinde, bedenimizdeki genlerin yarısı işlev görmektedir. Bu genler diğerleri kadar değişime açıktır ve yaptıkları görev diğerlerininkinden daha soylu değildir. Genler beyni yapar ve beyin davranışlarını oluşturur. Tam da bu nedenle içgüdüler kuşaktan kuşağa iletilebilmektedir. s.233
- Bakteriler bile, birbirleriyle, yiyecekleri ve konukçularıyla olan ilişkilerinde, sözcüğün genel anlamında 'davranırlar'. (...) Aslan ya da sığırcık sürülerinde olduğu gibi bakteriler de bireyler arasında işbirliğine dayalı sosyal davranış sergiler. s. 233
- Bütün davranışlar genler tarafından belirlenmez çünkü davranışlar alışkanlıklar tarafından nitelenir. Herhangi bir köpeğe arka ayakları üzerinde doğrulması öğretilebilir. Köpeklerin bu eylemi iyi yapamamasının nedeni, atalarının dört ayak üzerinde kalmayı iki ayak üzerinde doğrulmaya yeğlemiş olmasıdır. s. 234
- Ancak, değişimler her zaman olumlu yöne doğru olmaz. Kimi değişimler küresel hasara neden olur ki, bu hasar genetik hasarlardan daha az zararlı değildir. Brezilya ormanlarına yeniden getirilen bir maymun türü (golden-lion tamarins), bütün ağaç dallarının (hayvanat bahçelerinde alışmış oldukları halatlar gibi) ağırlıklarını taşıyabileceklerini sanıyor ve daha da kötüsü bu küçük maymunlar yeni yuvalarındaki yılanlardan hiç korkmuyorlardı. s. 236
- Çok açık bir işbirliği olarak görünen bir çok durumda bile -bitkiler ve onların tozlaştırıcıları (pollinators), mercanların içinde yaşayan yeşil algler, bütün bitki ve hayvan hücrelerinde bulunan mitekondriler- karşılıklı hileler üzerinden gelişen evrimsel süreç, hiç beklenmedik bir anda sıkıntıya girebilir. Bedel ve yarar dengesi her zaman hesaplanır ve bela yakınlarda olsa da, hiçbir canlı kendini düşünmeden ortağına yardım etmez. s. 237
- Malthusçu kuram, yoksulları açlık çekmelerinden dolayı kınama noktasında direngendi ve daha üstün olanların bencilliğinde genel bir yarar olduğunu kabul ederdi. Darwinci yaklaşım daha yalın ve acımasızdır. Onun için, evrimsel gelişmede 'kamu yararı' yoktur ve bencillik kaçınılmazdır. s. 237- 238
- Karıncalarda çatışmanın, ele geçirmenin ve belirgin işbirliğinin her çeşidi vardır. Kimi çeşitlerde bazı bireyler başka kolonilere sızarak onları kendi kolonileri için yiyecek olmak üzere kandırırlar. Hiçbir iş yapmayan beleşçiler güçsüzleşirler ve derileri ve ağızları tüp biçiminde küçülür. Hatta kimi küçük karıncalar pireler gibi davranır, büyük karıncaların üzerinde yolculuk eder.(...) Erkekler ve verimli dişiler çalışmazlar. İşçi karıncalar ve kısır dişiler, köleleştirmede enerjik ve yürekli olmalarına karşın başka bir iş yapmazlar. Bu türlerin bireyleri kendi yuvalarını yapmak ve larvalarını beslemekten bile acizdir. Kullanılan yuvalar uygun olmaktan çıktığında ve göç etmek zorunluluk durumuna geldiğinde, nereye göç edileceğine karar veren ve efendilerini çeneleriyle taşıyan bu köle karıncalardır. s. 238
- Karıncalar ve yaprak bitleri birbirleriyle bağlantılı biçimde evrim geçirmiştir. Karıncalar yaprak bitkilerinin tatlı salgılarını alır (hatta bunu elde etmek için onları 'sütle' besler), buna karşılık yaprak bitlerinin kendilerini savunacak askerleri yoktur, düşmanlarından korunmak için karıncaların güçlü çenelerine güvenirler. Aslına bakılırsa her iki taraf da pek hayırsever değildir. Yaprak bitleri karıncalara yalnızca şeker değil, başka türlü yoksun kalacakları yaşamsal önemdeki besinleri sağlar. bunların dışkılarının yüzde doksanı şekerdir (arılar da bu atığa ilgisiz kalmaz ve karıncalardan arta kalan damlalarla beslenir ve evimizde tükettiğimiz balın büyük bölümü bu atıktan üretilir). Bu ikisinin arasındaki ilişki o denli yakındır ki, kraliçe karıncalar yeni bir koloni bulduklarında, yiyecek kaynaklarını garantiye almak için yanlarında yaprak bitleri götürür. (...) Karıncaların başka müttefikleri de vardır. Kimi bitkiler, yuva yapmalarına olanak tanıyan değişim göstermiş dikenleriyle onlara yardımcı olur ve müttefikleri, yapraklarını yemek için iştah duyan diğer böcekleri ısırarak uzak tutarlar. Örneklerden anlaşıldığı üzere, bir sevecenlik ağı olarak görünen gerçekte çift yanlı bir sömürü ilişkisinden başka bir şey değildir. s. 239
- Öyle görünüyor ki, ilk çiftçiler kırk milyon yıl önce ortaya çıkmış. Bu karıncalar, yuvalarında küçük mantarları gübreler ve yaban otlarını yolar hatta öldürücü maddeler püskürterek yok eder.
Bir kraliçe karınca yeni bir koloni oluştururken, kendi bahçesini oluşturmak için yanında küçük bir parça mantar götürür. Çiftçiler hasatlarına öylesine bağımlıdır ki, kendi sindirim enzimlerini yitirmişler ve yiyecekleri sindirmede tümüyle mantara bağımlı duruma gelmişlerdir. s. 240
- Arılar ya da diğer böcekler için toplumsal yaşayış yararlıdır. Her elli böcek türünden yalnızca bir tanesi sosyal yaşayış alışkanlığı geliştirmiş olsa da, bunu başaran türler gelişim gösterirler. Böceklerde sosyal yaşama alışkanlığı görece yenidir. Böcekler yaklaşık yarım milyar yıl önce ortaya çıkmıştır ve bundan üç yüz milyon yıl sonra ortaya çıkan termitlere kadar yalnız yaşama alışkanlıklarını sürdürmüşlerdir. Karıncaların evrimle ortaya çıkışı günümüzden yüz milyon yıl öncedir. s. 244- 245
- Kraliçe arılar ve karıncalar, böcekler içinde en uzun yaşayan ve en doğurgan olanlardır; kimi kraliçe arılar otuz yıl yaşayabilir. Afrika'da bir karınca çeşidinin (driver ant, Dorylus helvolus) kraliçesi her bir doğumda, neredeyse tümü kısır işçiler olan ve ormanları yağmalayarak yuvaya yiyecek getiren yaklaşık üç yüz milyon yavru dünyaya getirir. s. 249
- Anneler genellikle, hayata yapışabilecek olandan daha fazla sayıda yavru yapar. Belki de olağanüstü bir yılda, beklenenden daha fazlası hayatta kalabilir ya da daha güçsüz olanalar kaza sonucu ölen diğerlerinin yerine geçebilir. Ancak çoğu zaman bu fazlalık yavruların kaderi akrabalarına yem olmaktır.(...) Fazlalık yavrular, ana babalarının zamanı geldiğinde kullanacakları biyolojik güvenlik poliçesi gibidir. s. 253
- Hayvanlarda boyut ve biçim gibi huy da genler tarafından belirlenmektedir. Tazılarla melezlenen bir buldoğun, yüreklilik ve inatçılığını kuşaklar boyunca sürecek biçimde tazılara aktardığı bilinmektedir. Ve bir tek tazı ile çaprazlanma, bütün bir çoban köpeği ailesine tavşan avlama eğilimini taşıyabilmektedir. s. 232
- Eğer davranışlar değişim gösterebiliyorsa ve kalıtımla aktarılabiliyorsa, evrim geçirmesi kaçınılmaz demektir. (...) Davranışlar beynin etkinliğinin ürünüdür ve beyin, yürek ya da böbrekler gibi genler tarafından yapılır. s. 233
- İnsanların canlılar içindeki konumuna kesin bir değer biçen Thomas Henry Huxley, beynin, karaciğerin safra salgılaması gibi, düşünce salgıladığını öne sürmüştü. s. 233
- Beyinde, bedenimizdeki genlerin yarısı işlev görmektedir. Bu genler diğerleri kadar değişime açıktır ve yaptıkları görev diğerlerininkinden daha soylu değildir. Genler beyni yapar ve beyin davranışlarını oluşturur. Tam da bu nedenle içgüdüler kuşaktan kuşağa iletilebilmektedir. s.233
- Bakteriler bile, birbirleriyle, yiyecekleri ve konukçularıyla olan ilişkilerinde, sözcüğün genel anlamında 'davranırlar'. (...) Aslan ya da sığırcık sürülerinde olduğu gibi bakteriler de bireyler arasında işbirliğine dayalı sosyal davranış sergiler. s. 233
- Bütün davranışlar genler tarafından belirlenmez çünkü davranışlar alışkanlıklar tarafından nitelenir. Herhangi bir köpeğe arka ayakları üzerinde doğrulması öğretilebilir. Köpeklerin bu eylemi iyi yapamamasının nedeni, atalarının dört ayak üzerinde kalmayı iki ayak üzerinde doğrulmaya yeğlemiş olmasıdır. s. 234
- Ancak, değişimler her zaman olumlu yöne doğru olmaz. Kimi değişimler küresel hasara neden olur ki, bu hasar genetik hasarlardan daha az zararlı değildir. Brezilya ormanlarına yeniden getirilen bir maymun türü (golden-lion tamarins), bütün ağaç dallarının (hayvanat bahçelerinde alışmış oldukları halatlar gibi) ağırlıklarını taşıyabileceklerini sanıyor ve daha da kötüsü bu küçük maymunlar yeni yuvalarındaki yılanlardan hiç korkmuyorlardı. s. 236
- Çok açık bir işbirliği olarak görünen bir çok durumda bile -bitkiler ve onların tozlaştırıcıları (pollinators), mercanların içinde yaşayan yeşil algler, bütün bitki ve hayvan hücrelerinde bulunan mitekondriler- karşılıklı hileler üzerinden gelişen evrimsel süreç, hiç beklenmedik bir anda sıkıntıya girebilir. Bedel ve yarar dengesi her zaman hesaplanır ve bela yakınlarda olsa da, hiçbir canlı kendini düşünmeden ortağına yardım etmez. s. 237
- Malthusçu kuram, yoksulları açlık çekmelerinden dolayı kınama noktasında direngendi ve daha üstün olanların bencilliğinde genel bir yarar olduğunu kabul ederdi. Darwinci yaklaşım daha yalın ve acımasızdır. Onun için, evrimsel gelişmede 'kamu yararı' yoktur ve bencillik kaçınılmazdır. s. 237- 238
- Karıncalarda çatışmanın, ele geçirmenin ve belirgin işbirliğinin her çeşidi vardır. Kimi çeşitlerde bazı bireyler başka kolonilere sızarak onları kendi kolonileri için yiyecek olmak üzere kandırırlar. Hiçbir iş yapmayan beleşçiler güçsüzleşirler ve derileri ve ağızları tüp biçiminde küçülür. Hatta kimi küçük karıncalar pireler gibi davranır, büyük karıncaların üzerinde yolculuk eder.(...) Erkekler ve verimli dişiler çalışmazlar. İşçi karıncalar ve kısır dişiler, köleleştirmede enerjik ve yürekli olmalarına karşın başka bir iş yapmazlar. Bu türlerin bireyleri kendi yuvalarını yapmak ve larvalarını beslemekten bile acizdir. Kullanılan yuvalar uygun olmaktan çıktığında ve göç etmek zorunluluk durumuna geldiğinde, nereye göç edileceğine karar veren ve efendilerini çeneleriyle taşıyan bu köle karıncalardır. s. 238
- Karıncalar ve yaprak bitleri birbirleriyle bağlantılı biçimde evrim geçirmiştir. Karıncalar yaprak bitkilerinin tatlı salgılarını alır (hatta bunu elde etmek için onları 'sütle' besler), buna karşılık yaprak bitlerinin kendilerini savunacak askerleri yoktur, düşmanlarından korunmak için karıncaların güçlü çenelerine güvenirler. Aslına bakılırsa her iki taraf da pek hayırsever değildir. Yaprak bitleri karıncalara yalnızca şeker değil, başka türlü yoksun kalacakları yaşamsal önemdeki besinleri sağlar. bunların dışkılarının yüzde doksanı şekerdir (arılar da bu atığa ilgisiz kalmaz ve karıncalardan arta kalan damlalarla beslenir ve evimizde tükettiğimiz balın büyük bölümü bu atıktan üretilir). Bu ikisinin arasındaki ilişki o denli yakındır ki, kraliçe karıncalar yeni bir koloni bulduklarında, yiyecek kaynaklarını garantiye almak için yanlarında yaprak bitleri götürür. (...) Karıncaların başka müttefikleri de vardır. Kimi bitkiler, yuva yapmalarına olanak tanıyan değişim göstermiş dikenleriyle onlara yardımcı olur ve müttefikleri, yapraklarını yemek için iştah duyan diğer böcekleri ısırarak uzak tutarlar. Örneklerden anlaşıldığı üzere, bir sevecenlik ağı olarak görünen gerçekte çift yanlı bir sömürü ilişkisinden başka bir şey değildir. s. 239
- Öyle görünüyor ki, ilk çiftçiler kırk milyon yıl önce ortaya çıkmış. Bu karıncalar, yuvalarında küçük mantarları gübreler ve yaban otlarını yolar hatta öldürücü maddeler püskürterek yok eder.
Bir kraliçe karınca yeni bir koloni oluştururken, kendi bahçesini oluşturmak için yanında küçük bir parça mantar götürür. Çiftçiler hasatlarına öylesine bağımlıdır ki, kendi sindirim enzimlerini yitirmişler ve yiyecekleri sindirmede tümüyle mantara bağımlı duruma gelmişlerdir. s. 240
- Arılar ya da diğer böcekler için toplumsal yaşayış yararlıdır. Her elli böcek türünden yalnızca bir tanesi sosyal yaşayış alışkanlığı geliştirmiş olsa da, bunu başaran türler gelişim gösterirler. Böceklerde sosyal yaşama alışkanlığı görece yenidir. Böcekler yaklaşık yarım milyar yıl önce ortaya çıkmıştır ve bundan üç yüz milyon yıl sonra ortaya çıkan termitlere kadar yalnız yaşama alışkanlıklarını sürdürmüşlerdir. Karıncaların evrimle ortaya çıkışı günümüzden yüz milyon yıl öncedir. s. 244- 245
- Kraliçe arılar ve karıncalar, böcekler içinde en uzun yaşayan ve en doğurgan olanlardır; kimi kraliçe arılar otuz yıl yaşayabilir. Afrika'da bir karınca çeşidinin (driver ant, Dorylus helvolus) kraliçesi her bir doğumda, neredeyse tümü kısır işçiler olan ve ormanları yağmalayarak yuvaya yiyecek getiren yaklaşık üç yüz milyon yavru dünyaya getirir. s. 249
- Anneler genellikle, hayata yapışabilecek olandan daha fazla sayıda yavru yapar. Belki de olağanüstü bir yılda, beklenenden daha fazlası hayatta kalabilir ya da daha güçsüz olanalar kaza sonucu ölen diğerlerinin yerine geçebilir. Ancak çoğu zaman bu fazlalık yavruların kaderi akrabalarına yem olmaktır.(...) Fazlalık yavrular, ana babalarının zamanı geldiğinde kullanacakları biyolojik güvenlik poliçesi gibidir. s. 253
25 Şubat 2010 Perşembe
neredeyse bir balina/ steve jones- 5
BÖLÜM 6: TEORİNİN GÜÇLÜKLERİ
- Evrim, çoğu zaman için, aynı bölgede kalabilmek uğruna yapılan bir yarışmadır. Herhangi bir hayvan için en tehlikeli düşman, kendisiyle aynı şeylere gereksinim duyan ve bunları elde etmek için belki de daha iyi evrim geçirmiş olan akrabaları ve torunlarıdır. Ana babalar yavrularıyla aynı bölgede yaşamak durumunda kalırlarsa kaderleri belirlenmiş demektir. Çoğu, yavrularıyla mücadele tmek durumunda kalır ve kaybederek ortadan kalkar. Sonuç olarak herhangi bir zaman diliminde evrimsel ağacın dallarının yalnızca uç noktaları görünür durumdadır. Eski dalların yerini daha iyi olan gençler almıştır. Eskiden yaşamış olanlar sonrakiler tarafından ortadan silindiği için ortalıkta eskilerin kaderiyle ilgili ipuçları genellikle bulunmaz. s. 196
- Moleküler düzeyde yapılan incelemeler, yarasaların tamamıyla karasal hayvanlar olan tavşanlarla akraba olduğunu gösteriyor, fakat eski çağların tavşan- yarasasının neye benzediğine ilişkin yaşayan bir ipucu yoktur. s. 200
- Böceklerin çoğu, üzerinde beslendikleri bitkilerle birlikte evrim geçirir. Aslında, böcekleri çeşitliliğe sürükleyen beslendikleri bitkilerdir. Üç yüz otuz bin kınkanatlı böcek çeşidi bilinmektedir ve bu sayı herhangi bir başka grubun üye sayısından çok daha fazladır. s. 205
- Amerikalı politikacı William Jennings Bryan -1925 yılında evrim teorisini öğretmekten mahkum olan John Scopes davasında zafer kazanmıştı- konuyu alaya almayı severdi: "Gözü olmayan bnir hayvanın derisinin üzerinde bir miktar pigment ya da kimilerinin dediği gibi çil düşünün.Bu pigment parçası ya da çil, güneş ışınlarını bir noktada toplamaktadır ve hayvan bu noktadaki sıcaklığı duyumsadığı zaman, daha fazla ısı enerjisi almak için bu noktayı güneşe çevirme eğilimine girmektedir. Artan sıcaklık deriyi tahriş etmektedir -evrim yanlılarının sanısına göre bu bölgede bir sinir demeti oluşmakta ve sinir demetinin dışında da göz... Bu varsayımı alt edebilir misiniz? Ayrıca unutmayın bu durum bir değil iki kez gerçekleşiyor!"
Aslına bakılırsa, göz oluşumu iki değil elli kez gerçekleşmiştir ve ışık aracılığıyla bilginin nasıl elde edileceği sorunu düzinelerce farlı yoldan çözülmüştür. Göz, yalnızca olması gerektiği ölçüde karmaşıktır, daha fazla değil. s. 209
- Evrim geçiren her yapı geçmişiyle başa çıkmak durumundadır. (...)Her canlının evrimsel gelişimi, sürece başladıkları ile sınırlandırılmıştır. s. 210
- Arılar uzun süre havada kalırlar. Arıların algılayıcılar, ağaçların ve diğer bitkilerin dikey dünyasına uygun olarak dikey bir şerit olarak gelişmiştir. Su yüzeyinde dolaşan böceklerin gözleri ise, düz su yüzeyine uygun olarak yatay bir bant biçiminde evrimleşmiştir. s. 211
- Çeçe sineğinin, Güney ve Orta Afrika'nın büyük bölümünde sığır yetiştirmeyi olanaksız kıldığı bilinmektedir. Bu sineklerin çiftlik hayvanlarına saldırısı o denli şiddetlidir ki, bir zamanlar Afrika genelinde insanlar, yük taşıyan hayvan sürüleri hayatta kalamadığı için yükleri kendileri taşımak durumunda kalmıştı. Bu sinekler halen yılda bir milyar dolar değerinde zarara yol açmaktadır. Tamamen siyah renkte, krem renginde ya da benekli olmasının bir sığır için önemsiz bir karakter olduğu düşünülebilir. Ancak bazı sığır soylarının çeçe sineğinin saldırılarına daha çok uğradığı bilinmektedir, çünkü sinek, aynı rengin büyük parçalar halinde bulunduğu hayvanları çekici bulmakta, benekli olanlardan uzak durmaktadır. s. 212
- Bazı göz sinirleri beynin görme merkezine değil, sıcaklık denetimi, beslenme ve cinsellik işlevlerinde görev alan hipotalamusa gider. Yalnızca iç saniyelik aydınlanma bile beyin saatini çalıştırmaya yeterlidir ve köstebek sıçanları oyuklarından çıktığında göz kapaklarından geçen yeterli ışık ona içinde bulunulan günün uzunluğunu ve yılın bu döneminin üreme zamanı olup olmadığını anlatır. Bu kör gözlere hasar verilirse, hayvanın yaşam ritmi bozulacaktır. s. 213
- Fakat pek çok değişikliğin tümüyle gelişim yasalarından kaynaklandığını ve bir tür için önceleri avantaj sağlamayan bir değişikliğin, türün sonraki nesillerinde daha ileri değişim düzeyleri söz konusu olduğunda yarar sağlayabileceğini rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca, daha önceleri büyük öneme bir sahip olan bir parçanın (sucul bir hayvanın kuyruğunun karasal yaşama uyum göstermiş torunlarında korunması örneğinde olduğu üzere) daha önemsiz bir duruma geldiğinde korunmasının doğal seçilimle gerçekleşmediğini düşünebiliriz, çünkü doğal seçilim yalnızca yaşamak için verilen mücadelede yarar sağlayan özelliklerin korunması biçiminde işleyen bir mekanizmadır. s. 230
- Evrim, çoğu zaman için, aynı bölgede kalabilmek uğruna yapılan bir yarışmadır. Herhangi bir hayvan için en tehlikeli düşman, kendisiyle aynı şeylere gereksinim duyan ve bunları elde etmek için belki de daha iyi evrim geçirmiş olan akrabaları ve torunlarıdır. Ana babalar yavrularıyla aynı bölgede yaşamak durumunda kalırlarsa kaderleri belirlenmiş demektir. Çoğu, yavrularıyla mücadele tmek durumunda kalır ve kaybederek ortadan kalkar. Sonuç olarak herhangi bir zaman diliminde evrimsel ağacın dallarının yalnızca uç noktaları görünür durumdadır. Eski dalların yerini daha iyi olan gençler almıştır. Eskiden yaşamış olanlar sonrakiler tarafından ortadan silindiği için ortalıkta eskilerin kaderiyle ilgili ipuçları genellikle bulunmaz. s. 196
- Moleküler düzeyde yapılan incelemeler, yarasaların tamamıyla karasal hayvanlar olan tavşanlarla akraba olduğunu gösteriyor, fakat eski çağların tavşan- yarasasının neye benzediğine ilişkin yaşayan bir ipucu yoktur. s. 200
- Böceklerin çoğu, üzerinde beslendikleri bitkilerle birlikte evrim geçirir. Aslında, böcekleri çeşitliliğe sürükleyen beslendikleri bitkilerdir. Üç yüz otuz bin kınkanatlı böcek çeşidi bilinmektedir ve bu sayı herhangi bir başka grubun üye sayısından çok daha fazladır. s. 205
- Amerikalı politikacı William Jennings Bryan -1925 yılında evrim teorisini öğretmekten mahkum olan John Scopes davasında zafer kazanmıştı- konuyu alaya almayı severdi: "Gözü olmayan bnir hayvanın derisinin üzerinde bir miktar pigment ya da kimilerinin dediği gibi çil düşünün.Bu pigment parçası ya da çil, güneş ışınlarını bir noktada toplamaktadır ve hayvan bu noktadaki sıcaklığı duyumsadığı zaman, daha fazla ısı enerjisi almak için bu noktayı güneşe çevirme eğilimine girmektedir. Artan sıcaklık deriyi tahriş etmektedir -evrim yanlılarının sanısına göre bu bölgede bir sinir demeti oluşmakta ve sinir demetinin dışında da göz... Bu varsayımı alt edebilir misiniz? Ayrıca unutmayın bu durum bir değil iki kez gerçekleşiyor!"
Aslına bakılırsa, göz oluşumu iki değil elli kez gerçekleşmiştir ve ışık aracılığıyla bilginin nasıl elde edileceği sorunu düzinelerce farlı yoldan çözülmüştür. Göz, yalnızca olması gerektiği ölçüde karmaşıktır, daha fazla değil. s. 209
- Evrim geçiren her yapı geçmişiyle başa çıkmak durumundadır. (...)Her canlının evrimsel gelişimi, sürece başladıkları ile sınırlandırılmıştır. s. 210
- Arılar uzun süre havada kalırlar. Arıların algılayıcılar, ağaçların ve diğer bitkilerin dikey dünyasına uygun olarak dikey bir şerit olarak gelişmiştir. Su yüzeyinde dolaşan böceklerin gözleri ise, düz su yüzeyine uygun olarak yatay bir bant biçiminde evrimleşmiştir. s. 211
- Çeçe sineğinin, Güney ve Orta Afrika'nın büyük bölümünde sığır yetiştirmeyi olanaksız kıldığı bilinmektedir. Bu sineklerin çiftlik hayvanlarına saldırısı o denli şiddetlidir ki, bir zamanlar Afrika genelinde insanlar, yük taşıyan hayvan sürüleri hayatta kalamadığı için yükleri kendileri taşımak durumunda kalmıştı. Bu sinekler halen yılda bir milyar dolar değerinde zarara yol açmaktadır. Tamamen siyah renkte, krem renginde ya da benekli olmasının bir sığır için önemsiz bir karakter olduğu düşünülebilir. Ancak bazı sığır soylarının çeçe sineğinin saldırılarına daha çok uğradığı bilinmektedir, çünkü sinek, aynı rengin büyük parçalar halinde bulunduğu hayvanları çekici bulmakta, benekli olanlardan uzak durmaktadır. s. 212
- Bazı göz sinirleri beynin görme merkezine değil, sıcaklık denetimi, beslenme ve cinsellik işlevlerinde görev alan hipotalamusa gider. Yalnızca iç saniyelik aydınlanma bile beyin saatini çalıştırmaya yeterlidir ve köstebek sıçanları oyuklarından çıktığında göz kapaklarından geçen yeterli ışık ona içinde bulunulan günün uzunluğunu ve yılın bu döneminin üreme zamanı olup olmadığını anlatır. Bu kör gözlere hasar verilirse, hayvanın yaşam ritmi bozulacaktır. s. 213
- Fakat pek çok değişikliğin tümüyle gelişim yasalarından kaynaklandığını ve bir tür için önceleri avantaj sağlamayan bir değişikliğin, türün sonraki nesillerinde daha ileri değişim düzeyleri söz konusu olduğunda yarar sağlayabileceğini rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca, daha önceleri büyük öneme bir sahip olan bir parçanın (sucul bir hayvanın kuyruğunun karasal yaşama uyum göstermiş torunlarında korunması örneğinde olduğu üzere) daha önemsiz bir duruma geldiğinde korunmasının doğal seçilimle gerçekleşmediğini düşünebiliriz, çünkü doğal seçilim yalnızca yaşamak için verilen mücadelede yarar sağlayan özelliklerin korunması biçiminde işleyen bir mekanizmadır. s. 230
21 Şubat 2010 Pazar
neredeyse bir balina/ steve jones- 4
BÖLÜM 5: DEĞİŞİMİN YASALARI
- George Spencer'ın, cinsellikle ilgili Püriten (katı kuralcı) bağnazlığın çok şiddetli olduğu Connecticut'ta yaşamak gibi bir şanssızlığı vardı. Çocukluğunda geçirdiği bir kaza nedeniyle tek gözünü yitirmişti. Kentte tek gözlü bir domuz doğduğunda, bütün gözler Spencer'a çevrildi ve bu domuzun annesiyle cinsel ilişkiye girmekle suçlandı. Çok korkmuştu (çünkü bu suçun cezası ölümdü)ve suçlamaları kabul etmeye zorlandı; fakat daha sonra reddetti. Yasaya göre iki tanığın beyanına gereksinim vardı. Fakat yargıçlar onu asmak için o denli istekliydi ki, Spencer'ın itirafları birinci, domuzun varlığı ise ikinci tanık olarak kabul edildi. s. 172
- Şişman anne babaların şişman çocuklarının olmasının temel nedeni, genlerindeki şişmanlığa neden olan özellikleri çocuklarına aktarmaları değil, çocuklarını kendi yeme alışkanlıklarına alıştırmalarıdır. Şişman insanların beslediği kediler de genellikle şişman olur, fakat kimse bu durumda suçu DNA'da bulmayacaktır. s. 174
- Yavruların ana babalarından aldıkları, genleriyle sınırlı değildir. Kuşların ötüşleri ve aslanların takım çalışması kuşaktan kuşağa eğitimle aktarılır. (...) (Makak topluluklarında) Soylu bir soydan gelen dişi bir yavru güçsüz bile olsa, daha alt katmandan herhangi bir bireyden daha yukarıda yer alır. Hangi toplumsal katmanda bulunulduğu genlerle değil bilinç yoluyla aktarılır. Geleneklerce belirlenen hiyerarşi yıllarca sürebilir ve hem akılsal hem de fiziksel sonuçlar doğurabilir. Daha alt toplumsal katmanlarda bulunan hayvanlarda kalp hastalığı görülme sıklığı diğerlerinden daha fazladır. s. 175 (italikler bana ait)
- Genler ne denli iyi olsa da, çevre onları bozguna uğratabilme yeteneğindedir. Kalıtım ve çevre arasındaki çelişki yavruların kaderini belirlemektedir. s. 176
- Atalarla döller arasında küçük farklılıklar hangi nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın -fakat her birinin bir nedeni vardır-, doğal seçilimin böylesi değişiklikleri sürekli olarak biriktirmesiyle, söz konusu farklılıklar bir birey için yararlılık sağladığında, daha önemli yapısal değişikliklerin ortaya çıkmasına neden olur; bu farklılaşanlar var olmak için birbirleriyle mücadele edecek ve yaşam koşullarına en iyi uyum gösterenler hayatta kalacaktır. s. 194
- George Spencer'ın, cinsellikle ilgili Püriten (katı kuralcı) bağnazlığın çok şiddetli olduğu Connecticut'ta yaşamak gibi bir şanssızlığı vardı. Çocukluğunda geçirdiği bir kaza nedeniyle tek gözünü yitirmişti. Kentte tek gözlü bir domuz doğduğunda, bütün gözler Spencer'a çevrildi ve bu domuzun annesiyle cinsel ilişkiye girmekle suçlandı. Çok korkmuştu (çünkü bu suçun cezası ölümdü)ve suçlamaları kabul etmeye zorlandı; fakat daha sonra reddetti. Yasaya göre iki tanığın beyanına gereksinim vardı. Fakat yargıçlar onu asmak için o denli istekliydi ki, Spencer'ın itirafları birinci, domuzun varlığı ise ikinci tanık olarak kabul edildi. s. 172
- Şişman anne babaların şişman çocuklarının olmasının temel nedeni, genlerindeki şişmanlığa neden olan özellikleri çocuklarına aktarmaları değil, çocuklarını kendi yeme alışkanlıklarına alıştırmalarıdır. Şişman insanların beslediği kediler de genellikle şişman olur, fakat kimse bu durumda suçu DNA'da bulmayacaktır. s. 174
- Yavruların ana babalarından aldıkları, genleriyle sınırlı değildir. Kuşların ötüşleri ve aslanların takım çalışması kuşaktan kuşağa eğitimle aktarılır. (...) (Makak topluluklarında) Soylu bir soydan gelen dişi bir yavru güçsüz bile olsa, daha alt katmandan herhangi bir bireyden daha yukarıda yer alır. Hangi toplumsal katmanda bulunulduğu genlerle değil bilinç yoluyla aktarılır. Geleneklerce belirlenen hiyerarşi yıllarca sürebilir ve hem akılsal hem de fiziksel sonuçlar doğurabilir. Daha alt toplumsal katmanlarda bulunan hayvanlarda kalp hastalığı görülme sıklığı diğerlerinden daha fazladır. s. 175 (italikler bana ait)
- Genler ne denli iyi olsa da, çevre onları bozguna uğratabilme yeteneğindedir. Kalıtım ve çevre arasındaki çelişki yavruların kaderini belirlemektedir. s. 176
- Atalarla döller arasında küçük farklılıklar hangi nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın -fakat her birinin bir nedeni vardır-, doğal seçilimin böylesi değişiklikleri sürekli olarak biriktirmesiyle, söz konusu farklılıklar bir birey için yararlılık sağladığında, daha önemli yapısal değişikliklerin ortaya çıkmasına neden olur; bu farklılaşanlar var olmak için birbirleriyle mücadele edecek ve yaşam koşullarına en iyi uyum gösterenler hayatta kalacaktır. s. 194
20 Şubat 2010 Cumartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 3
BÖLÜM 4: DOĞAL SEÇİLİM; YA DA EN UYGUNLARIN KALIMI
- O yıl(1848'i kastediyor) Manchester'da, sarı- gri renkteki güveler arasında siyah bir form rapor edildi. Darwin'in öldüğü 1882 yılına gelindiğinde, siyah renkli olan, Britanya'nın sanayileşmiş bölgelerinde en yaygın form durumuna gelmişti. Koleksiyoncular bir şeyi fark etmekte geç kalmadılar: "Büyük fabrikaların bulunduğu ve bunların sayısız bacalarından her gün büyük miktarlarda isin atıldığı, atmosferin zararlı gazlarla kirletildiği son elli yılda, büyük kentlerin bulunduğu bölgelerde gri- sarı renkli güveler olağanüstü değişimlere uğradı. Beyaz renk tümüyle yok oldu ve kanatlar tümüyle siyah renk aldı."
Bu örnekte, seçilime neden olan etken açıktı. Kirlenmiş ağaçlarda yaşayan kara renkli güveler kuşlar tarafından görülmüyordu, likenler ve kirlenmemiş ağaçlar üzerinde gizlenebilecek şekilde evrim geçirmiş olan orijinal renkteki güveler ise, kararmış ağaçlarda daha kolay ayırt edilebiliyordu. (...) Bütün dünyada doğal seçilim bu örnekte aynı yanıtı vermiştir.
Kirli havanın denetim altına alındığı bölgelerde ise siyah renkli güveler ortadan kaybolmaya başlamıştır. Sabun sanayisinin yarattığı kirliliğin temizlenmesinden sonra Wirral'da, 1950'lerde yüzde doksan beş oranında olan siyah güve, yüzyılın dönemecinde yüzde beşlere kadar gerilemişti. s. 128- 129 (italikler bana ait)
- Kent yaşantısı hayvanlarda cinselliği hayatta kalabilme yeteneği kadar etkilemektedir. Gri renkteki akrabalarının tersine siyah güvercinler -Trafalgar Alanı'nda ötüşenlerin çoğunu bunlar oluşturur- bütün bir yıl boyunca ürerler. Siyah güvercinlerdeki pigmentler daha fazla güneş ışığı emer ve hayvanların beynindeki takvimi etkiler, kışın gündüzlerin daha uzun olduğu yanılsaması yaratır ve daha çok testosteron salgılanmasına neden olur. Kentler, kuruldukları yerlerdeki tepelerin eski durumunun tersine, soğuk havalarda üremelerine yetecek kadar yiyecek sağlar. Sonuç olarak, kırsal bölgelerde ender görülen siyah tipler kentlerde egemenlik sağlar. s. 129- 130
- Kısa bacaklar (ya da siyah kanatlar) sahiplerinin hayatta kalmasına yardımcı olabilir. Bu durum elbette ki önemlidir, ancak doğal seçilim son çözümlemede yalnızca yavruların göreceli sayısına bağlıdır. Yavrular olmadıktan sonra, uzun, mutlu ve çevresine iyi uyum göstermiş bir var oluşun anlamı yoktur. Önemli olan ne kadar genin gelecek kuşaklara aktarılabildiğidir. s. 131
- Evrim iki aşamalı bir sınavdır. Başarılı olmak için ikisinden de geçmek gerekir. İlk aşamadaki sınav yeterince büyüyebilmek için uzun yıllar hayatta kalabilmektir, ikincisinde alınacak not ise ne kadar yavru yapılabildiğine bağlıdır. s. 135
- 18. yüzyıla kadar İngilizler geç yaşta evleniyordu; kadınlar yirmi beş yaşında, erkekler daha da geç. Sanayi devriminin başlangıcıyla birlikte hızlı nüfus artışı yaşanmasının nedeni, ölüm oranındaki azalma değil ulusun cinsel içgüdülerinin özgür kalması olmuştur. Evlilik yaşı birkaç yıl düştü; böylelikle doğurganlık arttı -hayatta kalma değil- ve nüfus patlaması yaşandı. s. 135
- Zürafaların boyunlarının uzun olması erkeklerin dişiler için verdiği mücadeleyle ilgili olmalıdır. Eğer yükseklerde bulunan yapraklara ulaşmak önemliyse, neden bacaklar değil de boyunlar uzamış olsun ve neden erkek zürafalar dişilerden daha uzun boyunlara sahip olsunlar ki? Gerçekte, erkekler birbirleriyle dişiler için savaşırken uzun boyunlarını bir sopa gibi kullanırlar ve bu savaş sırasında bazıları ölür. Beyinleri yüreklerinden üç metre yüksekte olduğu için, zürafalar memeliler içinde en yüksek kan basıncına sahip olanlardır. Bunun sorumlusu cinsel ilişki uğruna verdikleri savaştır. s. 137
- Bazı erkekler çok küçüktür. Bazı midye türlerinin erdişi olduğu düşünülürdü. Ancak daha sonra erkeklerin çok küçük olduğu ve sürekli olarak dişilerin üzerinde bulundukları ve yalnızca sperm üretmekle -daha fazlası için değil- meşgul oldukları anlaşıldı. Denizlerin devasa boyutları düşünüldüğünde, erkek midyelerin dişilerle karşılaşma olasılığının ne denli düşük olduğu ve üreme açısından en iyi stratejinin, erkeklerin dişilere fırsatını bulduklarında tutkalla yapıştırılmış gibi bağlanmaları olduğu anlaşılabilir. s. 143
- Çoğu erdişi -örneğin sümüklüböcekler- tam da Woody Allen'ın 'gerçekten sevdiğiniz biriyle seks' dediği duruma uyarlar: kendileriyle eşleşirler. Sonuç olarak, bunların yavruları aynı genin iki kopyasını miras alma eğilimindedir ve birbirlerine, diğer hayvanların olduğundan daha fazla benzerler. Eğer bu süreç yeterince uzun sürerse, aynı soyun üyeleri tek yumurta ikizi olacaktır. Hayatta kalanlar kalıtsal zayıflıklardan arınmış olsalar da genetik çeşitlilik yitirilmiş olacaktır. s. 152
- Soğuk bölgelerde yaşayan birçok canlıda daha az cinsel ilişki eğilimi görülür. Bu durum cinsellikle ilgili bir olguya işaret ediyor: soğuk ve açlık gibi tahmin edilebilir düşmanlarla karşılaşıldığında, bir grup dayanıklı genin diğerleriyle karıştırılmadan yeni kuşaklara aktarılması eğilimi güçlenmektedir. Dünyanın nemli bölgelerinde ise düşmanlar fiziksel olmaktan çok biyolojiktir: (parazitler dahil) diğer hayvanlar. Söz konusu düşmanlar evrim geçirerek değişebilir ve canlıların karşı karşıya geldiği tehdit farklılaşır. Bu durumda, cinsellik yoluyla ortaya çıkacak yeni genetik bileşimler, türün varlığını sürdürebilmesi için zorunlu duruma gelir. s.152- 153
- Penisiline karşı direnç gösteren ilk suşlar, ilacın kullanılmasından bir yıl sonra ortaya çıkmış ve kısa sürede yaygınlaşmıştır. Yirmi yıl önce, ilaç menenjite neden olan bakteriyi (Septicaemia) öldürme yeteneğindeydi. Oysa bugün, Birleşik Devletler ve Fransa da içinde olmak üzere birçok ülkede bu bakterinin dörtte üçü ilaca karşı direnç kazanmış durumda. İlaç ne denli çok kullanılırsa dirtenç kazanma durumu o ölçüde yaygınlaşmaktadır. Antibiyotik kullanımının denetim altında tutulduğu Norveç'te, Septicaemia mikrobunun beş yüz soyundan yalnızca bir tanesi birden fazla ilaca karşı direnç geliştirmişken, bu tür ilaçların reçetesiz satıldığı Yunanistan'da bu mikrobun soylarının yarısı direnç geliştirmiştir. s. 154
- Bedenimizdeki hücrelerin yalnızca yüzde onu insan hücresidir. Geri kalanların çoğu bakteridir. s. 155
- Evrimin yaratıcı gücünün karanlık bir yönü vardır; bugünkü yaşam daha önceki biçimlerin neredeyse tümünün yok olması pahasına gelişmiştir. s. 158
- Yaşambilimciler ekolojik kriz olarak niteledikleri durum için kaygılanmaktadır -morinaların, balinaların ya da dodoların yok olması. Oysa bunların bir bölümünün yok olmanın eşiğine gelmesinin nedeni, çevresel koşullara uyum göstermede yeterince başarılı olamamalarıdır. İnsan toplumlarının belirtilen gelişme düzeyi ve tarzının, yok olan canlı çeşitlerinin sayısını katladığı bir gerçek olmakla birlikte, türlerin ortadan kaybolması, bundan önce de milyonlarca kez, hem de kimi zaman çok daha sert biçimlerde yaşanmıştır. s. 163
- O yıl(1848'i kastediyor) Manchester'da, sarı- gri renkteki güveler arasında siyah bir form rapor edildi. Darwin'in öldüğü 1882 yılına gelindiğinde, siyah renkli olan, Britanya'nın sanayileşmiş bölgelerinde en yaygın form durumuna gelmişti. Koleksiyoncular bir şeyi fark etmekte geç kalmadılar: "Büyük fabrikaların bulunduğu ve bunların sayısız bacalarından her gün büyük miktarlarda isin atıldığı, atmosferin zararlı gazlarla kirletildiği son elli yılda, büyük kentlerin bulunduğu bölgelerde gri- sarı renkli güveler olağanüstü değişimlere uğradı. Beyaz renk tümüyle yok oldu ve kanatlar tümüyle siyah renk aldı."
Bu örnekte, seçilime neden olan etken açıktı. Kirlenmiş ağaçlarda yaşayan kara renkli güveler kuşlar tarafından görülmüyordu, likenler ve kirlenmemiş ağaçlar üzerinde gizlenebilecek şekilde evrim geçirmiş olan orijinal renkteki güveler ise, kararmış ağaçlarda daha kolay ayırt edilebiliyordu. (...) Bütün dünyada doğal seçilim bu örnekte aynı yanıtı vermiştir.
Kirli havanın denetim altına alındığı bölgelerde ise siyah renkli güveler ortadan kaybolmaya başlamıştır. Sabun sanayisinin yarattığı kirliliğin temizlenmesinden sonra Wirral'da, 1950'lerde yüzde doksan beş oranında olan siyah güve, yüzyılın dönemecinde yüzde beşlere kadar gerilemişti. s. 128- 129 (italikler bana ait)
- Kent yaşantısı hayvanlarda cinselliği hayatta kalabilme yeteneği kadar etkilemektedir. Gri renkteki akrabalarının tersine siyah güvercinler -Trafalgar Alanı'nda ötüşenlerin çoğunu bunlar oluşturur- bütün bir yıl boyunca ürerler. Siyah güvercinlerdeki pigmentler daha fazla güneş ışığı emer ve hayvanların beynindeki takvimi etkiler, kışın gündüzlerin daha uzun olduğu yanılsaması yaratır ve daha çok testosteron salgılanmasına neden olur. Kentler, kuruldukları yerlerdeki tepelerin eski durumunun tersine, soğuk havalarda üremelerine yetecek kadar yiyecek sağlar. Sonuç olarak, kırsal bölgelerde ender görülen siyah tipler kentlerde egemenlik sağlar. s. 129- 130
- Kısa bacaklar (ya da siyah kanatlar) sahiplerinin hayatta kalmasına yardımcı olabilir. Bu durum elbette ki önemlidir, ancak doğal seçilim son çözümlemede yalnızca yavruların göreceli sayısına bağlıdır. Yavrular olmadıktan sonra, uzun, mutlu ve çevresine iyi uyum göstermiş bir var oluşun anlamı yoktur. Önemli olan ne kadar genin gelecek kuşaklara aktarılabildiğidir. s. 131
- Evrim iki aşamalı bir sınavdır. Başarılı olmak için ikisinden de geçmek gerekir. İlk aşamadaki sınav yeterince büyüyebilmek için uzun yıllar hayatta kalabilmektir, ikincisinde alınacak not ise ne kadar yavru yapılabildiğine bağlıdır. s. 135
- 18. yüzyıla kadar İngilizler geç yaşta evleniyordu; kadınlar yirmi beş yaşında, erkekler daha da geç. Sanayi devriminin başlangıcıyla birlikte hızlı nüfus artışı yaşanmasının nedeni, ölüm oranındaki azalma değil ulusun cinsel içgüdülerinin özgür kalması olmuştur. Evlilik yaşı birkaç yıl düştü; böylelikle doğurganlık arttı -hayatta kalma değil- ve nüfus patlaması yaşandı. s. 135
- Zürafaların boyunlarının uzun olması erkeklerin dişiler için verdiği mücadeleyle ilgili olmalıdır. Eğer yükseklerde bulunan yapraklara ulaşmak önemliyse, neden bacaklar değil de boyunlar uzamış olsun ve neden erkek zürafalar dişilerden daha uzun boyunlara sahip olsunlar ki? Gerçekte, erkekler birbirleriyle dişiler için savaşırken uzun boyunlarını bir sopa gibi kullanırlar ve bu savaş sırasında bazıları ölür. Beyinleri yüreklerinden üç metre yüksekte olduğu için, zürafalar memeliler içinde en yüksek kan basıncına sahip olanlardır. Bunun sorumlusu cinsel ilişki uğruna verdikleri savaştır. s. 137
- Bazı erkekler çok küçüktür. Bazı midye türlerinin erdişi olduğu düşünülürdü. Ancak daha sonra erkeklerin çok küçük olduğu ve sürekli olarak dişilerin üzerinde bulundukları ve yalnızca sperm üretmekle -daha fazlası için değil- meşgul oldukları anlaşıldı. Denizlerin devasa boyutları düşünüldüğünde, erkek midyelerin dişilerle karşılaşma olasılığının ne denli düşük olduğu ve üreme açısından en iyi stratejinin, erkeklerin dişilere fırsatını bulduklarında tutkalla yapıştırılmış gibi bağlanmaları olduğu anlaşılabilir. s. 143
- Çoğu erdişi -örneğin sümüklüböcekler- tam da Woody Allen'ın 'gerçekten sevdiğiniz biriyle seks' dediği duruma uyarlar: kendileriyle eşleşirler. Sonuç olarak, bunların yavruları aynı genin iki kopyasını miras alma eğilimindedir ve birbirlerine, diğer hayvanların olduğundan daha fazla benzerler. Eğer bu süreç yeterince uzun sürerse, aynı soyun üyeleri tek yumurta ikizi olacaktır. Hayatta kalanlar kalıtsal zayıflıklardan arınmış olsalar da genetik çeşitlilik yitirilmiş olacaktır. s. 152
- Soğuk bölgelerde yaşayan birçok canlıda daha az cinsel ilişki eğilimi görülür. Bu durum cinsellikle ilgili bir olguya işaret ediyor: soğuk ve açlık gibi tahmin edilebilir düşmanlarla karşılaşıldığında, bir grup dayanıklı genin diğerleriyle karıştırılmadan yeni kuşaklara aktarılması eğilimi güçlenmektedir. Dünyanın nemli bölgelerinde ise düşmanlar fiziksel olmaktan çok biyolojiktir: (parazitler dahil) diğer hayvanlar. Söz konusu düşmanlar evrim geçirerek değişebilir ve canlıların karşı karşıya geldiği tehdit farklılaşır. Bu durumda, cinsellik yoluyla ortaya çıkacak yeni genetik bileşimler, türün varlığını sürdürebilmesi için zorunlu duruma gelir. s.152- 153
- Penisiline karşı direnç gösteren ilk suşlar, ilacın kullanılmasından bir yıl sonra ortaya çıkmış ve kısa sürede yaygınlaşmıştır. Yirmi yıl önce, ilaç menenjite neden olan bakteriyi (Septicaemia) öldürme yeteneğindeydi. Oysa bugün, Birleşik Devletler ve Fransa da içinde olmak üzere birçok ülkede bu bakterinin dörtte üçü ilaca karşı direnç kazanmış durumda. İlaç ne denli çok kullanılırsa dirtenç kazanma durumu o ölçüde yaygınlaşmaktadır. Antibiyotik kullanımının denetim altında tutulduğu Norveç'te, Septicaemia mikrobunun beş yüz soyundan yalnızca bir tanesi birden fazla ilaca karşı direnç geliştirmişken, bu tür ilaçların reçetesiz satıldığı Yunanistan'da bu mikrobun soylarının yarısı direnç geliştirmiştir. s. 154
- Bedenimizdeki hücrelerin yalnızca yüzde onu insan hücresidir. Geri kalanların çoğu bakteridir. s. 155
- Evrimin yaratıcı gücünün karanlık bir yönü vardır; bugünkü yaşam daha önceki biçimlerin neredeyse tümünün yok olması pahasına gelişmiştir. s. 158
- Yaşambilimciler ekolojik kriz olarak niteledikleri durum için kaygılanmaktadır -morinaların, balinaların ya da dodoların yok olması. Oysa bunların bir bölümünün yok olmanın eşiğine gelmesinin nedeni, çevresel koşullara uyum göstermede yeterince başarılı olamamalarıdır. İnsan toplumlarının belirtilen gelişme düzeyi ve tarzının, yok olan canlı çeşitlerinin sayısını katladığı bir gerçek olmakla birlikte, türlerin ortadan kaybolması, bundan önce de milyonlarca kez, hem de kimi zaman çok daha sert biçimlerde yaşanmıştır. s. 163
16 Şubat 2010 Salı
neredeyse bir balina/ steve jones- 2
BÖLÜM 3: VAR OLMA SAVAŞI
- Bütün organik varlıklar sayıca artma eğiliminde olduğu için, var olma savaşı kaçınılmaz olarak şiddetli biçimler alacaktır. s. 110
- Sığırlar Amerika'ya Kolomb tarafından getirilmiştir. Kısa süre içinde bu hayvanların nüfusunun hızla artacağı belli oldu. İlk sığırın getirilmesinden iki yüz yıl sonra, büyük sürüler Meksika'nın otlaklarına dalgalar halinde yayılmış, oradan kuzeye doğru ilerlemiştir. (...) Altına hücum döneminde, sığırlara yer açmak için bu hayvanların binlercesi (yaban atlarını kastediyor, ki atlar da kıtaya Kolomb tarafından getirilmiştir) Santa Barbara'nın tepelerinden ölüme doğru sürülmüşlerdi. s. 110 (italikler bana ait)
- Bu savaş(var olma savaşını kastediyor), birçok oyuncunun yer aldığı karmaşık bir süreçtir. Uzak ya da yakın akrabalar arasında veriliyor olabileceği gibi, hiç beklenmeyen düşmanlar arasında da patlak verebilir. Kambur balinalar, toplamı yüzlerce kilo eden kaya midyesinden çok sayıda birey taşırlar. Balinanın çevresinde türbülans yapan sular yolcuların beslenmesi için idealdir fakat yolcular taşıtlarını yavaşlatmaktadır. Balinalar, bizimkinden üç yüz kat çabuk gelişen derilerini dökerek midyelerden kurtulmaya çalışır. s. 112 (italikler bana ait)
- Yaşam, sakin bir ormandaki gibi uyum içinde görünebilir, fakat yaşanan, sıklıkla, kaosun ertelenmesinden başka bir şey değildir. Savaşlar ertelenebilir, ancak er ya da geç yalnızca farklı türler arasında değil, aynı türün bireyleri arasında da kendini gösterecektir. Gerçekte savaş, aynı türün bireyleri arasında en keskin biçimlerde yaşanır, çünkü onlar aynı alanlarda yaşar, aynı yiyecekle beslenir ve aynı tehlikelere maruz kalırlar. s. 115
- Kayın ağacı ormanları, ilk bakışta dünyada var olabilecek en huzurlu ortam gibi görünür. Oysa durum hiç de böyle değildir. Bu ağaçların dalları onlarca metre uzar ve güneş ışığının büyük bölümünün toprağa ulaşmasını engeller. Bu dalların altında çok az canlı çeşidi yaşayabilir- kayın ağaçlarının fideleri de içinde olmak üzere. Bu nedenle çoğu bölgede genç kayın bireyleri var olamaz. Bu durum çok uzun süredir varlığını sürdüren bir orman için garip görünür. Yaşlı ağaçların ölmesiyle oluşacak boşlukların yokluğunda, kayın ağaçlarının çoğu için üreme şansı çok azdır. Bütün kayın ağaçlarıbu beş yüz yıllık varlığın içinde sayısız tohum bıraksa da bunlardan ancak çok azı başarılı olmuştur.
Ancak, yeryüzünde depremler, erozyonlar ya da fırtınalar yaşanır. 1700'lerden bu yana tutulan kayıtlar, üç yüz yıl gibi kısa sayılabilecek bir tarih kesiti içinde, ağaçlık bölgelerin üçte ikisinin fırtınalar ya da yangınlar nedeniyle yıkıma uğradığını gösteriyor. Böylesi anlarda felaketlerden kurtulanların üremede patlama yapmasının koşulları doğmuş olur. Güneş ışınları yere ulaşır ve genç bireyler güneşe doğru büyüyebilir; büyüyenlerin, daha altta kalanların yaşam kaynaklarını kesecekleri yeni bir devreye girilmiş olur. Kayın ormanlarında bulunan ağaçların neredeyse tümü aynı yaştadır, çünkü bunlar yaşama mücadelesine aynı tarihte atılmıştır. s. 115- 116
- Doğada enerjinin verimli kullanıldığı söylenemez. Karada, güneş enerjisinin ancak üç yüzde biri bitkiler tarafından tutulmaktadır, bu oran denizlerde daha da azdır. Enerji yukarıya doğru akar ancak çok gitmez. Çoğu yiyecek zinciri aşağıdan yukarıya doğru dört ya da beş basamaktan oluşur- en altta denizlerde planktonlar ya da karada Afrika savanalarındaki çayırlar vb bulunur-, en yukarıda aslanlar, kartallar, katil balinalar.
Bir geyik yaprak yediğinde, yapraktaki besinin onda birinden azını alabilir. Geyikle beslenen aslanda durum daha iyidir. Yine de, avdaki besin değerinin yarısından fazlası boşa gider. Zincirde bulunan çok sayıdaki bağlantı, tepede olanlar için çok az şey bırakır. Bu nedenle evrim, mavi balinaları ya da aslanları avlayarak beslenen bir hayvanı ortaya çıkartamamıştır. Böyles bir hayvan hızlı, çok büyük ve zorunlu olarak az sayıda olurdu. Outer Hebrides'teki adaların çoğunda, adalar o boyuttaki bir kuşu besleyecek genişliğe sahip olmadığı için kartal bulunmaz. Kartalları yiyebilecek boyuttaki bir kuşun avlanma alanının İskoçya'nın yüzölçümüne yakın olması gerekirdi. s. 119- 120 (bold karakterler bana ait)
- "Tipperary'den İrlandalı bir Katolik'i hapse tıktım ve o uysallaşmış görünür görünmez yanına Aberdeen'den İskoçyalı bir Presbiteryen'i koydum. Daha sonra İstanbul'dan bir Türk'ü, Çin'den bir Budist'i ve Benares'ten bir Brahman'ı. Ve son olarak Wapping'den bir Kurtuluş Ordudu albayını. Birkaç gün sonra 'ortada sarıkların, feslerin ve İskoçların ekose kumaşlarının, kemiklerin ve etlerin oluşturduğu kanlı bir kargaşa vardı -kapattıklarımın hiçbiri hayatta kalmamıştı. Mantık yürütme yeteneği olan hayvanlar, teolojik bir ayrıntıda uzlaşamamış ve konuyu Yüksek Mahkeme'ye taşımışlardı." Mark Twain'den aktarıyor, s. 122
- Buhar gücüyle fırlatılan zıpkın 1864 yılında bulundu ve yılda öldürülen balina sayısı o yıl otuzken 1961'de altmış altı bine çıktı. (...) Balinalar da, 1986'daki moratoryuma kadar yok olmanın eşiğine kadar avlanmıştı. 1960'larda Sovyetler Birliği Sovetskaya Rossiya adlı uçak gemisi büyüklüğünde bir balina avı gemisi yapmıştı. Sovyetler Birliği, bu geminin yapım masraflarını çıkartabilmek için balina avı endüstrisini canlı tutmuştur (ve kendilerine verilen kota konusunda sahtekarlık yapmıştır). Bu gemi daha sonra Avustralya'da koyunların kesiminde mezbaha olarak kullanılmak üzere emekliye ayrıldı. s. 124
- Bütün organik varlıklar sayıca artma eğiliminde olduğu için, var olma savaşı kaçınılmaz olarak şiddetli biçimler alacaktır. s. 110
- Sığırlar Amerika'ya Kolomb tarafından getirilmiştir. Kısa süre içinde bu hayvanların nüfusunun hızla artacağı belli oldu. İlk sığırın getirilmesinden iki yüz yıl sonra, büyük sürüler Meksika'nın otlaklarına dalgalar halinde yayılmış, oradan kuzeye doğru ilerlemiştir. (...) Altına hücum döneminde, sığırlara yer açmak için bu hayvanların binlercesi (yaban atlarını kastediyor, ki atlar da kıtaya Kolomb tarafından getirilmiştir) Santa Barbara'nın tepelerinden ölüme doğru sürülmüşlerdi. s. 110 (italikler bana ait)
- Bu savaş(var olma savaşını kastediyor), birçok oyuncunun yer aldığı karmaşık bir süreçtir. Uzak ya da yakın akrabalar arasında veriliyor olabileceği gibi, hiç beklenmeyen düşmanlar arasında da patlak verebilir. Kambur balinalar, toplamı yüzlerce kilo eden kaya midyesinden çok sayıda birey taşırlar. Balinanın çevresinde türbülans yapan sular yolcuların beslenmesi için idealdir fakat yolcular taşıtlarını yavaşlatmaktadır. Balinalar, bizimkinden üç yüz kat çabuk gelişen derilerini dökerek midyelerden kurtulmaya çalışır. s. 112 (italikler bana ait)
- Yaşam, sakin bir ormandaki gibi uyum içinde görünebilir, fakat yaşanan, sıklıkla, kaosun ertelenmesinden başka bir şey değildir. Savaşlar ertelenebilir, ancak er ya da geç yalnızca farklı türler arasında değil, aynı türün bireyleri arasında da kendini gösterecektir. Gerçekte savaş, aynı türün bireyleri arasında en keskin biçimlerde yaşanır, çünkü onlar aynı alanlarda yaşar, aynı yiyecekle beslenir ve aynı tehlikelere maruz kalırlar. s. 115
- Kayın ağacı ormanları, ilk bakışta dünyada var olabilecek en huzurlu ortam gibi görünür. Oysa durum hiç de böyle değildir. Bu ağaçların dalları onlarca metre uzar ve güneş ışığının büyük bölümünün toprağa ulaşmasını engeller. Bu dalların altında çok az canlı çeşidi yaşayabilir- kayın ağaçlarının fideleri de içinde olmak üzere. Bu nedenle çoğu bölgede genç kayın bireyleri var olamaz. Bu durum çok uzun süredir varlığını sürdüren bir orman için garip görünür. Yaşlı ağaçların ölmesiyle oluşacak boşlukların yokluğunda, kayın ağaçlarının çoğu için üreme şansı çok azdır. Bütün kayın ağaçlarıbu beş yüz yıllık varlığın içinde sayısız tohum bıraksa da bunlardan ancak çok azı başarılı olmuştur.
Ancak, yeryüzünde depremler, erozyonlar ya da fırtınalar yaşanır. 1700'lerden bu yana tutulan kayıtlar, üç yüz yıl gibi kısa sayılabilecek bir tarih kesiti içinde, ağaçlık bölgelerin üçte ikisinin fırtınalar ya da yangınlar nedeniyle yıkıma uğradığını gösteriyor. Böylesi anlarda felaketlerden kurtulanların üremede patlama yapmasının koşulları doğmuş olur. Güneş ışınları yere ulaşır ve genç bireyler güneşe doğru büyüyebilir; büyüyenlerin, daha altta kalanların yaşam kaynaklarını kesecekleri yeni bir devreye girilmiş olur. Kayın ormanlarında bulunan ağaçların neredeyse tümü aynı yaştadır, çünkü bunlar yaşama mücadelesine aynı tarihte atılmıştır. s. 115- 116
- Doğada enerjinin verimli kullanıldığı söylenemez. Karada, güneş enerjisinin ancak üç yüzde biri bitkiler tarafından tutulmaktadır, bu oran denizlerde daha da azdır. Enerji yukarıya doğru akar ancak çok gitmez. Çoğu yiyecek zinciri aşağıdan yukarıya doğru dört ya da beş basamaktan oluşur- en altta denizlerde planktonlar ya da karada Afrika savanalarındaki çayırlar vb bulunur-, en yukarıda aslanlar, kartallar, katil balinalar.
Bir geyik yaprak yediğinde, yapraktaki besinin onda birinden azını alabilir. Geyikle beslenen aslanda durum daha iyidir. Yine de, avdaki besin değerinin yarısından fazlası boşa gider. Zincirde bulunan çok sayıdaki bağlantı, tepede olanlar için çok az şey bırakır. Bu nedenle evrim, mavi balinaları ya da aslanları avlayarak beslenen bir hayvanı ortaya çıkartamamıştır. Böyles bir hayvan hızlı, çok büyük ve zorunlu olarak az sayıda olurdu. Outer Hebrides'teki adaların çoğunda, adalar o boyuttaki bir kuşu besleyecek genişliğe sahip olmadığı için kartal bulunmaz. Kartalları yiyebilecek boyuttaki bir kuşun avlanma alanının İskoçya'nın yüzölçümüne yakın olması gerekirdi. s. 119- 120 (bold karakterler bana ait)
- "Tipperary'den İrlandalı bir Katolik'i hapse tıktım ve o uysallaşmış görünür görünmez yanına Aberdeen'den İskoçyalı bir Presbiteryen'i koydum. Daha sonra İstanbul'dan bir Türk'ü, Çin'den bir Budist'i ve Benares'ten bir Brahman'ı. Ve son olarak Wapping'den bir Kurtuluş Ordudu albayını. Birkaç gün sonra 'ortada sarıkların, feslerin ve İskoçların ekose kumaşlarının, kemiklerin ve etlerin oluşturduğu kanlı bir kargaşa vardı -kapattıklarımın hiçbiri hayatta kalmamıştı. Mantık yürütme yeteneği olan hayvanlar, teolojik bir ayrıntıda uzlaşamamış ve konuyu Yüksek Mahkeme'ye taşımışlardı." Mark Twain'den aktarıyor, s. 122
- Buhar gücüyle fırlatılan zıpkın 1864 yılında bulundu ve yılda öldürülen balina sayısı o yıl otuzken 1961'de altmış altı bine çıktı. (...) Balinalar da, 1986'daki moratoryuma kadar yok olmanın eşiğine kadar avlanmıştı. 1960'larda Sovyetler Birliği Sovetskaya Rossiya adlı uçak gemisi büyüklüğünde bir balina avı gemisi yapmıştı. Sovyetler Birliği, bu geminin yapım masraflarını çıkartabilmek için balina avı endüstrisini canlı tutmuştur (ve kendilerine verilen kota konusunda sahtekarlık yapmıştır). Bu gemi daha sonra Avustralya'da koyunların kesiminde mezbaha olarak kullanılmak üzere emekliye ayrıldı. s. 124
14 Şubat 2010 Pazar
neredeyse bir balina/ steve jones
- Jones, S. Neredeyse Bir Balina, Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış, çev. Levent Can Yılmaz. İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2006.
Bu kitap biyolog Steve Jones'un, "Türlerin Kökeni"ni genetik biliminin güncel bulguları ışığında bir tekrar yazımı. Kendisi, bölüm başlıklarını korumakla beraber esere sadık kalmak yerine özüne hizmeti yeğlemiş ve gerçekten muhteşem bir kitap ortaya çıkartmış.
Henüz kitaba başlamadan, giriş/ önsöz niyetine olan bölümde salvolar başlıyor. İşte ilk iki bölümden altını çizdiklerim:
- Evrim kaçınılmaz bir olgudur ve üreme süreçlerinde gerçekleşen yanlışlardan kaynaklanır. s. 24
- Doğa, güzelliği, güçlülüğü ya da saldırganlığı ödüllendirmez; onun yapabileceği tek şey, en iyi çoğalma yeteneği kazananlara avantaj sağlamaktır. Bu sürecin sonunda canlıların en güzelleri ya da en iticileri oluşsa da, Darwin'in mekanizmasında bilinmez olan bir şey yoktur: genetik ve zamanın etkisi her şeyi açıklamaya yetmektedir. s. 25
- Tecavüz eğilimi ya da hırslı olmak, doğuştan gelen etkenlerle ilişkili olabilir, ama hayvanlar içindeki eşsiz yeriyle Homo sapiens, bu davranışlara hoşgörüyle yaklaşmak zorunda değildir. s. 30
- 'bir cinayeti itiraf etmeye benzese de, türler değişmez değildir's. 32
- Darwinizm, uçsuz bucaksız uzunluğuyla büyük bir drama olan evrim sürecinin iyi yazılmış giriş bölümüdür. s. 37
- Galileo... , "İnanmanın günah olduğunu düşündükleri konularda kendilerini, kanıtlar tarafından ikna edilmiş durumda bulmanın inananlar için çok yıpratıcı" olacağını söylemişti. s. 61
BÖLÜM 1: EVCİLLEŞTİRME ETKİSİNDE DEĞİŞİM
- İnsanlarla evcil hayvanlar arasında ilginç bir ilişki vardır. Victoria dönemi kaşiflerinden William Burchell, Afrika'da açlıktan ölmenin kıyısındayken, çok sevdiği kısrağına fazlasıyla benzediği için bir zebrayı yiyememişti. 1860'larda büyük miktarda hayvansal proteinin boşa gittiği kanısıyla alarma geçen Franssız hükümeti, yurttaşlarını at eti tüketmeye ikna etmek için harekete geçti. Buna karşılık Londra'da, at eti yemeyi yaygınlaştırmak için çalışan bir derneğin çabaları, yarış atı sosuyla yapılmış somon balığıyla başlayan, pegasus filetosu ve Gateau Veterinaire ile süren ziyafetlerle halkı özendirmeye çalışmasına rağmen başarılı olamadı. Oysa aynı dönemde Live Stock Journal and Fancier's Gazette İngiltere'nin kimi bölgelerinde kedi eti yenildiğinden şikayet ediyordu. s. 62
- Darwin notlarında, onaylamayan bir anlatımla, Tierra Del Fuego insanlarının kıtlık dönemlerinde köpekleri yerine yaşlı kadınlarını yediklerinden söz eder. s. 68
- 1950'li yıllarda Rusya'da tilki yetiştiriciliği sırasında düşünülmeden yapılan seçmelerin sonucu bilim dünyasında epeyce yankılanmıştı. Gümüş tilkiler, kürkleri için yetiştirilmekteydi. Tilkiler başlangıçta vahşi, kuşkucu ve yaşadıkları huzursuzluk nedeniyle ölebilen hayvanlardı. yaşanan sorunları azaltmak için, yalnızca insanların arkadaşlığını kabul edenlerin üremesine izin verildi. Yirmi yıl sonra tilkilerin aldığı hal trajikti. Çiftlik kısalmış kuyrukları ve düşmüş kulaklarıyla tilkiden çok köpeğe benzeyen hayvanlarla dolmuştu. Birçoğu siyah ve beyaz iki renge sahipti ve tutsak edilmemiş akrabalarından farklı olarak -tıpkı köpekler gibi- dişiler yılda iki kez yavrulamaya başlamıştı. s. 71
- Seçme izni verilirse bir inek, kendi soyundan bir boğayla çiftleşmeyi yeğleyecektir. Ayrıca, boğalar annelerini anımsatan dişilerden hoşlanır. Bu türlerde, Oedipal etki güçlüdür. Dişi keçi tarafından büyütülen erkek kuzular ya da dişi koyun tarafından büyütülen erkek oğlaklar, yalnızca üvey annelerinin soyuna karşı cinsel ilgi duyacaktır. Erkek yavrunun, annesine benzeyen bir dişiyi cinsel eş olarak görmesi soyun sürekliliğini sağlar. s. 78
- (hayvanat bahçelerini kastederek)Bir yerde, gorillere kahvaltı olarak sosis, yarım litre bira, daha sonra peynirli sandviçler, haşlanmış patates, koyun eti ve daha fazla bira verilmişti. Ziyaretçiler de işleri kolaylaştırmıyordu; Philadelphia Hayvanat Bahçesi 1874 yılında açıldığında, bir hafta içinde sakinlerinden bazıları şemsiyelerle dürtülerek öldürülmüştü. s. 81
Bu kitap biyolog Steve Jones'un, "Türlerin Kökeni"ni genetik biliminin güncel bulguları ışığında bir tekrar yazımı. Kendisi, bölüm başlıklarını korumakla beraber esere sadık kalmak yerine özüne hizmeti yeğlemiş ve gerçekten muhteşem bir kitap ortaya çıkartmış.
Henüz kitaba başlamadan, giriş/ önsöz niyetine olan bölümde salvolar başlıyor. İşte ilk iki bölümden altını çizdiklerim:
- Evrim kaçınılmaz bir olgudur ve üreme süreçlerinde gerçekleşen yanlışlardan kaynaklanır. s. 24
- Doğa, güzelliği, güçlülüğü ya da saldırganlığı ödüllendirmez; onun yapabileceği tek şey, en iyi çoğalma yeteneği kazananlara avantaj sağlamaktır. Bu sürecin sonunda canlıların en güzelleri ya da en iticileri oluşsa da, Darwin'in mekanizmasında bilinmez olan bir şey yoktur: genetik ve zamanın etkisi her şeyi açıklamaya yetmektedir. s. 25
- Tecavüz eğilimi ya da hırslı olmak, doğuştan gelen etkenlerle ilişkili olabilir, ama hayvanlar içindeki eşsiz yeriyle Homo sapiens, bu davranışlara hoşgörüyle yaklaşmak zorunda değildir. s. 30
- 'bir cinayeti itiraf etmeye benzese de, türler değişmez değildir's. 32
- Darwinizm, uçsuz bucaksız uzunluğuyla büyük bir drama olan evrim sürecinin iyi yazılmış giriş bölümüdür. s. 37
- Galileo... , "İnanmanın günah olduğunu düşündükleri konularda kendilerini, kanıtlar tarafından ikna edilmiş durumda bulmanın inananlar için çok yıpratıcı" olacağını söylemişti. s. 61
BÖLÜM 1: EVCİLLEŞTİRME ETKİSİNDE DEĞİŞİM
- İnsanlarla evcil hayvanlar arasında ilginç bir ilişki vardır. Victoria dönemi kaşiflerinden William Burchell, Afrika'da açlıktan ölmenin kıyısındayken, çok sevdiği kısrağına fazlasıyla benzediği için bir zebrayı yiyememişti. 1860'larda büyük miktarda hayvansal proteinin boşa gittiği kanısıyla alarma geçen Franssız hükümeti, yurttaşlarını at eti tüketmeye ikna etmek için harekete geçti. Buna karşılık Londra'da, at eti yemeyi yaygınlaştırmak için çalışan bir derneğin çabaları, yarış atı sosuyla yapılmış somon balığıyla başlayan, pegasus filetosu ve Gateau Veterinaire ile süren ziyafetlerle halkı özendirmeye çalışmasına rağmen başarılı olamadı. Oysa aynı dönemde Live Stock Journal and Fancier's Gazette İngiltere'nin kimi bölgelerinde kedi eti yenildiğinden şikayet ediyordu. s. 62
- Darwin notlarında, onaylamayan bir anlatımla, Tierra Del Fuego insanlarının kıtlık dönemlerinde köpekleri yerine yaşlı kadınlarını yediklerinden söz eder. s. 68
- 1950'li yıllarda Rusya'da tilki yetiştiriciliği sırasında düşünülmeden yapılan seçmelerin sonucu bilim dünyasında epeyce yankılanmıştı. Gümüş tilkiler, kürkleri için yetiştirilmekteydi. Tilkiler başlangıçta vahşi, kuşkucu ve yaşadıkları huzursuzluk nedeniyle ölebilen hayvanlardı. yaşanan sorunları azaltmak için, yalnızca insanların arkadaşlığını kabul edenlerin üremesine izin verildi. Yirmi yıl sonra tilkilerin aldığı hal trajikti. Çiftlik kısalmış kuyrukları ve düşmüş kulaklarıyla tilkiden çok köpeğe benzeyen hayvanlarla dolmuştu. Birçoğu siyah ve beyaz iki renge sahipti ve tutsak edilmemiş akrabalarından farklı olarak -tıpkı köpekler gibi- dişiler yılda iki kez yavrulamaya başlamıştı. s. 71
- Seçme izni verilirse bir inek, kendi soyundan bir boğayla çiftleşmeyi yeğleyecektir. Ayrıca, boğalar annelerini anımsatan dişilerden hoşlanır. Bu türlerde, Oedipal etki güçlüdür. Dişi keçi tarafından büyütülen erkek kuzular ya da dişi koyun tarafından büyütülen erkek oğlaklar, yalnızca üvey annelerinin soyuna karşı cinsel ilgi duyacaktır. Erkek yavrunun, annesine benzeyen bir dişiyi cinsel eş olarak görmesi soyun sürekliliğini sağlar. s. 78
- (hayvanat bahçelerini kastederek)Bir yerde, gorillere kahvaltı olarak sosis, yarım litre bira, daha sonra peynirli sandviçler, haşlanmış patates, koyun eti ve daha fazla bira verilmişti. Ziyaretçiler de işleri kolaylaştırmıyordu; Philadelphia Hayvanat Bahçesi 1874 yılında açıldığında, bir hafta içinde sakinlerinden bazıları şemsiyelerle dürtülerek öldürülmüştü. s. 81
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
