- Rado, Ş.(Hazırlayan), Paris'te Bir Osmanlı Sefiri, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa Seyahatnamesi, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Mayıs 2008, ISBN: 978-975-458-815-6
" Gençliğinde Yeniçeri Ocağı'nın 28. ortasına (28. tabur) yazılmış olduğu için "Yirmisekiz" lakabıyla şöhret kazanan Mehmet Çelebi, 1720 yılında devrin padişahı III. Ahmet tarafından Fransa'ya büyükelçi olarak gönderilmiş değerli devlet adamlarımızdan biridir. Kendisinin kalabalık bir maiyetle ve yanına henüz çocuk yaşta bulunan oğlu Said'i de alarak Fransa'ya yaptığı bu seyahat Türkiye'ye matbaacılığın getirilmesine sebep olmak gibi muazzam bir hizmete yol açmakla beraber, Çelebi'nin Fransa seyahatini anlatan sefaretnamesi 18. yüzyılın başında Türk edebiyatını süsleyen, güzel olduğu kadar öğretici eserlerden biridir." Şevket Rado (kitabın sunuş kısmından alınmıştır)
Döneme ait pek çok çizim ve harita ile hızır gibi yetişen dipnotlar sayesinde gayet anlaşılır, keyif verir bir edisyon olmuş. Dönemin rotokolleri ve Osmanlı gözünden gavur diyarlarını merak ediyorsanız tam başlangıç kitabı.
- Zira Agda şehri zemininden Montanroz dedikleri mahalle varıncaya değin yüz yirmi zira` yüksek olup sefineleri ise, yokuşa sürmek mümkin olmadığından ol nehirde yontma taşlar ile havuzlar yapmışlar ki, her birine üçer, dörder sefine sığar. Ve ol havuzların iki tarafında sağlam kapıları var. Sefine havuza girdikte arkasında olan kapı kapanıp önünde olan kapıda iki delik var ki, mengeneler ile kapanmış ve ol kapı önünde olan nehir suyunu tıkamış ve ol sefinenein havuza girdiği yerden iki zira` yüksektir. Mengeneleri açup iki deliğinden su havuza akmağa başlayup su aktıkça sefine yukarıya kalkup çeyrek saat geçmeden havuz dolup sefine iki zira` yüksek olan su zeminine çıkdıkta öndeki kapı açılup sefine yine eskisi gibi ilerlemeğe başlar ve sefinelere uzun aletler bağlayup nehrin kıyısından üçer, ikişer katır çeküp götürürler. Ta Montanroz dedikleri mahalde yokuş tamam oluncaya değin seksen havuzdan böylece geçilir. s.20-22
- Bu arada kulağımıza çalınan cezir ve med ahvalini dahi seyretmek müyesser oldu. Bahr-i Muhit'ten yirmi dört saatte iki defa cezir ve med zuhur ediyor. Beş saat cezir edüp yedi saat med ediyor. Med ettikde Bordo'dan dört, beş saat yukarıya dek varup nehrin akıntısı geri dönüp, cezir ettikde gayet sürat ve ziyade şiddetle nehir denize doğru akıyor. Bir zira`dan ziyade nehir suyunun çoğalıp azaldığını gözümüzle aynen gördük.
Sahile yakın bulunan gemiler cezir vaktinde yine suya çıkar ve gidüp gelen gemiler cezir ve med vakitlerini gözedüp akıntı ile hareket ediyor. "Gözle görülmedikçe tasdik edilmez" kabilinden garip bir haldir. s. 26
- Yine kadın ve erkek, kimi ziyaret, kimi seyretmek maksadıyle kalabalık halinde gelüp, hususa yemek yediğimizi görmeğipek isterler idi. "Filan kimesnenin kızı veya filânın karısıdır; yemek yidiginüze bakmağa izninizi rica eder" deyu haberler gelüp kimini def` edemeyüp nâçar ruhsat verirdik.
Perhizleri vaktine rastladığı için kendileri yemek yemeyüp sofranın etrafını çevirüp seyrederlerdi. Hatırları için sabrederdik. Anlar ise yemek seyretmeyi âdet edinmişler. Faraza kralın yemek yediğini seyretmek isteyen, varup seyretmesine izin alır, âdetleri böyle imiş. Daha garip olanı bu ki, kral yatağında nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir, seyrü temâşâ ederler imiş. Bu yüzden bize dahi bu türlü tekliflerde bulunarak ağırlık verirlerdi. s. 33
- Kralın yanına vardıkda temennâ suretinde elimizi başımıza koyup sonra Nâme-i Hümâyun'u alup: "Şevketlû ve azametlû ve heybetlû ve salabetlû ve mehabetlû İslam Padişahı velinimetim efendim Sultan Ahmet Han İbni Sultan Mehmet Han Hazretleri'nin Nâme-i Hümâyûn-ı Şevketmakrûnlarıdır" dedik.
Kral çocuk olmağla veziri saygı ile elimizden alup Kralın yanında bulunan üzeri sırmalı yaygı ile örtülü iskemlenin üzerine koydu. Sonra Sahib-i Devlet Hazretleri'nin nâmesini alup: "Bu dahi devletlû ve saadetlû vezir-i âzam ve dâmad-ı muhterem İbrahim Paşa Hazretleri'nin nâme-i âlileridir" dedikde yine veziri elimizden alup Nâme-i Hümâyûn'un yanına, ol mahut iskemlenin üzerine koydu. s. 37
- Vasinin dahi, merasim gereğince kendisiyle elçileri buluşturucu entüredüktörü var imiş. Gelüp: "Vasi yarın sizi davet eder. İnşaallahutealâ sbah hintov ile gelür, sizi alırım. Lâkin halkımız sizi seyretmeye gayet heveslidir. Atınıza binseniz hepimizi memnun etmiş olurdunuz. Zira bizim mamleketimize bu yakın zamanda Osmanlı'dan, elçi efendimizden başkasının geldiği olmamıştır. Halkımız Osmanlılar nice kişilerdir deyû efendimizi görmekten hazzederler. Efendimiz dahi halkımızı seyir ve temâşâ idersiz" dedi. s. 39
- Bu esnada kralın akrabası olan karılar ve sair kibar karıları hintovlarından çıkup erkek elbiseleriyle ve elmaslar içinde atlara binüp kırıtarak silâhşorluğa başladılar. s. 40
- Karılar dahi evvelki gibi, erkek elbiseleriyle atlara binüp kâkül perişan oldular. s. 43 (56 nolu dipnot: Saçları darmadağın oldu demek istiyor.)
- Merşal; "Kralımızın güzelliğine ne dersiz?" diye sual eyledi. "Maşallah" dedik. "Henüz onbir yaşında, dört aylıktır. Şimdi bu boyu bosu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın?" deyu kralı tutup arkasın çevirdi. Biz dahi saçlarına yapışıp ohşadık. "Yürüyüşü dahi güzeldir. Şöyle yürüyünüz, görsünler!" dedi. Kral dahi Divanhane oratsına değin yürüyüp yine avdet eyledi. "Daha süratli hareket eyle, koştuğunuzu dahi görsünler!" dedi. Kral dahi tekrar koşarak Divanhane ortasına varıncaya kadar seğirtip avdet eyledi. Merşal: "Beğendiniz mi?" deyu sual eyledi. Biz dahi: Bârekallah" deyu cevab eyledik. s. 48
- Paris şehrine mahsus bir oyun var imiş. Opâre derler imiş. Acaip san'atler gösterirmiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar, vasi dahi ekseriya varır, kral bile ara sıra gelir imiş. Birgün bizi Vasi Merşal davet eyledi. Anı seyre gidecek olduk. Vasinin sarayına bitişik bir yere vardık. Ol saray mahsus Opâre için yapılmış. Rütbesine göre herkesin mahsus oturacak yerleri var. s. 52
- Evvelâ bir havuza geldik. Etrahı ulu ağaçlarla çevrili idi. Havuzun ortasında bir fıskıyesi mızraktan kalın su fışkırtır, sular o ulu ağaçlardan bir iki adam boyu yukarı sıçrardı. Sual eyledim: Yüz elli kademe fırlarmış. Bizim kadem ile üç kadem bir zira`dır ki elli zira` fırlamış olur. Ol kadar su zerreleri etrafa saçılırdı ki güneş havuz üzerinde parlamakla gökkuşağı şeklini müşahede eyledik. Bu fıskıyenin bütün diyarda benzeri yoktur diye haber verdiler. s. 59
- Acaip mahlûklar temâşâ eyledik. Ve ol köşkten hayvanlar olan mahalle değin meydanı delüp kaldırım taşı aralarına küçük fıskıyeler komuşlar. Bir yığın halk toplanup pencerelerden hayvanları seyir ile meşgul iken suyu koyuverüp fışkırtmaya başlayınca halkınbirbirine girüp bağırışmalarını seyir ve temâşâ iderler imiş. Hattâ bizler dahi nezaketle, beraberimizde olan adamları "Kuşhaneleri seyredin!" deyuavluya attırdık. Suyu açdırmamız azîm seyir ve temâşâya sebep oldu. s. 65-66
- Bu güzel bahçeyi seyir ve temâşâ eyledikde "Dünya müminlerin hapishanesi, kafirlerin cennetidir" sözündeki latif nükte aşikâre oldu. s. 66
- Öyle bir hal müşahede olunur ki, anlatmak ve yazmak mümkin olmaz. s. 68
2 Ekim 2010 Cumartesi
10 Temmuz 2010 Cumartesi
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 7 ve Son
8. Bölüm: Küreselleşme: Profesyonel Sözcükten Lanete
- Sınır ötesi sermaye akışı -eksi doğrudan yabancı yatırımlar- 1992'de 536 milyar dolardan, 1996'da 1,2 trilyon dolara yükseldi. 1986 ile 1990 yılları arasında ortalama 26,2 milyar dolar olan yabancı yatırımı, 1996 yılında on kattan fazla artarak 250 milyar dolara ulaştı. s. 278
- Dünya Ticaret Örgütü'nün sinirli başkanı Yeni Zelandalı Mike Moore, Seattle'daki muhaliflerine çıkışmıştı: "Bazıları için, ekonomik açıklığa yapılan saldırılar, enternasyonalizme, yabancılara, göçe, daha çoğulcu ve entegre bir dünyaya yapılan daha büyük bir saldırının parçasıdır. Küreselleşme karşıtlığı, eski ayrımcılık, kabilecilik ve ırkçılık çağrısının son bölümü olmaktadır. s. 282
9. Bölüm: Küreselleşmeden Kim Korkar?
- Bugünkü küreselleşmenin bu kadar farklı görünmesine neden olan şey, fazlasıyla görünür olmasıdır. s. 298
- Smoot- Hawley (Haziran 1930'da ABD Senatosunda onaylanan korumacı bir gümrük yasası) gümrük vergileri sayesinde, 1929 yılında toplam 4,4 milyar dolar olan Amerikan ithalatı bir yıl içinde 1,3 milyar dolardan fazla azalma gösterdi.
1929'dan 1933'e kadar süren Büyük Depresyon'un en zor yıllarında dünya ticareti yarıdan fazla küçüldü. s. 301 (parantez bana ait)
- Hitler'in Temmuz 1932'de beyin jimnastiği yaptığı seçim kampanyasında seçmenlerine sorduğu soru, (...)"Çok fazla enternasyonalizm var, çok fazla dünya vicdanı, birçok uluslararası sözleşme; Milletler Topluluğu var, Silahsızlanma Konferansı, Moskova, İkinci Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal var; bütün bunlar Almanya için ne üretti?" s. 302
- Dünya ticareti, son altmış yılda 10 milyar dolardan 12 trilyon dolara yükseldi. 1950'de 200 milyar dolarlık dünya ekonomisinin sadece yüzde beşini oluşturan ihracat şimdi, 60 trilyonluk ekonominin yüzde 60'ını oluşturmaktadır. (...)Dünya Ticaret Örgütü'ne göre, bütün ülkelerin toplam ticareti 2004 yılında yaklaşık 19 trilyon dolardı ama, bunun yalnızca 133 milyar doları, yani yüzde birinden azını, en az gelişmiş elli ülke karşılıyordu. s. 302
- Bir hesaba göre zengin ülkelerin tarım sübvansiyonlarına harcadığı üç yüz milyar dolar, OECD'nin(Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinde bulunan her ineği her yıl dünyanın etrafında birinci sınıf uçurmaya yeter ve epey bir miktar para da artar. s. 303
- 2002 yılında OECD'nin zengin sanayi ülkeleri, gelişmekte olan ülkelere yardım olarak 58 milyar dolar vermiş, ama o miktarın 5,5 katını -yani 318 milyar dolar- kendi çiftçisine sübvansiyon olarak sağlamıştı. s. 304
- (...)Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği sübvansiyonun kaldırılması için yeterince ödün vermedikleri konusunda birbirlerini suçlayınca ve gelişmekte olan ülkeler, Batılı tarım sübvansiyonları ve vergileri önemli ölçüde azaltılmadıkça, üretim vergilerinde aşırı indirimi kabul etmeyi reddedince, Cenevre toplantısı başarısızlığa uğradı. Bazı küreselleşme karşıtı eylemciler Cenevre'deki başarısızlığı, yoksul ülkelerin başarısı olarak karşılamıştı, çünkü yoksul vatandaşlar zengin ülkeler tarafından ezilmeyecekti. Ama Dünya Ticaret Örgütü'nün Genel Müdürü Pascal Lamy doğru bir şekilde bu başarısızlığı "ekonomileri [zengin ülkelerden] daha fakir ya da daha zayıf olan Dünya Ticaret Örgütü'nün dörtte üçü oranındaki üyelerin kalkınma olasılığına büyük bir darbe" şeklinde özetlemişti. Dünya Ticaret Örgütü çok taraflı ticaret anlaşması sürecinin hasar görmesi sonucunda, yoksul ülkelerin şimdi zengin ülkelerle ikili anlaşmalar yapması gerekecek, fazla pazarlık güçleri olmayacaktı. s. 304- 305
- 1960'larda Kore piyasası kapalıyken muz, o kadar lüks bir malzemeydi ki, Syngman Rhee'nin diktatörlüğünü deviren asi öğrenciler, Başkan yardımcısı Lee Ki-Poon'un evini yağmaladıklarında buz dolabında muz buldukları zaman çok öfkelenmişlerdi. Göstericiler Lee'nin evinden, yozlaşmanın ve haksız kazancın kanıtı olarak, bir yığın muz taşıyarak çıkmıştı. Güney Kore'nin bugünkü refahı, 2005 yılında çok sayıda yarı-iletken, gemi, araba, elektronik malzeme ve diğer sanayi mallarını üreterek sattığı 170 milyar dolarlık ihracat mekanizması sayesindedir. Seul'daki taksi şoförleri, bir zamanlar çiftçiyken, şimdi, pirinç piyasasının yabancı üreticilere açılmasıyla gelebilecek daha ucuz pirinç için yaygara koparmaktadır. s. 307
- Küreselleşmeye karşı çıkmak için Seattle'da toplanan birçok Amerikan işçi sendikası ve insan hakları grubu Dünya Ticaret Örgütü'nün, işletmelerin, yoksul ülkelerin kötü koşullarda çalışan işçilerini sömürdüğünü ve temel işçi haklarından mahrum bıraktığı bir dibe çöküş yarışını ilerlettiğini savunuyordu. Bu kaygıları paylaşan Clinton yönetimi, Seattle'daki ticaret görüşmelerinde işçi standartları konusunu gündeme getirmeye çalıştı. Bu hamle, vahşi gösterilerle zaten çalkalanmakta olan zirve toplantısında bardağı taşıran son damla oldu. Gelişmekte olan ülkelere göre, Batılıların işçilerin durumu konusunda bu patronluk taslayan kaygıları riyakarlıktı, insan ve işçi hakları maskesi altında açıkça tarife dışı engeller yaratma çabasıydı. Ne de olsa, diyorlardı, ekonomik kalkınmanın ilk aşamasında ülkelerin global ticarete, kendi temel avantajlarıyla -yani düşük ücretlerle- katılmaları bekleniyordu.
Ancak kapitalizme karşı ortak nefretlerine rağmen, gelişmekte olan ülkelerden gelen küreşelleşme karşıtı eylemcilerin, işçi hakları konusunda Batılı örneklerinden farklı bir yaklaşımları vardı. Hintli bir katılımcı Seattle'daki protestoyu "saçmalıklar tiyatrosu" -Kuzeydeki zengin ülkelerin, kendi sanayilerini korumak için, yoksul ülkelere işçi, insan hakları ve çevre standartları getirdiği akıllı bir neoemperyalist manevra- olarak tanımlamıştı. Alaycı bir ifadeyle, Seattle'daki göstericilerin arasında, Amerikalı "çelik işçileri sendikası" (çeliği daha yoksul ülkelerin dışında tutmak için koruma, kota ve antidamping araştırmaları isteyen) ve gelişmekte olan ülkelerden ithalatı kesmek için 'çocuk işçi' itirazını kullanan tekstil ve giyim sendikalarının da bulunduğunu belirtmişti. s. 311
- Yeni bin yılın başında dünyadaki tüm şirketler Y2K adı verilen krizle karşı karşıya kaldı. Yılı kaydetmek için sadece iki haneye izin veren eski yazılım kodlarının, 2000 yılını 1900 olarak algılayıp büyük veri kayıplarına ve sistem çöküşlerine neden olabileceğinden korkan şirketler, yardım peşinde koşmaya başladı. Tarihin tesadüfi bir dönüm noktası olarak, sıfır sayısını icat eden ülke olan Hindistan, binlerce yazılım mühendisiyle dünyanın sıfır sorununun çözümüne yardımcı olmaya hazırdı. O zamana gelindiğinde, Hindistan'ın henüz olgunlaşmamış bilişim teknolojisi (IT) sanayii, geniş mühendis havuzuyla ve yüksek hızda internet bağlantısının başlaması ve ekonomik reformun desteğiyle, çok yararlı bir konuma gelmişti. Tıpkı on yedinci yüzyılda Hindistan'a gelen Portekizli, Hollandalı ve İngiliz tacirlerin, ülkenin eski tekstil endüstrisinde ve büyük kalifiye eleman havuzunda devasa bir servet kaynağı bulması gibi, Amerikalı ve Avrupalı sanayi kaptanları yirmi birinci yüzyılın başında Hindistan'da altın madeni bulmuştu. s. 316
- 2005 yılında McKinsey Global Institute tarafından yapılan bir araştırma yazılımdan bilişim teknolojisine, bankacılıktan sigortaya ve ilaç sanayiinden mühendislik ve muhasebeye kadar her konuda işlerin yüzde 13 ile 50 arasında bir bölümünün yurt dışından sağlanabileceğini tahmin etmiştir. Princeton'da ekonomist olan Alan S. Blinder Foreign Affairs'da yazdığı yazıda (...) bugüne kadar servis sektörü işleri küçük çaplı olarak dışarıdan sağlandıysa da, "sonunda 'Üçüncü Sanayi Devrimi'ne yol açabilir ve sanayi devrimleri bir şekilde toplumları değiştirir." (...) İngiliz beyaz yakalı bilim ve mühendislik sendikası Amicus, dış kaynak girişini durdurmak amacıyla önlem alınmazsa, Birleşik Krallığın "arada hiçbir şey olmaksızın, zenginler ve kuaförlerden oluşan" bir ülke olarak kalacağı uyarısında bulunmuştur. s. 319
- Princeton'da ekonomist olan Alan Blinder'in uyardığı gibi, şimdiye kadar dış kaynak kullanımının yükünü taşıyan sessiz mavi yakalı işçiler, "yerlerinden edilen işçilerden oluşan yeni kadro, özellikle yüksek eğitimliler, ne pasif, ne de sessiz kalacaktır." s. 321
- Ekonomist Milanovic "iş kaybı korkusunu iki devin [Çin ve Hindistan] ekonomik büyümesi yönlendirirken, göçmenlik korkusunun da, tuhaf bir şekilde, gelişmekte olan dünyanın geri kalanında yaşanan yavaş büyümeden kaynaklandığı" çelişkisine dikkat çekmektedir. s. 321
- Dünya Bankası ekonomistleri David Dollar ve Aart Kraay tarafından kırk yıl boyunca 92 ülkede yapılan ve 2002'de tamamlanan araştırmaya göre, ticaret büyüme için iyi olsa da, gelir dağılımı söz konusu olduğunda nötrdür; yani ,tüm gelir grupları üzerindeki etkisi aynıdır. Diğer taraftan, Dünya Bankası ekonomistleri M. Lundberg ile L. Squire, 1965 ile 1992 yılları arasında örnek olarak 38 ülkeyi incelemiş ve ticarete daha fazla açılmanın, toplumun üst sınıflarının gelirlerini arttırmalarına yardımcı olurken, nüfusun en yoksul yüzde 40'ının gelirlerini azalttığı sonucuna varmıştır. Daha fazla açıklığa uyum sağlamanın bedelinin, sadece yoksullar tarafından ödendiğini, çünkü onların, uluslararası fiyatlardaki değişimlere, daha zengin vatandaşlarına nazaran daha duyarlı olduklarını yazmışlardır. s. 325
- Çin ve Hindistan büyük miktarlarda Jumbo jet siparişi verdiği için Boeing çalışanları küreselleşme lehine gösteri yapmamıştır ya da mutlu müşteriler fiyatların düşmesini kutlamak için Wal-Mart'ların alışveriş koridorlarında yürüyüş yapmamaktadır. s. 329 (Bu cümlenin bütünden koparılınca bir küreselleşme iğnelemesi gibi göründüğünü belirtmeliyim. Aslında bir çeşit anti-küreselleşme iğnelemesi olup küreselleşmeden fayda sağlayanların da en az protestocular kadar çok olduğuna işaret etmektedir.)
10. Bölüm: Önümüzdeki Yol
- Susam yağının, Hintlilerin üç bin yıl kadar önce tohumlardan çıkarmayı öğrendiği ve Roma İmparatorluğu'n ihraç edilen en önemli malzemelerden biri haline getirdiği ilk bitkisel yağ olduğunu... s. 332
- (...) 1700'de dünyanın brüt yerel ürünlerinin sırasıyla yüzde 22,3 ve yüzde 24,4'ünü sağlayan Çin ve Hindistan, iki buçuk asırlık gerilemeden sonra, eski üstün konumlarına yükselmeye başlamışlardır. s. 334
- İngiltere'deki sağlık hizmetleri Afrikalı ve Asyalı sağlık görevlileri tarafından yürütülürken, Zambiya'nın bağımsızlığından beri eğitilen on iki doktordan sadece bir tanesi hala o ülkede çalışmaktadır. Ayrıca, İngiltere'nin kuzeyindeki Manchester şehrinde Malawi'nin tamamında bulunandan daha fazla Malawili tıp doktoru olduğu tahmin edilmektedir. s. 335- 336
- (...) Dünya Ticaret Örgütü Direktörü General Pascal Lemy dünya liderlerine, korumacılığın korkunç maliyetini hatırlatmıştı. 1930'daki Smoot-Hawley Yasası'ndan sonra, ABD'deki işsizlik oranı yüzde 9'dan 1933'de yüzde 25'e yükselmişti. İhracat yüzde 60 azalmış, ithalat üçte iki oranında düşmüştü. s. 340
- Sınır ötesi sermaye akışı -eksi doğrudan yabancı yatırımlar- 1992'de 536 milyar dolardan, 1996'da 1,2 trilyon dolara yükseldi. 1986 ile 1990 yılları arasında ortalama 26,2 milyar dolar olan yabancı yatırımı, 1996 yılında on kattan fazla artarak 250 milyar dolara ulaştı. s. 278
- Dünya Ticaret Örgütü'nün sinirli başkanı Yeni Zelandalı Mike Moore, Seattle'daki muhaliflerine çıkışmıştı: "Bazıları için, ekonomik açıklığa yapılan saldırılar, enternasyonalizme, yabancılara, göçe, daha çoğulcu ve entegre bir dünyaya yapılan daha büyük bir saldırının parçasıdır. Küreselleşme karşıtlığı, eski ayrımcılık, kabilecilik ve ırkçılık çağrısının son bölümü olmaktadır. s. 282
9. Bölüm: Küreselleşmeden Kim Korkar?
- Bugünkü küreselleşmenin bu kadar farklı görünmesine neden olan şey, fazlasıyla görünür olmasıdır. s. 298
- Smoot- Hawley (Haziran 1930'da ABD Senatosunda onaylanan korumacı bir gümrük yasası) gümrük vergileri sayesinde, 1929 yılında toplam 4,4 milyar dolar olan Amerikan ithalatı bir yıl içinde 1,3 milyar dolardan fazla azalma gösterdi.
1929'dan 1933'e kadar süren Büyük Depresyon'un en zor yıllarında dünya ticareti yarıdan fazla küçüldü. s. 301 (parantez bana ait)
- Hitler'in Temmuz 1932'de beyin jimnastiği yaptığı seçim kampanyasında seçmenlerine sorduğu soru, (...)"Çok fazla enternasyonalizm var, çok fazla dünya vicdanı, birçok uluslararası sözleşme; Milletler Topluluğu var, Silahsızlanma Konferansı, Moskova, İkinci Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal var; bütün bunlar Almanya için ne üretti?" s. 302
- Dünya ticareti, son altmış yılda 10 milyar dolardan 12 trilyon dolara yükseldi. 1950'de 200 milyar dolarlık dünya ekonomisinin sadece yüzde beşini oluşturan ihracat şimdi, 60 trilyonluk ekonominin yüzde 60'ını oluşturmaktadır. (...)Dünya Ticaret Örgütü'ne göre, bütün ülkelerin toplam ticareti 2004 yılında yaklaşık 19 trilyon dolardı ama, bunun yalnızca 133 milyar doları, yani yüzde birinden azını, en az gelişmiş elli ülke karşılıyordu. s. 302
- Bir hesaba göre zengin ülkelerin tarım sübvansiyonlarına harcadığı üç yüz milyar dolar, OECD'nin(Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinde bulunan her ineği her yıl dünyanın etrafında birinci sınıf uçurmaya yeter ve epey bir miktar para da artar. s. 303
- 2002 yılında OECD'nin zengin sanayi ülkeleri, gelişmekte olan ülkelere yardım olarak 58 milyar dolar vermiş, ama o miktarın 5,5 katını -yani 318 milyar dolar- kendi çiftçisine sübvansiyon olarak sağlamıştı. s. 304
- (...)Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği sübvansiyonun kaldırılması için yeterince ödün vermedikleri konusunda birbirlerini suçlayınca ve gelişmekte olan ülkeler, Batılı tarım sübvansiyonları ve vergileri önemli ölçüde azaltılmadıkça, üretim vergilerinde aşırı indirimi kabul etmeyi reddedince, Cenevre toplantısı başarısızlığa uğradı. Bazı küreselleşme karşıtı eylemciler Cenevre'deki başarısızlığı, yoksul ülkelerin başarısı olarak karşılamıştı, çünkü yoksul vatandaşlar zengin ülkeler tarafından ezilmeyecekti. Ama Dünya Ticaret Örgütü'nün Genel Müdürü Pascal Lamy doğru bir şekilde bu başarısızlığı "ekonomileri [zengin ülkelerden] daha fakir ya da daha zayıf olan Dünya Ticaret Örgütü'nün dörtte üçü oranındaki üyelerin kalkınma olasılığına büyük bir darbe" şeklinde özetlemişti. Dünya Ticaret Örgütü çok taraflı ticaret anlaşması sürecinin hasar görmesi sonucunda, yoksul ülkelerin şimdi zengin ülkelerle ikili anlaşmalar yapması gerekecek, fazla pazarlık güçleri olmayacaktı. s. 304- 305
- 1960'larda Kore piyasası kapalıyken muz, o kadar lüks bir malzemeydi ki, Syngman Rhee'nin diktatörlüğünü deviren asi öğrenciler, Başkan yardımcısı Lee Ki-Poon'un evini yağmaladıklarında buz dolabında muz buldukları zaman çok öfkelenmişlerdi. Göstericiler Lee'nin evinden, yozlaşmanın ve haksız kazancın kanıtı olarak, bir yığın muz taşıyarak çıkmıştı. Güney Kore'nin bugünkü refahı, 2005 yılında çok sayıda yarı-iletken, gemi, araba, elektronik malzeme ve diğer sanayi mallarını üreterek sattığı 170 milyar dolarlık ihracat mekanizması sayesindedir. Seul'daki taksi şoförleri, bir zamanlar çiftçiyken, şimdi, pirinç piyasasının yabancı üreticilere açılmasıyla gelebilecek daha ucuz pirinç için yaygara koparmaktadır. s. 307
- Küreselleşmeye karşı çıkmak için Seattle'da toplanan birçok Amerikan işçi sendikası ve insan hakları grubu Dünya Ticaret Örgütü'nün, işletmelerin, yoksul ülkelerin kötü koşullarda çalışan işçilerini sömürdüğünü ve temel işçi haklarından mahrum bıraktığı bir dibe çöküş yarışını ilerlettiğini savunuyordu. Bu kaygıları paylaşan Clinton yönetimi, Seattle'daki ticaret görüşmelerinde işçi standartları konusunu gündeme getirmeye çalıştı. Bu hamle, vahşi gösterilerle zaten çalkalanmakta olan zirve toplantısında bardağı taşıran son damla oldu. Gelişmekte olan ülkelere göre, Batılıların işçilerin durumu konusunda bu patronluk taslayan kaygıları riyakarlıktı, insan ve işçi hakları maskesi altında açıkça tarife dışı engeller yaratma çabasıydı. Ne de olsa, diyorlardı, ekonomik kalkınmanın ilk aşamasında ülkelerin global ticarete, kendi temel avantajlarıyla -yani düşük ücretlerle- katılmaları bekleniyordu.
Ancak kapitalizme karşı ortak nefretlerine rağmen, gelişmekte olan ülkelerden gelen küreşelleşme karşıtı eylemcilerin, işçi hakları konusunda Batılı örneklerinden farklı bir yaklaşımları vardı. Hintli bir katılımcı Seattle'daki protestoyu "saçmalıklar tiyatrosu" -Kuzeydeki zengin ülkelerin, kendi sanayilerini korumak için, yoksul ülkelere işçi, insan hakları ve çevre standartları getirdiği akıllı bir neoemperyalist manevra- olarak tanımlamıştı. Alaycı bir ifadeyle, Seattle'daki göstericilerin arasında, Amerikalı "çelik işçileri sendikası" (çeliği daha yoksul ülkelerin dışında tutmak için koruma, kota ve antidamping araştırmaları isteyen) ve gelişmekte olan ülkelerden ithalatı kesmek için 'çocuk işçi' itirazını kullanan tekstil ve giyim sendikalarının da bulunduğunu belirtmişti. s. 311
- Yeni bin yılın başında dünyadaki tüm şirketler Y2K adı verilen krizle karşı karşıya kaldı. Yılı kaydetmek için sadece iki haneye izin veren eski yazılım kodlarının, 2000 yılını 1900 olarak algılayıp büyük veri kayıplarına ve sistem çöküşlerine neden olabileceğinden korkan şirketler, yardım peşinde koşmaya başladı. Tarihin tesadüfi bir dönüm noktası olarak, sıfır sayısını icat eden ülke olan Hindistan, binlerce yazılım mühendisiyle dünyanın sıfır sorununun çözümüne yardımcı olmaya hazırdı. O zamana gelindiğinde, Hindistan'ın henüz olgunlaşmamış bilişim teknolojisi (IT) sanayii, geniş mühendis havuzuyla ve yüksek hızda internet bağlantısının başlaması ve ekonomik reformun desteğiyle, çok yararlı bir konuma gelmişti. Tıpkı on yedinci yüzyılda Hindistan'a gelen Portekizli, Hollandalı ve İngiliz tacirlerin, ülkenin eski tekstil endüstrisinde ve büyük kalifiye eleman havuzunda devasa bir servet kaynağı bulması gibi, Amerikalı ve Avrupalı sanayi kaptanları yirmi birinci yüzyılın başında Hindistan'da altın madeni bulmuştu. s. 316
- 2005 yılında McKinsey Global Institute tarafından yapılan bir araştırma yazılımdan bilişim teknolojisine, bankacılıktan sigortaya ve ilaç sanayiinden mühendislik ve muhasebeye kadar her konuda işlerin yüzde 13 ile 50 arasında bir bölümünün yurt dışından sağlanabileceğini tahmin etmiştir. Princeton'da ekonomist olan Alan S. Blinder Foreign Affairs'da yazdığı yazıda (...) bugüne kadar servis sektörü işleri küçük çaplı olarak dışarıdan sağlandıysa da, "sonunda 'Üçüncü Sanayi Devrimi'ne yol açabilir ve sanayi devrimleri bir şekilde toplumları değiştirir." (...) İngiliz beyaz yakalı bilim ve mühendislik sendikası Amicus, dış kaynak girişini durdurmak amacıyla önlem alınmazsa, Birleşik Krallığın "arada hiçbir şey olmaksızın, zenginler ve kuaförlerden oluşan" bir ülke olarak kalacağı uyarısında bulunmuştur. s. 319
- Princeton'da ekonomist olan Alan Blinder'in uyardığı gibi, şimdiye kadar dış kaynak kullanımının yükünü taşıyan sessiz mavi yakalı işçiler, "yerlerinden edilen işçilerden oluşan yeni kadro, özellikle yüksek eğitimliler, ne pasif, ne de sessiz kalacaktır." s. 321
- Ekonomist Milanovic "iş kaybı korkusunu iki devin [Çin ve Hindistan] ekonomik büyümesi yönlendirirken, göçmenlik korkusunun da, tuhaf bir şekilde, gelişmekte olan dünyanın geri kalanında yaşanan yavaş büyümeden kaynaklandığı" çelişkisine dikkat çekmektedir. s. 321
- Dünya Bankası ekonomistleri David Dollar ve Aart Kraay tarafından kırk yıl boyunca 92 ülkede yapılan ve 2002'de tamamlanan araştırmaya göre, ticaret büyüme için iyi olsa da, gelir dağılımı söz konusu olduğunda nötrdür; yani ,tüm gelir grupları üzerindeki etkisi aynıdır. Diğer taraftan, Dünya Bankası ekonomistleri M. Lundberg ile L. Squire, 1965 ile 1992 yılları arasında örnek olarak 38 ülkeyi incelemiş ve ticarete daha fazla açılmanın, toplumun üst sınıflarının gelirlerini arttırmalarına yardımcı olurken, nüfusun en yoksul yüzde 40'ının gelirlerini azalttığı sonucuna varmıştır. Daha fazla açıklığa uyum sağlamanın bedelinin, sadece yoksullar tarafından ödendiğini, çünkü onların, uluslararası fiyatlardaki değişimlere, daha zengin vatandaşlarına nazaran daha duyarlı olduklarını yazmışlardır. s. 325
- Çin ve Hindistan büyük miktarlarda Jumbo jet siparişi verdiği için Boeing çalışanları küreselleşme lehine gösteri yapmamıştır ya da mutlu müşteriler fiyatların düşmesini kutlamak için Wal-Mart'ların alışveriş koridorlarında yürüyüş yapmamaktadır. s. 329 (Bu cümlenin bütünden koparılınca bir küreselleşme iğnelemesi gibi göründüğünü belirtmeliyim. Aslında bir çeşit anti-küreselleşme iğnelemesi olup küreselleşmeden fayda sağlayanların da en az protestocular kadar çok olduğuna işaret etmektedir.)
10. Bölüm: Önümüzdeki Yol
- Susam yağının, Hintlilerin üç bin yıl kadar önce tohumlardan çıkarmayı öğrendiği ve Roma İmparatorluğu'n ihraç edilen en önemli malzemelerden biri haline getirdiği ilk bitkisel yağ olduğunu... s. 332
- (...) 1700'de dünyanın brüt yerel ürünlerinin sırasıyla yüzde 22,3 ve yüzde 24,4'ünü sağlayan Çin ve Hindistan, iki buçuk asırlık gerilemeden sonra, eski üstün konumlarına yükselmeye başlamışlardır. s. 334
- İngiltere'deki sağlık hizmetleri Afrikalı ve Asyalı sağlık görevlileri tarafından yürütülürken, Zambiya'nın bağımsızlığından beri eğitilen on iki doktordan sadece bir tanesi hala o ülkede çalışmaktadır. Ayrıca, İngiltere'nin kuzeyindeki Manchester şehrinde Malawi'nin tamamında bulunandan daha fazla Malawili tıp doktoru olduğu tahmin edilmektedir. s. 335- 336
- (...) Dünya Ticaret Örgütü Direktörü General Pascal Lemy dünya liderlerine, korumacılığın korkunç maliyetini hatırlatmıştı. 1930'daki Smoot-Hawley Yasası'ndan sonra, ABD'deki işsizlik oranı yüzde 9'dan 1933'de yüzde 25'e yükselmişti. İhracat yüzde 60 azalmış, ithalat üçte iki oranında düşmüştü. s. 340
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 6
7. Bölüm: Köleler, Mikroplar ve Truva Atları
- Yunanlı coğrafyacı ve tarihçi Strabo, Delos Limanı'nda bir günde on bin kölenin yüklenip indirilebildiğini yazmıştı. Köleler arasında dayanışmayı (belki de ilk sendikaları) ve huzursuzluğu önlemek amacıyla, Anadolu'nun ve Akdeniz'in farklı yerlerinden gelen farklı etnik kökenli köleler, kasıtlı olarak karıştırılıyordu[.] İlginç bir şekilde, yaklaşık iki bin yıl sonra Portekizliler de, Brezilya'ya Afrikalı köle sağlarken benzer hareket tarzını benimsemişti. s. 234- 235
- On birinci yüzyılda Avrupa'da yerel üretim amaçlı köleliğin yerini yavaş yavaş toprağa bağlı kölelik almaya başladıysa da, uluslararası ticaret ve artan talep nedeniyle madencilik ve çiftçilik köle işçiliğine daha bağımlı hale gelmişti. s. 235
- İtalya'nın Girit, Kıbrıs ve daha sonra Sicilya'daki deneyimi, köleliğin ihracatla birleşerek, bakir toprakları devasa servet üreten girişimlere nasıl dönüştürebileceğini göstermişti. Portekizliler 1425 yılında Atlantik'te üzerinde yerleşim olmayanMadeira adalarını keşfettiklerinde, İtalyanların izinden giderek köle- şeker çiftlikleri kurdular. Köleler kaçırılarak veya Batı Afrika sahilinden getirilerek, Avrupa'da satılmak üzere şeker yetiştirilmeye zorlanmıştı. Diğer Avrupalılar da kısa zamanda Madeira'da, Sao tome ve Kanarya adalarında kullanılan şeker- kölelik modelini benimsedi. s. 237
- Avrupalılar köleliğin, ihraç edilebilecek malları üretmek için çok karlı bir model oluşturmakla kalmayıp, ayrıca köle ticaretinin de karlı bir iş olduğunu da anlamışlardı. İngilizler, köle yakalamak için Portekiz modeli askeri akınların pahalıya mal olabileceğini anlamış, onun yerine Afrikalı şeflerle, mal karşılığında insan almak konusunda pazarlık ederek daha karlı bir yol izlemişlerdi. s. 238 (İngilizlerin köle ticaretinin yasaklanmasında öncülerden olduğunu belirtmekte fayda var)
- 1513'te Portekiz kralı Papa'ya süslü bir hediye -Papa'nın, on iki kardinal ve üç yüz mumla çevrilmiş gerçek boyutlardaki görüntüsü ve tamamı şekerden yapılmış- heykelini göndermişti. s. 238
- 1800 yılında Brezilya'da yaklaşık 1,5 milyon, Birleşik Devletler'de 857.000, İngiliz Batı Hint Adaları'nda 600.000, İspanyol Amerikası'nda 250.000 ve diğer İngiliz kolonilerinde de 150.000 köle bulunuyordu. s. 240
- [Robert] Harms'ın bir Fransız köle gemisinin yolculuğu hakkındaki araştırması bariz bir örnek sunmaktadır:
"Köle gemisi Diligent 1731 yılında Batı Afrika sahillerine gitmek üzere Fransa'dan ayrıldığında, kargosunun yarısından fazlasını salyangoz kabuğu ve çeşitli Hint tekstili oluşturuyordu. Batı Afrika sahili boyunca geçerli para birimi olan salyangoz kabuğu, Hindistan yakınlarındaki Maldiv Adaları'ndan geliyordu. Hint Adaları'ndaki şirketlerin Hindistan ve Çin'den dönen gemileri Maldiv Adaları'na uğrayıp, salyangoz kabuğu alıyor ve bugün strafor patlaklarını kullandığımız gibi, porselen ve başka malların sandıklarında dolgu maddesi olarak kullanıyorlardı. Salyangozlar aynı zamanda gemiyi dengede tutmak için safra olarak kullanılıyordu. Asya'dan gelen porselen, çay, baharat ve tekstil, gemilerin Fransa'dan getirdiği Avrupa ticaret mallarından daha değerli olduğundan, dönüş yapan gemilerin, salyangoz kabuğuyla doldurabileceği çok boş yer oluyordu. Fransa'ya döndüklerinde salyangozlar indirilip, Batı Afrika'ya nakledilmek üzere yeniden paketleniyordu". s. 241
- (...)Güneydoğu Asya'da bile, Siyam Kralı III. Rama, şeker yetiştirmek üzere sözleşmeli işçi getirmek üzere komşusu Kamboçya'ya karşı bir askeri sefer başlatmıştı. Kölelerden oluşan işgücü sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde şeker Siyam'ın en önemli ihracat malı haline gelmişti. s. 242
- Köle ticareti başka mallarla birleşince, kıtaları daha da yakından bağlamıştı. Harms'ın belirttiği gibi, "Asya ticareti köle gemileri için gerekli olan ticaret mallarını sağlıyordu ve köle gemileri Asya ürünleri için düzenli bir pazar sağlıyordu." Köle ticareti Nantes ve Bordeaux konyak üreticilerini teşvik ediyordu, ama daha da önemlisi, neden oldukları takaslar Hindistan ve Hamburg'daki giyim sanayilerini, Maldivler'deki salyangoz dalgıçlığını, Hollanda'daki silah ve boru endüstrilerini ve İsveç'teki demir sanayisini destekliyordu. s. 242
- On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, Atlantik köle ticareti, Doğu Hindistan tekstil üretimini, Avrupalı metal işçilerini, Afrikalı kervan tacirlerini, Avrupalı nakliye şirketlerini ve Amerikalı çiftçileri içeren karmaşık bir uluslararası ticarete dönüşmüştü. s. 242
- Hiçbir güç kölelikten İngiltere kadar yararlanmamıştı.1662 ile 1807 yılları arasında İngiliz gemileri Afrika'dan Amerika'ya, bu dönemde taşınan tüm kölelerin neredeyse yarısını, yaklaşık 3,4 milyon köle taşımıştı. s. 243 (1807'de İngiltere köle ticaretini yasakladı)
- Almanca deyim "Şehir havası seni özgür kılar" (Stadtluft macht frei) s. 244
- Köleliki Afrika yaşamıyla o kadar bütünleşmişti ki, "köle ticareti sayesinde refaha kavuşan Gambiya, Kongo, Dahomey ve diğer Afrika ülkelerindeki aşiret liderleri, köleliğin kaldırılmasını şiddetle protesto etmek amacıyla Londra ve Paris'e heyetler göndermişti." s. 244
- Portekizliler ayrıca Afrika'daki beslenme sisteminin en önemli iki maddesi haline gelen mısır ve manyok unu ve bunların yanı sıra patates, ananas, mahun cevizi, papaya ve düzinelerce başka gıda tanıtmıştı. s. 245
- İngiliz hacıların 1621 yılında Plymouth'da şükrettiği şeylerden biri, New England'daki yerlilerin yüzde 90'ının -önce çok düşünceli bir şekilde toprağı işleyip, kış için mısır stoklarını gömdükten sonra- daha önceki ziyaretçiler tarafından getirilen hastalıktan ölmesiydi. Carolina valisi John Archdale'in 1690'larda belirttiği gibi, "kızılderililerin azaltılıp, İngilizlere yer açılmasında Tanrının kesinlikle çok yardımı olmuştur." s. 246- 247
- (veba salgınları sonrasını kastederek) Nüfusun yarısından fazlasının ölmesi, sağ kalanlar arasında kişi başına düşen servetteani bir artış anlamına geliyordu. Miras kalan toprak, sermaye, altın ve gümüş stoklarıyla yeni zengin olan ve hayatta kaldıkları için heyecanlanan Avrupalılar, Asyalı ipek ve baharat tedarikçileriyle Arap ve Venedikli aracıları zengin eden lüks malzeme alımı krizine girdi. Bu alışveriş krizleri aynı zamanda, bir tarihçinin deyimiyle, "On Beşinci Yüzyılın Büyük Külçe Kıtlığı"na yol açtı. Bu şiddetli para sıkıntısı, yoğunlaşan bir değerli metal arayışına yol açtı ve 1516 yılında Alman kasabası Joachimstal'da "tarihteki en büyük gümüş vurgunu" yapıldı. Kasabanın darphanesi tarafından çıkarılan paralara Joachimsthaler deniyordu. Ve daha sonra kısaltıldığı haliyle thaler, dolar kelimemizin öncüsüydü. s. 249 (parantez bana ait)
- Yunanlı coğrafyacı ve tarihçi Strabo, Delos Limanı'nda bir günde on bin kölenin yüklenip indirilebildiğini yazmıştı. Köleler arasında dayanışmayı (belki de ilk sendikaları) ve huzursuzluğu önlemek amacıyla, Anadolu'nun ve Akdeniz'in farklı yerlerinden gelen farklı etnik kökenli köleler, kasıtlı olarak karıştırılıyordu[.] İlginç bir şekilde, yaklaşık iki bin yıl sonra Portekizliler de, Brezilya'ya Afrikalı köle sağlarken benzer hareket tarzını benimsemişti. s. 234- 235
- On birinci yüzyılda Avrupa'da yerel üretim amaçlı köleliğin yerini yavaş yavaş toprağa bağlı kölelik almaya başladıysa da, uluslararası ticaret ve artan talep nedeniyle madencilik ve çiftçilik köle işçiliğine daha bağımlı hale gelmişti. s. 235
- İtalya'nın Girit, Kıbrıs ve daha sonra Sicilya'daki deneyimi, köleliğin ihracatla birleşerek, bakir toprakları devasa servet üreten girişimlere nasıl dönüştürebileceğini göstermişti. Portekizliler 1425 yılında Atlantik'te üzerinde yerleşim olmayanMadeira adalarını keşfettiklerinde, İtalyanların izinden giderek köle- şeker çiftlikleri kurdular. Köleler kaçırılarak veya Batı Afrika sahilinden getirilerek, Avrupa'da satılmak üzere şeker yetiştirilmeye zorlanmıştı. Diğer Avrupalılar da kısa zamanda Madeira'da, Sao tome ve Kanarya adalarında kullanılan şeker- kölelik modelini benimsedi. s. 237
- Avrupalılar köleliğin, ihraç edilebilecek malları üretmek için çok karlı bir model oluşturmakla kalmayıp, ayrıca köle ticaretinin de karlı bir iş olduğunu da anlamışlardı. İngilizler, köle yakalamak için Portekiz modeli askeri akınların pahalıya mal olabileceğini anlamış, onun yerine Afrikalı şeflerle, mal karşılığında insan almak konusunda pazarlık ederek daha karlı bir yol izlemişlerdi. s. 238 (İngilizlerin köle ticaretinin yasaklanmasında öncülerden olduğunu belirtmekte fayda var)
- 1513'te Portekiz kralı Papa'ya süslü bir hediye -Papa'nın, on iki kardinal ve üç yüz mumla çevrilmiş gerçek boyutlardaki görüntüsü ve tamamı şekerden yapılmış- heykelini göndermişti. s. 238
- 1800 yılında Brezilya'da yaklaşık 1,5 milyon, Birleşik Devletler'de 857.000, İngiliz Batı Hint Adaları'nda 600.000, İspanyol Amerikası'nda 250.000 ve diğer İngiliz kolonilerinde de 150.000 köle bulunuyordu. s. 240
- [Robert] Harms'ın bir Fransız köle gemisinin yolculuğu hakkındaki araştırması bariz bir örnek sunmaktadır:
"Köle gemisi Diligent 1731 yılında Batı Afrika sahillerine gitmek üzere Fransa'dan ayrıldığında, kargosunun yarısından fazlasını salyangoz kabuğu ve çeşitli Hint tekstili oluşturuyordu. Batı Afrika sahili boyunca geçerli para birimi olan salyangoz kabuğu, Hindistan yakınlarındaki Maldiv Adaları'ndan geliyordu. Hint Adaları'ndaki şirketlerin Hindistan ve Çin'den dönen gemileri Maldiv Adaları'na uğrayıp, salyangoz kabuğu alıyor ve bugün strafor patlaklarını kullandığımız gibi, porselen ve başka malların sandıklarında dolgu maddesi olarak kullanıyorlardı. Salyangozlar aynı zamanda gemiyi dengede tutmak için safra olarak kullanılıyordu. Asya'dan gelen porselen, çay, baharat ve tekstil, gemilerin Fransa'dan getirdiği Avrupa ticaret mallarından daha değerli olduğundan, dönüş yapan gemilerin, salyangoz kabuğuyla doldurabileceği çok boş yer oluyordu. Fransa'ya döndüklerinde salyangozlar indirilip, Batı Afrika'ya nakledilmek üzere yeniden paketleniyordu". s. 241
- (...)Güneydoğu Asya'da bile, Siyam Kralı III. Rama, şeker yetiştirmek üzere sözleşmeli işçi getirmek üzere komşusu Kamboçya'ya karşı bir askeri sefer başlatmıştı. Kölelerden oluşan işgücü sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde şeker Siyam'ın en önemli ihracat malı haline gelmişti. s. 242
- Köle ticareti başka mallarla birleşince, kıtaları daha da yakından bağlamıştı. Harms'ın belirttiği gibi, "Asya ticareti köle gemileri için gerekli olan ticaret mallarını sağlıyordu ve köle gemileri Asya ürünleri için düzenli bir pazar sağlıyordu." Köle ticareti Nantes ve Bordeaux konyak üreticilerini teşvik ediyordu, ama daha da önemlisi, neden oldukları takaslar Hindistan ve Hamburg'daki giyim sanayilerini, Maldivler'deki salyangoz dalgıçlığını, Hollanda'daki silah ve boru endüstrilerini ve İsveç'teki demir sanayisini destekliyordu. s. 242
- On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, Atlantik köle ticareti, Doğu Hindistan tekstil üretimini, Avrupalı metal işçilerini, Afrikalı kervan tacirlerini, Avrupalı nakliye şirketlerini ve Amerikalı çiftçileri içeren karmaşık bir uluslararası ticarete dönüşmüştü. s. 242
- Hiçbir güç kölelikten İngiltere kadar yararlanmamıştı.1662 ile 1807 yılları arasında İngiliz gemileri Afrika'dan Amerika'ya, bu dönemde taşınan tüm kölelerin neredeyse yarısını, yaklaşık 3,4 milyon köle taşımıştı. s. 243 (1807'de İngiltere köle ticaretini yasakladı)
- Almanca deyim "Şehir havası seni özgür kılar" (Stadtluft macht frei) s. 244
- Köleliki Afrika yaşamıyla o kadar bütünleşmişti ki, "köle ticareti sayesinde refaha kavuşan Gambiya, Kongo, Dahomey ve diğer Afrika ülkelerindeki aşiret liderleri, köleliğin kaldırılmasını şiddetle protesto etmek amacıyla Londra ve Paris'e heyetler göndermişti." s. 244
- Portekizliler ayrıca Afrika'daki beslenme sisteminin en önemli iki maddesi haline gelen mısır ve manyok unu ve bunların yanı sıra patates, ananas, mahun cevizi, papaya ve düzinelerce başka gıda tanıtmıştı. s. 245
- İngiliz hacıların 1621 yılında Plymouth'da şükrettiği şeylerden biri, New England'daki yerlilerin yüzde 90'ının -önce çok düşünceli bir şekilde toprağı işleyip, kış için mısır stoklarını gömdükten sonra- daha önceki ziyaretçiler tarafından getirilen hastalıktan ölmesiydi. Carolina valisi John Archdale'in 1690'larda belirttiği gibi, "kızılderililerin azaltılıp, İngilizlere yer açılmasında Tanrının kesinlikle çok yardımı olmuştur." s. 246- 247
- (veba salgınları sonrasını kastederek) Nüfusun yarısından fazlasının ölmesi, sağ kalanlar arasında kişi başına düşen servetteani bir artış anlamına geliyordu. Miras kalan toprak, sermaye, altın ve gümüş stoklarıyla yeni zengin olan ve hayatta kaldıkları için heyecanlanan Avrupalılar, Asyalı ipek ve baharat tedarikçileriyle Arap ve Venedikli aracıları zengin eden lüks malzeme alımı krizine girdi. Bu alışveriş krizleri aynı zamanda, bir tarihçinin deyimiyle, "On Beşinci Yüzyılın Büyük Külçe Kıtlığı"na yol açtı. Bu şiddetli para sıkıntısı, yoğunlaşan bir değerli metal arayışına yol açtı ve 1516 yılında Alman kasabası Joachimstal'da "tarihteki en büyük gümüş vurgunu" yapıldı. Kasabanın darphanesi tarafından çıkarılan paralara Joachimsthaler deniyordu. Ve daha sonra kısaltıldığı haliyle thaler, dolar kelimemizin öncüsüydü. s. 249 (parantez bana ait)
6 Temmuz 2010 Salı
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 5
6. Bölüm: İmparatorluk Düzeni
- "Dünyanın her köşesinde bizleri etkileyen bu ülkenin bakanları, bir şekilde, dünyayı bir bütün olarak dikkate almalıdır." Thomas Pelham, Newcastle Dükü ve İngiltere Başbakanı, 1760. s. 191
- İmparatorluklar, yasal sistemleri dünyanın büyük bir bölümünü içerecek şekilde genişletmekle kalmamış, din yaymış, uzun mesafeli ticareti desteklemiş ve dünya çapında ulaşım ve haberleşme ağları kurarak, dilleri, flora ve faunaları geniş alanlara yaymış ve bilgi ile teknolojiyi bir araya getirmiştir. s. 193
- Gerekçeleri ne olursa olsun, imparatorluk kuranlar -eski ve yeni- başka insanlara egemenlik kurma konusunda hiçbir zaman felsefi ve politik gerekçeden yoksun kalmamışlarıdır. s. 194
- Platon üstünlük ve bayağılık arasındaki farkı dilbilimsel olarak kanıtlamaktadır. Ona göre Barbarlar ya da Yunanlı olmayan Barbaros'lar (Yunanca konuşamayan ve konuşurken dilleri "bar bar" diye ses çıkaran insanlara benzeyen herkes) tam olarak insan değildi. barbarların doğaları gereğince düşman olduğunu ve onlara savaş açılmasının, hatta onları köleleştirme veya köklerini kazıma aşamasına gidilmesinin uygun olduğunu düşünüyordu. Aristo doğal düşman kavramını daha da genişleterek, barbarların, özellikle Asyalı olanların -İstanbul Boğazı'nın doğusunda yaşayanları kastederek- doğal köle olduklarını savunmuştu. Öğrencisi genç Makedon kralı İskender'e, barbarlara köle gibi davranmanın uygun olduğunu söylemişti. Ama İskender iyi kötü farkını ırkla değil davranışla yorumluyor, gerçek Yunanlının iyi, gerçek barbarın kötü olduğunu düşünüyordu. Kötüleri zaptederek ve iyileri birleştirerek, krallığın ideali olan şeyi, homonia'yı, yani birlik ve barışı, yürek birliğini yaratmak istiyordu. Helenizm'in üstüne çalışan Sir William Tarn'ın ifade etiiği gibi, İskender, "Dünyayı -dünyanın kollarının uzandığı kesimlerini- uyumlu hale getiren ve barıştıran kişi olmak istiyordu.; imparatorluğundaki insanları kardeşlik ve uyum içinde birleştirmeye ve aynı fikirde olmalarını sağlamay niyetliydi." Bir fatih olarak değil, Plutark'ın sözleriyle, "evrenin uzlaştırıcısı ve hakemi olmak üzere tanrılar tarafından gönderilen birisi" olarak hatırlanmak istiyordu. s. 194
- Tiber Nehri vadisinde küçük bir şehir devletten ortaya çıkan ve yaşanılan dünyanın sonu olduğuna inandığı noktaya kadar ilerleyen Roma İmparatorluğu, barbar olduğu düşünülen insanlar üzerinde egemenlik kurmak için başka gerekçeler oluşturmuştu. Romalılar, başkalarını yönetimleri altına almak için, detaylı bir idare sistemi ve yasal düzenleme geliştirmişti ve hareketleri, cömertlik olarak, civitas'ı ya da uygar toplumu, uygarlığın kökenini yaygınlaştırmak olarak açıklanıyordu. "Roma emperyalizmi, baskı türü olarak, bir halk tarafından topraklara, mallara ve başka halkalara el konulması olarak değil," diyor Anthony Pagden, "fetih yerine hamilik içeren ve birinci amacı başkalarının yaşantılarının iyileştirilmesi olan yardımsever bir yönetim biçimi olarak değerlendirilmeye başlamıştı." Kraliyet İngiltere'sinin "beyaz adamın sorumluluğu" ve Fransız mission civilisatrice (uygarlık misyonu)uygulamasının habercisi olan bir davranışla Romalı trihçi Çiçero, Afrikalıların, İspanyolların ve Galyalıların, "vahşi ve barbar ulusların" bile adil bir yönetimi hak ettiğini savunuyordu. Pagden alaylı bir ifadeyle bunun, genelleme yoluyla, "kendi hükümdarları bunu sağlamayı başaramıyorsa, Romalıların, onların adına bunu memnuniyetle yapmaya hazır olduğu" anlamına geldiğini söylemektedir. s. 195
- Evrensel imparatorluk hayali sadece kişisel güç ve ün hırsı sorunu oluyord. on ikinci yüzyılda kendisini evrensel imparator ilan eden Kamboçyalı Kral II. Jayavarman'dan, on altıncı yüzyıldaki Japon diktatörü Toyotami Hideyoshi'ye, hükümdarlar genellikle -coğrafi olarak sınırlı olan bir evrende bile- evrensel imparatorluk düşüncesine kapılıyordu. Hideyoshi kendisini sonunda "tüm insan ırkını Pekin'deki ya da Hindistan'daki ikametgahından yöneteceğini" düşünen evrensel bir kral olarak görüyordu. Muhtemelen evrenin sınırı olan Çin'e ulaşmak için iki kere Kore'yi işgal etmiş ama başarılı olamamıştı. s. 195
- Klasik Greko-Romen politik imparatorluk kavramı, Amerikan Devriminden ve Birleşik Devletler'in oluşmasından sonra güncellenmişti. Uygarlaştırma misyonu olarak imparatorluk kavramı, Thomas Jefferson'ın "özgürlük imparatorluğu"na dönüştürülmüş ve 1823'de Monroe Doktrini'nin kabulüyle, sömürgecilik karşıtı bir girişim olarak sunulmuştu. Başkan Theodore Roosevelt'in döneminde doktrin, Birleşik Devletler'e arka bahçesi Latin Amerika'da istediğini yapabilme yetkisi verdiği şeklinde yorumlanmıştı. (...) "Amerikanın sorumluluğu" diye itiraf etmişti başkan Harry Truman, 1947'de, "I. Darius'un Pers İmparatorluğu'nda, İskender'in Yunanistan'da, Hadrian'ın Roma'da [ve] Victoria'nın İngiltere'de karşı karşıya kaldığından çok daha büyüktü." s. 195-196
- İngiliz yazar ve işçi yanlısı politikacı Harold Laski önseziliydi: "Amerika dünyaya bir azman gibi binmektedir," diye yazmıştı 1947 yılında. "Ne gücünün zirvesindeki Roma, ne de ekonomik üstünlüğü döneminde İngiltere, bu kadar direkt, bu kadar derin ve bu kadar yaygın bir etki yaratmamıştır." s. 196
- On altıncı yüzyılın sonunda İspanya'nın nüfusu azalmaya başlayınca, Yeni İspanya'da (bugünkü Meksika) 1590 yılında kabul edilen bir yasa, İspanyol olmayanların -Portekizliler, Almanlar, Felemenkler, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler dahil- yerleşmesine izin verilmişti. s. 206
- 1600'lerin başı ile 1950'ler arasında yirmi milyondan fazla insan, kolonilerde yeni bir hayata başlamak üzere İngiltere'den ayrılmıştı. Niall Ferguson'un belirttiği gibi, "İngiliz göçü dünyayı değiştirdi. Bütün kıtaları beyaza dönüştürdü." s. 207
- Sadece yün ve et üreten, onun dışında yabancı ülkelerden gelen mallara güvenen Moğollar, barınaklar ve kuyular kurup işletmekten, nakliye hayvanı sağlayan istasyonlar oluşturmaya kadar, mümkün olan her şekilde ticareti teşvik ediyordu. Moğollar gerege veya paiza, yani -birleşik pasaport ve kredi kartı denilebilcek- altın ve gümüş tabletler bile çıkarmıştı. Bunlar, kullananlara Moğol İmparatorluğu içinde koruma, kalma ve yerel vergi ya da harçlardan muafiyet güvencesiyle yolculuk etme imkanı sağlıyordu. s. 216
- Moğol tacirleri, Çin porselenini İran'a tanıtmış, buradan da Çin'e kobalt ithal etmişti ve böylece Çin fırınlarının ünlü mavi-beyaz porselenlerini geliştirmelerini sağlamıştı. Hatta Çinliler kobalttan elde edilen maviye Huihuiging yani Muhammed mavisi demeye başlamıştı. s. 216
- Efsaneye göre, 1498 yılında Vasco da Gama yeniden ekmek için biber stoku istediğinde Malabar hükümdarı Zamorin sakin bir tonla şu yanıtı vermişti: "Biberlerimizi alabilirsiniz, ama yağmurlarımızı asla alamayacaksınız." Ancak Brezilya'nın ele geçirilmesiyle Portekizliler bu işi başarmak için yeterli güneş ve yağmura sahip olmuştu ve artık biber bitkisi nakletmek için izin istemelerine gerek kalmamıştı. s. 221
- Henry Kamen'in belirttiği gibi, "Bazı gemiler Atlantik'i Nuh'un gerçek gemileri gibi geçmiştir." s. 222
- Başka insanları hükmü altına [almak] amacıyla askerleri evlerinden uzak yerlere atlarla, develerle ve fillerle göndermek, hem masraflıydı, hem de zordu. Ama imparatorluk hükümdarları uzun vadede daha ciddi sorunları olduğunu fark etmişlerdi: Tarihçi Fernand Braudel'in deyimiyle, "bir numaralı düşman, mekan"dı. Uzak mesafelerdeki insanları yönetmek ve kontrolü sağlamak organize bir bilgi ağı gerektiriyordu. s. 223 [parantez bana ait]
- Roma işgali altında, sığır zengini Anadolu şehri Bergama, parşömen yapımı geleneğiyle, dünyaya mükemmel parşömen (bu kelime Pergamum adının kabalaştırılmış halidir) sağlayan bir tedarikçi olmuştu. Hayvan derisinden yapılan parşömen; Avrupalılar, Araplar aracılığıyla Çinlilerden kağıt yapma teknolojisini öğreninceye kadar, Avrupa'nın temel bilgi saklama ve iletme aracı olarak kalmıştı. s. 223-224
- Cengiz Han zamanında, mola yerleri ve nöbetleşe atlılardan oluşan haberleşme ağı, ulakların haftalar boyunca, günde 160 kilometre yol almasını sağlıyordu. Bu sistem, Moğol topraklarında bunu gören Mısırlı Memluk Sultanı tarafından da kopyalanmış, oradan Latin Hristiyan dünyasına ve sonunda, tamamen gelişmiş bir posta sisteminin ortaya çıktığı Habsburg İmparatorluğu'na ulaşmıştı. (...) Savaş dönemindeki ilk telgraf uygulaması İngilizler tarafından 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında gerçekleştirildi. Dört yıl sonra, Atlantik'e yerleştirilen deniz altı kabloları Kraliçe Victoria'nın, Başkan James Buchanan'a ilk telgraf mesajını iletmesini sağladı. Mors koduyla yazılan mesajı çözmek 16,5 saat sürmüş olabilir ama alınışı, New York'taki Belediye Binasını yanlışlıkla yakarak kül eden havai fişek gösterileri eşliğinde büyük bir kutlamayla karşılanmıştı. s. 224
- 1880 yılına gelindiğinde, dünyanın okyanuslarına yaklaşık 158.000 kilometrelik kablo döşenerek İngiltere'yi Asya, Kanada, Afrika ve Avustralya'daki sömürgelerine bağlamıştı. Kraliçe Victoria ellinci yılını, toplu e-postaya benzer bir şey göndererek kutladı. James Morris'in tanımına göre: "22 Haziran 1897 sabahı İngiltere Kraliçesi Victoria, Buckingham sarayındaki telgraf odasına gitti... Saat on biri birkaç dakika geçiyordu, elektrikli bir düğmeye bastı; Merkez Telgraf Bürosu'na bir sinyal iletildi; ellinci yılına ilişkin mesajı birkaç saniye içinde imparatorluğun her köşesine doğru yola çıkmıştı. Mesaj sadece şöyle diyordu: 'Sevgili halkıma teşekkür edin. Tanrı hepsini korusun.'" s. 224
- İngilizlerin yaratılmasına yardımcı olduğu dünya çapındaki "elektrikli sinir sistemi"nin, imparatorluğun son anında kullanılması belki de uygundu. Kraliyet yatı Britannia 1 Temmuz 1997'nin erken saatlerinde Hong Kong limanından çıkarken, İngiltere'nin son valisi Chris Patten tekneden çok kısa bir telgraf çekti: "Bu hükümetin yönetimini bırakmış bulunuyorum. Tanrı Kraliçeyi korusun." Britannia karanlıkta kaybolurken, küresel bağlantılı, çok kültürlü dünya -İngilizlerin ve diğerlerinin yaratmak için çok şey yaptığı bu dünya- dönmeye ve heyecan yaratmaya devam ediyordu, sanki bir imparatorluğun göçmesine kayıtsız kalıyordu. s. 225
- "Dünyanın her köşesinde bizleri etkileyen bu ülkenin bakanları, bir şekilde, dünyayı bir bütün olarak dikkate almalıdır." Thomas Pelham, Newcastle Dükü ve İngiltere Başbakanı, 1760. s. 191
- İmparatorluklar, yasal sistemleri dünyanın büyük bir bölümünü içerecek şekilde genişletmekle kalmamış, din yaymış, uzun mesafeli ticareti desteklemiş ve dünya çapında ulaşım ve haberleşme ağları kurarak, dilleri, flora ve faunaları geniş alanlara yaymış ve bilgi ile teknolojiyi bir araya getirmiştir. s. 193
- Gerekçeleri ne olursa olsun, imparatorluk kuranlar -eski ve yeni- başka insanlara egemenlik kurma konusunda hiçbir zaman felsefi ve politik gerekçeden yoksun kalmamışlarıdır. s. 194
- Platon üstünlük ve bayağılık arasındaki farkı dilbilimsel olarak kanıtlamaktadır. Ona göre Barbarlar ya da Yunanlı olmayan Barbaros'lar (Yunanca konuşamayan ve konuşurken dilleri "bar bar" diye ses çıkaran insanlara benzeyen herkes) tam olarak insan değildi. barbarların doğaları gereğince düşman olduğunu ve onlara savaş açılmasının, hatta onları köleleştirme veya köklerini kazıma aşamasına gidilmesinin uygun olduğunu düşünüyordu. Aristo doğal düşman kavramını daha da genişleterek, barbarların, özellikle Asyalı olanların -İstanbul Boğazı'nın doğusunda yaşayanları kastederek- doğal köle olduklarını savunmuştu. Öğrencisi genç Makedon kralı İskender'e, barbarlara köle gibi davranmanın uygun olduğunu söylemişti. Ama İskender iyi kötü farkını ırkla değil davranışla yorumluyor, gerçek Yunanlının iyi, gerçek barbarın kötü olduğunu düşünüyordu. Kötüleri zaptederek ve iyileri birleştirerek, krallığın ideali olan şeyi, homonia'yı, yani birlik ve barışı, yürek birliğini yaratmak istiyordu. Helenizm'in üstüne çalışan Sir William Tarn'ın ifade etiiği gibi, İskender, "Dünyayı -dünyanın kollarının uzandığı kesimlerini- uyumlu hale getiren ve barıştıran kişi olmak istiyordu.; imparatorluğundaki insanları kardeşlik ve uyum içinde birleştirmeye ve aynı fikirde olmalarını sağlamay niyetliydi." Bir fatih olarak değil, Plutark'ın sözleriyle, "evrenin uzlaştırıcısı ve hakemi olmak üzere tanrılar tarafından gönderilen birisi" olarak hatırlanmak istiyordu. s. 194
- Tiber Nehri vadisinde küçük bir şehir devletten ortaya çıkan ve yaşanılan dünyanın sonu olduğuna inandığı noktaya kadar ilerleyen Roma İmparatorluğu, barbar olduğu düşünülen insanlar üzerinde egemenlik kurmak için başka gerekçeler oluşturmuştu. Romalılar, başkalarını yönetimleri altına almak için, detaylı bir idare sistemi ve yasal düzenleme geliştirmişti ve hareketleri, cömertlik olarak, civitas'ı ya da uygar toplumu, uygarlığın kökenini yaygınlaştırmak olarak açıklanıyordu. "Roma emperyalizmi, baskı türü olarak, bir halk tarafından topraklara, mallara ve başka halkalara el konulması olarak değil," diyor Anthony Pagden, "fetih yerine hamilik içeren ve birinci amacı başkalarının yaşantılarının iyileştirilmesi olan yardımsever bir yönetim biçimi olarak değerlendirilmeye başlamıştı." Kraliyet İngiltere'sinin "beyaz adamın sorumluluğu" ve Fransız mission civilisatrice (uygarlık misyonu)uygulamasının habercisi olan bir davranışla Romalı trihçi Çiçero, Afrikalıların, İspanyolların ve Galyalıların, "vahşi ve barbar ulusların" bile adil bir yönetimi hak ettiğini savunuyordu. Pagden alaylı bir ifadeyle bunun, genelleme yoluyla, "kendi hükümdarları bunu sağlamayı başaramıyorsa, Romalıların, onların adına bunu memnuniyetle yapmaya hazır olduğu" anlamına geldiğini söylemektedir. s. 195
- Evrensel imparatorluk hayali sadece kişisel güç ve ün hırsı sorunu oluyord. on ikinci yüzyılda kendisini evrensel imparator ilan eden Kamboçyalı Kral II. Jayavarman'dan, on altıncı yüzyıldaki Japon diktatörü Toyotami Hideyoshi'ye, hükümdarlar genellikle -coğrafi olarak sınırlı olan bir evrende bile- evrensel imparatorluk düşüncesine kapılıyordu. Hideyoshi kendisini sonunda "tüm insan ırkını Pekin'deki ya da Hindistan'daki ikametgahından yöneteceğini" düşünen evrensel bir kral olarak görüyordu. Muhtemelen evrenin sınırı olan Çin'e ulaşmak için iki kere Kore'yi işgal etmiş ama başarılı olamamıştı. s. 195
- Klasik Greko-Romen politik imparatorluk kavramı, Amerikan Devriminden ve Birleşik Devletler'in oluşmasından sonra güncellenmişti. Uygarlaştırma misyonu olarak imparatorluk kavramı, Thomas Jefferson'ın "özgürlük imparatorluğu"na dönüştürülmüş ve 1823'de Monroe Doktrini'nin kabulüyle, sömürgecilik karşıtı bir girişim olarak sunulmuştu. Başkan Theodore Roosevelt'in döneminde doktrin, Birleşik Devletler'e arka bahçesi Latin Amerika'da istediğini yapabilme yetkisi verdiği şeklinde yorumlanmıştı. (...) "Amerikanın sorumluluğu" diye itiraf etmişti başkan Harry Truman, 1947'de, "I. Darius'un Pers İmparatorluğu'nda, İskender'in Yunanistan'da, Hadrian'ın Roma'da [ve] Victoria'nın İngiltere'de karşı karşıya kaldığından çok daha büyüktü." s. 195-196
- İngiliz yazar ve işçi yanlısı politikacı Harold Laski önseziliydi: "Amerika dünyaya bir azman gibi binmektedir," diye yazmıştı 1947 yılında. "Ne gücünün zirvesindeki Roma, ne de ekonomik üstünlüğü döneminde İngiltere, bu kadar direkt, bu kadar derin ve bu kadar yaygın bir etki yaratmamıştır." s. 196
- On altıncı yüzyılın sonunda İspanya'nın nüfusu azalmaya başlayınca, Yeni İspanya'da (bugünkü Meksika) 1590 yılında kabul edilen bir yasa, İspanyol olmayanların -Portekizliler, Almanlar, Felemenkler, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler dahil- yerleşmesine izin verilmişti. s. 206
- 1600'lerin başı ile 1950'ler arasında yirmi milyondan fazla insan, kolonilerde yeni bir hayata başlamak üzere İngiltere'den ayrılmıştı. Niall Ferguson'un belirttiği gibi, "İngiliz göçü dünyayı değiştirdi. Bütün kıtaları beyaza dönüştürdü." s. 207
- Sadece yün ve et üreten, onun dışında yabancı ülkelerden gelen mallara güvenen Moğollar, barınaklar ve kuyular kurup işletmekten, nakliye hayvanı sağlayan istasyonlar oluşturmaya kadar, mümkün olan her şekilde ticareti teşvik ediyordu. Moğollar gerege veya paiza, yani -birleşik pasaport ve kredi kartı denilebilcek- altın ve gümüş tabletler bile çıkarmıştı. Bunlar, kullananlara Moğol İmparatorluğu içinde koruma, kalma ve yerel vergi ya da harçlardan muafiyet güvencesiyle yolculuk etme imkanı sağlıyordu. s. 216
- Moğol tacirleri, Çin porselenini İran'a tanıtmış, buradan da Çin'e kobalt ithal etmişti ve böylece Çin fırınlarının ünlü mavi-beyaz porselenlerini geliştirmelerini sağlamıştı. Hatta Çinliler kobalttan elde edilen maviye Huihuiging yani Muhammed mavisi demeye başlamıştı. s. 216
- Efsaneye göre, 1498 yılında Vasco da Gama yeniden ekmek için biber stoku istediğinde Malabar hükümdarı Zamorin sakin bir tonla şu yanıtı vermişti: "Biberlerimizi alabilirsiniz, ama yağmurlarımızı asla alamayacaksınız." Ancak Brezilya'nın ele geçirilmesiyle Portekizliler bu işi başarmak için yeterli güneş ve yağmura sahip olmuştu ve artık biber bitkisi nakletmek için izin istemelerine gerek kalmamıştı. s. 221
- Henry Kamen'in belirttiği gibi, "Bazı gemiler Atlantik'i Nuh'un gerçek gemileri gibi geçmiştir." s. 222
- Başka insanları hükmü altına [almak] amacıyla askerleri evlerinden uzak yerlere atlarla, develerle ve fillerle göndermek, hem masraflıydı, hem de zordu. Ama imparatorluk hükümdarları uzun vadede daha ciddi sorunları olduğunu fark etmişlerdi: Tarihçi Fernand Braudel'in deyimiyle, "bir numaralı düşman, mekan"dı. Uzak mesafelerdeki insanları yönetmek ve kontrolü sağlamak organize bir bilgi ağı gerektiriyordu. s. 223 [parantez bana ait]
- Roma işgali altında, sığır zengini Anadolu şehri Bergama, parşömen yapımı geleneğiyle, dünyaya mükemmel parşömen (bu kelime Pergamum adının kabalaştırılmış halidir) sağlayan bir tedarikçi olmuştu. Hayvan derisinden yapılan parşömen; Avrupalılar, Araplar aracılığıyla Çinlilerden kağıt yapma teknolojisini öğreninceye kadar, Avrupa'nın temel bilgi saklama ve iletme aracı olarak kalmıştı. s. 223-224
- Cengiz Han zamanında, mola yerleri ve nöbetleşe atlılardan oluşan haberleşme ağı, ulakların haftalar boyunca, günde 160 kilometre yol almasını sağlıyordu. Bu sistem, Moğol topraklarında bunu gören Mısırlı Memluk Sultanı tarafından da kopyalanmış, oradan Latin Hristiyan dünyasına ve sonunda, tamamen gelişmiş bir posta sisteminin ortaya çıktığı Habsburg İmparatorluğu'na ulaşmıştı. (...) Savaş dönemindeki ilk telgraf uygulaması İngilizler tarafından 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında gerçekleştirildi. Dört yıl sonra, Atlantik'e yerleştirilen deniz altı kabloları Kraliçe Victoria'nın, Başkan James Buchanan'a ilk telgraf mesajını iletmesini sağladı. Mors koduyla yazılan mesajı çözmek 16,5 saat sürmüş olabilir ama alınışı, New York'taki Belediye Binasını yanlışlıkla yakarak kül eden havai fişek gösterileri eşliğinde büyük bir kutlamayla karşılanmıştı. s. 224
- 1880 yılına gelindiğinde, dünyanın okyanuslarına yaklaşık 158.000 kilometrelik kablo döşenerek İngiltere'yi Asya, Kanada, Afrika ve Avustralya'daki sömürgelerine bağlamıştı. Kraliçe Victoria ellinci yılını, toplu e-postaya benzer bir şey göndererek kutladı. James Morris'in tanımına göre: "22 Haziran 1897 sabahı İngiltere Kraliçesi Victoria, Buckingham sarayındaki telgraf odasına gitti... Saat on biri birkaç dakika geçiyordu, elektrikli bir düğmeye bastı; Merkez Telgraf Bürosu'na bir sinyal iletildi; ellinci yılına ilişkin mesajı birkaç saniye içinde imparatorluğun her köşesine doğru yola çıkmıştı. Mesaj sadece şöyle diyordu: 'Sevgili halkıma teşekkür edin. Tanrı hepsini korusun.'" s. 224
- İngilizlerin yaratılmasına yardımcı olduğu dünya çapındaki "elektrikli sinir sistemi"nin, imparatorluğun son anında kullanılması belki de uygundu. Kraliyet yatı Britannia 1 Temmuz 1997'nin erken saatlerinde Hong Kong limanından çıkarken, İngiltere'nin son valisi Chris Patten tekneden çok kısa bir telgraf çekti: "Bu hükümetin yönetimini bırakmış bulunuyorum. Tanrı Kraliçeyi korusun." Britannia karanlıkta kaybolurken, küresel bağlantılı, çok kültürlü dünya -İngilizlerin ve diğerlerinin yaratmak için çok şey yaptığı bu dünya- dönmeye ve heyecan yaratmaya devam ediyordu, sanki bir imparatorluğun göçmesine kayıtsız kalıyordu. s. 225
5 Haziran 2010 Cumartesi
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 4
4. Bölüm: Vaizlerin Dünyası
- "İlerleyin keşişler, insanların iyiliği için, insanların mutluluğu için, dünyaya duyduğunuz sevginin hatırına; tanrıların ve insanların iyiliği, kazancı ve refahı için, iki kişi aynı yöne gitmesin. Dharma'yı öğretin keşişler, başında iyi, ortasında iyi ve sonunda iyiyi anlatın." Buda'dan ilk altmış öğrencisine, 2,500 yıl önce s. 115
- On altıncı yüzyılda İspanyolların Güney Amerika'ya yaptığı seferler sözüm ona İnkaları gerçek Tanrıyı kabul etmeye ikna etmek içindi. Peru'nun yerlilerini dönüştürmeyi başaramayan Francisco Pizarro'ya bunun nedeni sorulduğunda, açık sözlü davranmıştı: "Böyle bir nedenle gelmedim: Onların altınlarını almaya geldim." s. 123
- Din değiştirme işlemi şarapsız yapılamadığından, misyonerler kısa sürede üzüm bağları ekmeye başlamışlardı. 1770'lerde, San Diego'da bir misyon kurmuş olan Cizvit rahibi Junipero Serra, ilk sözde misyon üzümlerini (Conquistadorlar -Fatihler tarafından Kuzey Amerika'ya getirilen Sardunya şarabının yan ürününü-) ekmiş, böylece California'ya şarabı tanıtmıştı. Yaklaşık bir asır önce, benzer bir dini coşku içinde, iki yüz civarında Fransız Huguenot göçmeni, Güney Afrika'daki Hollanda kolonisinde şarap sanayiini oluşturmuştu. s. 134
- Bir Amerikan Üniversitesinden mezun olacak ilk Çinli öğrenci olan Yung Wing'in 1847 yılında Yale'e gelmesi, misyonerliğin girişimleriyle gerçekleşmişti. Yung daha sonra, 120 Çinli öğrenciden oluşan ilk grubu Birleşik Devletler'e getirecekti. s. 135
- On dokuzuncu yüzyılın ortalarında çok sayıda Fransız misyonerin Vietnam imparatoru tarafından idam edilmesi, Fransız askeri müdahalesi ve bunun sonucunda yüz yıldan fazla süre boyunca Çin Hindi'nde Fransız hakimiyetinin oluşması için bahane olmuştu. Bu hakimiyetin bir mirası da, o güne kadar Çince karakterlerle yazılan Vietnamca'nın ulusal yazı sisteminin (quoc-ngu) yaratılmasıydı. Fransız misyoneri Alexandre de Rhodes, geleneksel Konfüçyüs telkininden gelen ve Vietnamca yazmak için Çin karakterlerini kullanan insanları kazanmak amacıyla, Latin harfleriyle ilk Vietnamca ilmihali üretmişti. Vietnamcanın Çince ile bağlarını koparan bu girişim, okuryazarlığın yaygınlaşmasında, baskının gelişmesinde ve Vietnam'daki Çin etkisinin gevşemesinde derin etkiler yaratacak, ülke açısından uzun vadeli sonuçlar yaratacaktı. s. 136
5. Bölüm: Hareket Halindeki Dünya
- Yeni Dünya'ya göç eden beş İspanyol'dan birisi, Seville'liydi. s. 160
- Afrika'nın batı sahilinin keşfi konusundaki en eziyetli hikayelerden biri, Hanno adındaki Kartacalı bir komutanın hazırladığı raporda yer almaktadır. M.Ö. 500 yılı civarında, yeni yerler aramak ve koloni kurmak üzere, Akdeniz'e açılmış ve kendisini Atlantik'te bulmuştu. Anlaşılan, maceralarının hikayesini yaşadığı kasabada bronza kazımıştı. s. 162
- Han imparatoru Wu, Xionhu'ya(göçebeleri kastediyor) karşı, büyük ölçüde göçebe akınları felaketini durdurmak amacıyla Orta Asyalı Yuezhi halkıyla fırsatçı bir ittifak oluşturma olasılığını araştırmak istiyordu. M.Ö. 138 yılında, elçisi Zhang Qian, yüzden fazla adam ve bir Xionghu kölesi çevirmen eşliğinde, batıya doğru gitti. İttifak yapacak kimseyi bulamadılar ama Zhang Qian'ın Orta Asya'daki on üç yıllık yolculuğu(...) Çinlilerle, bugünkü Afganistan'da yer alan Yunanlı Bactria kolonisi arasındaki ilk bilinen temastır. (...) Elçi ayrıca, tacirler tarafından Hindistan üzerinden güneydoğu Çin'den getirilen Çinli bambu filizlerinin ve diğer ürünlerin, Bactria'da satıldığını görünce çok şaşırmıştı. Orta Asya dağları ve çölleri arasında meşhur İpek Yolu açılmadan bile, Hindistan'ı Tayland ve Burma üzerinden Güney Çin'e bağlayan bir Güneybatı İpek Yolu gelişmişti. s. 166 (parantez bana ait)
- Ancak Çin'in, batı bölgelerini keşfetme konusundaki merakı uzun sürmedi. Zhang Qian'dan iki yüz yıl sonra, bir başka devlet görevlisi Gan Ying, Roma'ya ulaşma girişimini kesip, Mezopotamya'ya ulaştıktan sonra geri dönmüş gibi görünmektedir. Anlaşılan, Roma ile ticaret tekellerini koruma konusunda istekli olan Partlılar, daha ileri gitmekten caydırmışlar, Roma'ya yolculuğun aylar hatta yıllar sürebileceği uyarısında bulunmuşlardı. Çin kayıtları Gan Ying'in bunun üzerine eve döndüğünü ve Çin'in bin yıldan fazla bir süre daha Akdeniz'den izole olmasına neden olduğunu belirtmektedir. 1405 yılında Ming imparatoru Yongle, hadım amiral Zheng He'yi bir keşif donanmasına liderlik etmek üzere gönderinceye kadar, Çinlilerin, Hindistan'ın batısına doğru bilinen her hangi bir yolculuk girişimi bulunmamaktadır. s. 166
- Avrupa'da Orta Çağ, seyahatin sonu anlamına gelmiyordu. Orta Çağ insanları aslında yolculuk yapıyordu -esas olarak, para kazanmak ve hacca gitmek için. Tıp bilimi daha emekleme döneminde olduğundan, azizlerin ve kutsal yerlerin ziyaret edilmesi, hastalar için tercih edilen bir tedaviydi. s. 168
- Belki de tarihteki ilk turist, kendi adına seyahate çıkan ilk kişi, Fas'ın Tanca kentinden İbn-i Batuta isimli Müslüman bir hukukçuydu.
1325 yılında sıcak bir Haziran gününde, yirmi iki yaşındaki İbn-i Batuta Mekke'ye hacca gitmek üzere yola çıkmış ve bu yolculuk, o dönemde dünyanın en uzun turist gezisi olmuştu. Eşek üzerinde hacca gitmek üzere yola çıktığında, yolculuğunun otuz yıl süreceğini ve evine ancak yüz yirmi bin kilometre yolculuk yaptıktan sonra dönebileceğini bilmiyordu. Bu, on dördüncü yüzyılda bir insanın, her türlü olanağı kullanarak -yaya, katır, at, deve, öküz arabası ve tekne- hayatı boyunca kat edebileceği en uzun mesafeydi. s. 172
- Batuta, Fas'a 1349 yılında döndü ama Avrupa ile Kuzey Afrika'yı ziyaret etmek üzere tekrar yola çıktı ve burada Batı Sudan'ı "Zencilerin en kuzeydeki vilayetine kadar" keşfetti. Nijer'e ulaştı ve yanlışlıkla Nil sandı. s.173
- 1444 yılında, Afrika'daki Gine'den dünyadaki ilk insan kargosu -iki yüz sefil erkek, kadın ve çocuk- Avrupa topraklarına indiği zaman... s. 174
- Krallığın temsilcileriyle sağlanan bir anlaşmayla -Santa Fe Kapitülasyonları- Kolomb'a çok istediği onur verildi. Kolomb başarılı olduğu takdirde, Açık Denizlerin Büyük Amirali unvanını alacaktı. Kolomb ayrıca, bulacağı her toprakta da unvan sahibi olacak ve "bütün ve her türlü malın, ister inci ve değerli taşlar, ister altın, gümüş, baharat ve başka nesneler olsun," onda birini alacaktı. (...)
3 Ağustos 1492 sabahı, Kolomb'un üç gemisi, Santa Maria, Nina ve Pinta, yelkenlerini açtı ve Palos limanından ayrıldı. Krallığın bu yolculuktan kazanmayı umduğu tüm şeylerin yanında, yapılan yatırım fazla değildi: İki milyon maradevi. Kısa süre önce bir kraliyet düğününe krallık, bunun otuz katını harcamıştı. s. 176
- On sekizinci yüzyılın sonunda başkalarının yanı sıra, Hollandalı deniz subayı Abel Tasman, Fransız deniz subayı Louis-Antoine de Bougainville, İngiliz kaptan James Cook ve deniz subayları Georrge Bass ile Matthew Flinders, Avrupa, Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik arasındaki bağlantıları tamamladı. Yeni keşfedilen yerlerin isimleri, kaşiflerin anısını taşımaktadır. Avustralya'ya bu isim verilmişti çünkü, güneyde bilinmeyen toprakların var olduğuna ilişkin eski Avrupa haritasının -"Terra Australis Incognita"nın- varsayımını doğruluyordu. Yerli Maorilerin Aotearoa dediğiadayı ilk bulan Hollandalı buraya, Hollanda vilayeti Zeeland'dan esinlenerek "Nieuw Zeeland" (Yeni Zelanda) adını verdi ve İspanya Kralı Philip, Pasifik'teki yeni İspanyol kolonisi Filipinler'in adına esin kaynağı oldu. s. 179
- 1840'larda(...), izleyen yetmiş yılda yaklaşık altmış milyon Avrupalı, yurt dışına yerleşmek için doğduğu yerden ayrılacak, bunların yaklaşık otuz yedi milyonu Birleşik Devletler'e, kalanı Güney Amerika'ya yerleşecekti. Birleşik Devletler'e göç, 1913 yılında 2.1 milyonu aşarak yıllık rekora ulaştı. s. 180
- Pasaport on yedinci yüzyıldan beri İngiltere'de var idiyse de, pasaporta sahip olmayanlara engel oluşturmak yerine, gezgini korumak amacıyla tasarlanmıştı. 1872 yılında çıkan bir İngiliz yasası, "tüm yabancıların bu ülkeye sınırsız giriş ve yerleşim hakkı olduğunu" belirtiyordu. s. 180
- "Onların [Çinliler] barbar ülkelere gidiyor olması önemli değildi, önemli olan iş ve yiyecek bulmanın salt zorunluluğuydu. Çin işçileri, yurt dışında bulunabilecek hayal edilemeyecek zenginliklerle kandırılmışlar, ahlaksızlar tarafından satılmışlar, sadece karla ilgilenen ama talihsiz kurbanlarında neden oldukları sefalet ve acıyla ilgilenmeyen açgözlü tacirler tarafından gaddar bir şekilde tatmin edici olmayan uzun kontratlarla yükümlülük altına sokulmuşlardı. Küba'ya şeker ekmeye, Avustralya'ya ve California'ya altın madenine, Singapur'da kargo taşımaya, Güney Afrika'da kömür madenlerinde adam bulmaya, Nauru'da fosfat kazmaya, kauçuk çıkarmaya ve Malaya'da kalay ayıklamaya, Amerika ve Kanada'da demiryolu kurmaya, Hindistan'da deri tabaklamaya, Peru'da hizmetçilik yapmaya ve guano küremeye gitmişlerdi." Tarihçi Hugh R. Baker'dan aktaran N. Chanda s. 182
- "İlerleyin keşişler, insanların iyiliği için, insanların mutluluğu için, dünyaya duyduğunuz sevginin hatırına; tanrıların ve insanların iyiliği, kazancı ve refahı için, iki kişi aynı yöne gitmesin. Dharma'yı öğretin keşişler, başında iyi, ortasında iyi ve sonunda iyiyi anlatın." Buda'dan ilk altmış öğrencisine, 2,500 yıl önce s. 115
- On altıncı yüzyılda İspanyolların Güney Amerika'ya yaptığı seferler sözüm ona İnkaları gerçek Tanrıyı kabul etmeye ikna etmek içindi. Peru'nun yerlilerini dönüştürmeyi başaramayan Francisco Pizarro'ya bunun nedeni sorulduğunda, açık sözlü davranmıştı: "Böyle bir nedenle gelmedim: Onların altınlarını almaya geldim." s. 123
- Din değiştirme işlemi şarapsız yapılamadığından, misyonerler kısa sürede üzüm bağları ekmeye başlamışlardı. 1770'lerde, San Diego'da bir misyon kurmuş olan Cizvit rahibi Junipero Serra, ilk sözde misyon üzümlerini (Conquistadorlar -Fatihler tarafından Kuzey Amerika'ya getirilen Sardunya şarabının yan ürününü-) ekmiş, böylece California'ya şarabı tanıtmıştı. Yaklaşık bir asır önce, benzer bir dini coşku içinde, iki yüz civarında Fransız Huguenot göçmeni, Güney Afrika'daki Hollanda kolonisinde şarap sanayiini oluşturmuştu. s. 134
- Bir Amerikan Üniversitesinden mezun olacak ilk Çinli öğrenci olan Yung Wing'in 1847 yılında Yale'e gelmesi, misyonerliğin girişimleriyle gerçekleşmişti. Yung daha sonra, 120 Çinli öğrenciden oluşan ilk grubu Birleşik Devletler'e getirecekti. s. 135
- On dokuzuncu yüzyılın ortalarında çok sayıda Fransız misyonerin Vietnam imparatoru tarafından idam edilmesi, Fransız askeri müdahalesi ve bunun sonucunda yüz yıldan fazla süre boyunca Çin Hindi'nde Fransız hakimiyetinin oluşması için bahane olmuştu. Bu hakimiyetin bir mirası da, o güne kadar Çince karakterlerle yazılan Vietnamca'nın ulusal yazı sisteminin (quoc-ngu) yaratılmasıydı. Fransız misyoneri Alexandre de Rhodes, geleneksel Konfüçyüs telkininden gelen ve Vietnamca yazmak için Çin karakterlerini kullanan insanları kazanmak amacıyla, Latin harfleriyle ilk Vietnamca ilmihali üretmişti. Vietnamcanın Çince ile bağlarını koparan bu girişim, okuryazarlığın yaygınlaşmasında, baskının gelişmesinde ve Vietnam'daki Çin etkisinin gevşemesinde derin etkiler yaratacak, ülke açısından uzun vadeli sonuçlar yaratacaktı. s. 136
5. Bölüm: Hareket Halindeki Dünya
- Yeni Dünya'ya göç eden beş İspanyol'dan birisi, Seville'liydi. s. 160
- Afrika'nın batı sahilinin keşfi konusundaki en eziyetli hikayelerden biri, Hanno adındaki Kartacalı bir komutanın hazırladığı raporda yer almaktadır. M.Ö. 500 yılı civarında, yeni yerler aramak ve koloni kurmak üzere, Akdeniz'e açılmış ve kendisini Atlantik'te bulmuştu. Anlaşılan, maceralarının hikayesini yaşadığı kasabada bronza kazımıştı. s. 162
- Han imparatoru Wu, Xionhu'ya(göçebeleri kastediyor) karşı, büyük ölçüde göçebe akınları felaketini durdurmak amacıyla Orta Asyalı Yuezhi halkıyla fırsatçı bir ittifak oluşturma olasılığını araştırmak istiyordu. M.Ö. 138 yılında, elçisi Zhang Qian, yüzden fazla adam ve bir Xionghu kölesi çevirmen eşliğinde, batıya doğru gitti. İttifak yapacak kimseyi bulamadılar ama Zhang Qian'ın Orta Asya'daki on üç yıllık yolculuğu(...) Çinlilerle, bugünkü Afganistan'da yer alan Yunanlı Bactria kolonisi arasındaki ilk bilinen temastır. (...) Elçi ayrıca, tacirler tarafından Hindistan üzerinden güneydoğu Çin'den getirilen Çinli bambu filizlerinin ve diğer ürünlerin, Bactria'da satıldığını görünce çok şaşırmıştı. Orta Asya dağları ve çölleri arasında meşhur İpek Yolu açılmadan bile, Hindistan'ı Tayland ve Burma üzerinden Güney Çin'e bağlayan bir Güneybatı İpek Yolu gelişmişti. s. 166 (parantez bana ait)
- Ancak Çin'in, batı bölgelerini keşfetme konusundaki merakı uzun sürmedi. Zhang Qian'dan iki yüz yıl sonra, bir başka devlet görevlisi Gan Ying, Roma'ya ulaşma girişimini kesip, Mezopotamya'ya ulaştıktan sonra geri dönmüş gibi görünmektedir. Anlaşılan, Roma ile ticaret tekellerini koruma konusunda istekli olan Partlılar, daha ileri gitmekten caydırmışlar, Roma'ya yolculuğun aylar hatta yıllar sürebileceği uyarısında bulunmuşlardı. Çin kayıtları Gan Ying'in bunun üzerine eve döndüğünü ve Çin'in bin yıldan fazla bir süre daha Akdeniz'den izole olmasına neden olduğunu belirtmektedir. 1405 yılında Ming imparatoru Yongle, hadım amiral Zheng He'yi bir keşif donanmasına liderlik etmek üzere gönderinceye kadar, Çinlilerin, Hindistan'ın batısına doğru bilinen her hangi bir yolculuk girişimi bulunmamaktadır. s. 166
- Avrupa'da Orta Çağ, seyahatin sonu anlamına gelmiyordu. Orta Çağ insanları aslında yolculuk yapıyordu -esas olarak, para kazanmak ve hacca gitmek için. Tıp bilimi daha emekleme döneminde olduğundan, azizlerin ve kutsal yerlerin ziyaret edilmesi, hastalar için tercih edilen bir tedaviydi. s. 168
- Belki de tarihteki ilk turist, kendi adına seyahate çıkan ilk kişi, Fas'ın Tanca kentinden İbn-i Batuta isimli Müslüman bir hukukçuydu.
1325 yılında sıcak bir Haziran gününde, yirmi iki yaşındaki İbn-i Batuta Mekke'ye hacca gitmek üzere yola çıkmış ve bu yolculuk, o dönemde dünyanın en uzun turist gezisi olmuştu. Eşek üzerinde hacca gitmek üzere yola çıktığında, yolculuğunun otuz yıl süreceğini ve evine ancak yüz yirmi bin kilometre yolculuk yaptıktan sonra dönebileceğini bilmiyordu. Bu, on dördüncü yüzyılda bir insanın, her türlü olanağı kullanarak -yaya, katır, at, deve, öküz arabası ve tekne- hayatı boyunca kat edebileceği en uzun mesafeydi. s. 172
- Batuta, Fas'a 1349 yılında döndü ama Avrupa ile Kuzey Afrika'yı ziyaret etmek üzere tekrar yola çıktı ve burada Batı Sudan'ı "Zencilerin en kuzeydeki vilayetine kadar" keşfetti. Nijer'e ulaştı ve yanlışlıkla Nil sandı. s.173
- 1444 yılında, Afrika'daki Gine'den dünyadaki ilk insan kargosu -iki yüz sefil erkek, kadın ve çocuk- Avrupa topraklarına indiği zaman... s. 174
- Krallığın temsilcileriyle sağlanan bir anlaşmayla -Santa Fe Kapitülasyonları- Kolomb'a çok istediği onur verildi. Kolomb başarılı olduğu takdirde, Açık Denizlerin Büyük Amirali unvanını alacaktı. Kolomb ayrıca, bulacağı her toprakta da unvan sahibi olacak ve "bütün ve her türlü malın, ister inci ve değerli taşlar, ister altın, gümüş, baharat ve başka nesneler olsun," onda birini alacaktı. (...)
3 Ağustos 1492 sabahı, Kolomb'un üç gemisi, Santa Maria, Nina ve Pinta, yelkenlerini açtı ve Palos limanından ayrıldı. Krallığın bu yolculuktan kazanmayı umduğu tüm şeylerin yanında, yapılan yatırım fazla değildi: İki milyon maradevi. Kısa süre önce bir kraliyet düğününe krallık, bunun otuz katını harcamıştı. s. 176
- On sekizinci yüzyılın sonunda başkalarının yanı sıra, Hollandalı deniz subayı Abel Tasman, Fransız deniz subayı Louis-Antoine de Bougainville, İngiliz kaptan James Cook ve deniz subayları Georrge Bass ile Matthew Flinders, Avrupa, Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik arasındaki bağlantıları tamamladı. Yeni keşfedilen yerlerin isimleri, kaşiflerin anısını taşımaktadır. Avustralya'ya bu isim verilmişti çünkü, güneyde bilinmeyen toprakların var olduğuna ilişkin eski Avrupa haritasının -"Terra Australis Incognita"nın- varsayımını doğruluyordu. Yerli Maorilerin Aotearoa dediğiadayı ilk bulan Hollandalı buraya, Hollanda vilayeti Zeeland'dan esinlenerek "Nieuw Zeeland" (Yeni Zelanda) adını verdi ve İspanya Kralı Philip, Pasifik'teki yeni İspanyol kolonisi Filipinler'in adına esin kaynağı oldu. s. 179
- 1840'larda(...), izleyen yetmiş yılda yaklaşık altmış milyon Avrupalı, yurt dışına yerleşmek için doğduğu yerden ayrılacak, bunların yaklaşık otuz yedi milyonu Birleşik Devletler'e, kalanı Güney Amerika'ya yerleşecekti. Birleşik Devletler'e göç, 1913 yılında 2.1 milyonu aşarak yıllık rekora ulaştı. s. 180
- Pasaport on yedinci yüzyıldan beri İngiltere'de var idiyse de, pasaporta sahip olmayanlara engel oluşturmak yerine, gezgini korumak amacıyla tasarlanmıştı. 1872 yılında çıkan bir İngiliz yasası, "tüm yabancıların bu ülkeye sınırsız giriş ve yerleşim hakkı olduğunu" belirtiyordu. s. 180
- "Onların [Çinliler] barbar ülkelere gidiyor olması önemli değildi, önemli olan iş ve yiyecek bulmanın salt zorunluluğuydu. Çin işçileri, yurt dışında bulunabilecek hayal edilemeyecek zenginliklerle kandırılmışlar, ahlaksızlar tarafından satılmışlar, sadece karla ilgilenen ama talihsiz kurbanlarında neden oldukları sefalet ve acıyla ilgilenmeyen açgözlü tacirler tarafından gaddar bir şekilde tatmin edici olmayan uzun kontratlarla yükümlülük altına sokulmuşlardı. Küba'ya şeker ekmeye, Avustralya'ya ve California'ya altın madenine, Singapur'da kargo taşımaya, Güney Afrika'da kömür madenlerinde adam bulmaya, Nauru'da fosfat kazmaya, kauçuk çıkarmaya ve Malaya'da kalay ayıklamaya, Amerika ve Kanada'da demiryolu kurmaya, Hindistan'da deri tabaklamaya, Peru'da hizmetçilik yapmaya ve guano küremeye gitmişlerdi." Tarihçi Hugh R. Baker'dan aktaran N. Chanda s. 182
21 Mayıs 2010 Cuma
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 3
3. Bölüm: İçerideki Dünya
- "İnsanın ürettiği, anlayışımıza uygun ve bize zevk veren her şey, kökeni neresi olursa olsun, bir anda bizim oluyor." Rabindranath Tagore, C. F. Andrews'a mektup, 13 Mart 1921'den aktaran Nayan Chanda s. 77
- Her ne kadar M.Ö. birinci yüzyılda Çin'de de bir pamuk türü biliniyorduysa da, Çin'de toplu kitlelere hizmet eden geleneksel tekstil sanayiinin temelinde kenevir lifi vardı. Güneydoğu Asya kanalıyla Hindistan'dan getirilen pamuğun, Çin'de önemli bir ticari tarım ürünü olarak değer kazanması M.S. onuncu yüzyıldan önce gerçekleşmemişti. Çin'de büyük çaplı pamuklu giysi üretimi on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda başlamış ve Yangtze Havzası'ndan Kore ve Japonya'ya yayılmıştı. Ancak, başından itibaren, krallık elitleri tarafından kullanılan ipek, Çin'in temel ihracatı olmaya devam etmişti. s. 81
- İslamiyet'in kutsal hac döneminde büyük yıllık kumaş pazarı Cidde'de ve Mekke'de düzenleniyordu ve orada satılan tekstil yığını Mısır ve Hindistan'dan gelmeye devam ediyordu. Sanayi Devrimine kadar, Hindistan yapımı tekstil, dünyadaki en büyük ana üretim ihracatı olmayı sürdürdü. Hindistan'ın 1700 yılında dünyadaki brüt yerel ürünlerin yaklaşık yüzde 25'ini karşılamasının altındaki temel unsur, pamuklu tekstiliydi. s. 82
- Hollandalılar ayrıca, Yeni Dünya'ya gönderilmek üzere köle satın almak için, kareli ve çivit rengine boyanmış Hint kumaşları ihraç ediyordu. Kölelere giydirilen mavi pamuklu Hint dokuması "keder giysisi" olarak bilinmeye başladı. s. 82
- 17120 ile 1759 yılları arasında Doğu Hindistan Şirketi, çoğu pamuk olmak üzere, dokuz milyon sterlin değerinde mal ithal etmiş ve yirmi altı milyon sterlin tutarında külçe ihraç etmişti. 1695 yılında Hindistan'ı ziyaret eden İtalyan gezgin Gemelli Careri, dünyada dolaşan bütün altın ve gümüşün sonunda Moğol İmparatorluğuna ulaştığını iddia etmişti. On altıncı yüzyılda Yeni Dünya'dan dışarı çıkarılan tahmini on yedi bin ton gümüşün yaklaşık altı bin tonu, Avrupa'nın ithalatının karşılığını ödemek üzere Hindistan'a verilmişti. s. 83
- Protestolar ve işçi ayaklanmaları sonunda İngiltere'nin 1701 Basma Yasası'nı uygulamasına, Hint tekstillerinin ithalinin ve giyilmesinin kısmen yasaklanmasına yol açtı. (...)1721 yılında İngiltere ikinci bir Basma yasasını onaylayarak, her türlü pamuklu tekstili yasakladı, ama bu yalnızca kaçakçılığı körükledi. Hint basmasının popülerliğinin belirgin yanıt aynı kumaşı yerel olarak imal etmekti ama bunda da sorunlar çıktı. Avrupa'daki yevmiyeler, Hindistan'daki yevmiyelerden altı kat fazla olduğundan, Avrupa'da yapılan kumaş, Hindistan'dan ithal edilen kumaşla rekabet edemiyordu. İşçilik ihtiyacını azaltacak teknoloji arayışları, bir dizi icada ve sonunda, 1771 yılında Cromford'da suyla çalışan iplik fabrikasının açılmasına yol açtı. Sanayi Devrimi başlamıştı. (...) Yalnızca on dört yıl içinde (1814- 1828) Hindistan'ın İngiltere'ye yaptığı pamuklu parça mal ihracatı üçte iki oranında azalmış ve Hindistan'a, seri olarak üretilen İngiliz tekstili ihracatı, vergi politikalarının da desteğiyle, beş katından fazlaya ulaşmıştı. Hindistan, tarihinde ilk kez, vatandaş kitlesinin giydiği eşyaları ithal ediyordu. s. 83- 84
- Ham liften tohumları elle ayırma işlemi son derece yavaş bir ilemdi ve ihraç edilebilen pamuk miktarını kısıtlıyordu. 1793 baharında Georgia'da bir pamuk tarlasında tatil yapan bir Yale mezunu tarafından şans eseri yapılan bir buluş, engeli ortadan kaldırdı. Eli Whitney'in elle çalıştırılan pamuk çekirdeği çıkarma aleti, bir işçinin günde yaklaşık 25 kilo temizlenmiş pamuk toplayabileceği anlamına geliyordu. Hızlanan süreç Amerikan pamuk ihracatını, Whitney'in icadından sonraki yıl, çarpıcı bir şekilde on katına çıkardı. Ondan sonraki yirmi yıl içinde pamuk ihracatı 725.000 kilodan 15,8 milyon kiloya çıktı. (...) Pamuk ekimi, neredeyse diğer bütün tarımı dışlayarak genişledi. Aynı zamanda, Afrikalı köle sayısı da arttı, özellikle kadınlar, oamuk yolarken daha çevik oldukları düşüncesiyle daha fazla tercih ediliyordu. 1800 ile 1810 yılları arasında Birleşik Devletler'deki köle sayısı üçte bir oranında artmış ve sonraki on yılda da yine üçte bir oranında artmıştı.(...) Yıllar sonra, köleliği kaldırma çağrıları yoğunlaştıkça, sadık bir destekçi olan Senatör James H. Hammond, 4 Mart 1858 tarihinde Amerikan Senatosu'nda şu ünlü sözleri söyledi: "Pamuk uğruna savaş açmaya cüret etmeyin. Dünyadaki hiçbir güç bu konuda savaşmaya yeltenmez. Pamuk en üstün şey." s. 85
- Amerikan İç Savaşı, Mısır tarihinde dönüm noktası haline geldi, zira savaş yıllarında Aşağı Mısır'ın bereketli topraklarının yüzde 40'ı pamuğa dönüştürülmüştü. Ama İç Savaş sona erince, yeni yetiştiricilerin beklenmedik şansı, pamuk fiyatları düştükçe kısa sürede sefalete dönüştü. s. 85
- İtalya'da bu buruk, acı içeceğe(kahveden bahsediyor) duyulan sevgi, dindar Hristiyanlar arasında kaygı oluşturmuştu. 1592 yılında Hristiyanlar arasında bu "İslam şarabına" duyulan ve giderek artan ilgi konusunda din adamları arasında oluşan anlaşmazlığı çözmek üzere Papa VIII. Clement'e danışılmıştı. Papa kararını vermeden önce bir yudum almış ve haykırmıştı: "Ama bu Şeytan içeceği o kadar lezzetli ki, bunu yalnızca kafirlerin kullanmasına izin vermek yazık olur. Bunu vaftiz ederek Şeytanı kandıracağız." s. 93 parantez bana ait
- Bazılarının kahveyi, kapitalizmin yükselmesi sırasında işçilerden yararlanma aracı olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Sidney Mintz kahve, şeker, çay ve çikolata gibi hafif uyuşturucuları "proleterlerin açlığını öldüren şey" olarak tanımlamaktadır. "Giderek daha fazla sayıda mahrum bırakılan insan Avrupa'nın şehirlerinde toplanmaya başladıkça ve deneme üretimi yayıldıkça, çay ve şeker, her durumda aç olan insanları tatmin eder hale gelmişti. Tatlı kalorifer memnuniyetle karşılanıyor, sıcak içeceğin kendisi, soğuk yemeği ısıtıyordu ve uyarıcı hastayı, gıdasız kalanı, çok çalıştırılanı, çok genci, yaşlıyı neşelendiriyordu," diye yazmıştı. s. 99
- "Yavanalar [Yunanlılar] barbardır," diye yazmıştı Gargi Samhita'nın Hintli yazarı, "ama yine de, astronomi bilimi bunlarla birlikte doğmuştu ve bu nedenle tanrılar gibi saygı gösterilmeleri gerekir." s.104- 105
- "İnsanın ürettiği, anlayışımıza uygun ve bize zevk veren her şey, kökeni neresi olursa olsun, bir anda bizim oluyor." Rabindranath Tagore, C. F. Andrews'a mektup, 13 Mart 1921'den aktaran Nayan Chanda s. 77
- Her ne kadar M.Ö. birinci yüzyılda Çin'de de bir pamuk türü biliniyorduysa da, Çin'de toplu kitlelere hizmet eden geleneksel tekstil sanayiinin temelinde kenevir lifi vardı. Güneydoğu Asya kanalıyla Hindistan'dan getirilen pamuğun, Çin'de önemli bir ticari tarım ürünü olarak değer kazanması M.S. onuncu yüzyıldan önce gerçekleşmemişti. Çin'de büyük çaplı pamuklu giysi üretimi on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda başlamış ve Yangtze Havzası'ndan Kore ve Japonya'ya yayılmıştı. Ancak, başından itibaren, krallık elitleri tarafından kullanılan ipek, Çin'in temel ihracatı olmaya devam etmişti. s. 81
- İslamiyet'in kutsal hac döneminde büyük yıllık kumaş pazarı Cidde'de ve Mekke'de düzenleniyordu ve orada satılan tekstil yığını Mısır ve Hindistan'dan gelmeye devam ediyordu. Sanayi Devrimine kadar, Hindistan yapımı tekstil, dünyadaki en büyük ana üretim ihracatı olmayı sürdürdü. Hindistan'ın 1700 yılında dünyadaki brüt yerel ürünlerin yaklaşık yüzde 25'ini karşılamasının altındaki temel unsur, pamuklu tekstiliydi. s. 82
- Hollandalılar ayrıca, Yeni Dünya'ya gönderilmek üzere köle satın almak için, kareli ve çivit rengine boyanmış Hint kumaşları ihraç ediyordu. Kölelere giydirilen mavi pamuklu Hint dokuması "keder giysisi" olarak bilinmeye başladı. s. 82
- 17120 ile 1759 yılları arasında Doğu Hindistan Şirketi, çoğu pamuk olmak üzere, dokuz milyon sterlin değerinde mal ithal etmiş ve yirmi altı milyon sterlin tutarında külçe ihraç etmişti. 1695 yılında Hindistan'ı ziyaret eden İtalyan gezgin Gemelli Careri, dünyada dolaşan bütün altın ve gümüşün sonunda Moğol İmparatorluğuna ulaştığını iddia etmişti. On altıncı yüzyılda Yeni Dünya'dan dışarı çıkarılan tahmini on yedi bin ton gümüşün yaklaşık altı bin tonu, Avrupa'nın ithalatının karşılığını ödemek üzere Hindistan'a verilmişti. s. 83
- Protestolar ve işçi ayaklanmaları sonunda İngiltere'nin 1701 Basma Yasası'nı uygulamasına, Hint tekstillerinin ithalinin ve giyilmesinin kısmen yasaklanmasına yol açtı. (...)1721 yılında İngiltere ikinci bir Basma yasasını onaylayarak, her türlü pamuklu tekstili yasakladı, ama bu yalnızca kaçakçılığı körükledi. Hint basmasının popülerliğinin belirgin yanıt aynı kumaşı yerel olarak imal etmekti ama bunda da sorunlar çıktı. Avrupa'daki yevmiyeler, Hindistan'daki yevmiyelerden altı kat fazla olduğundan, Avrupa'da yapılan kumaş, Hindistan'dan ithal edilen kumaşla rekabet edemiyordu. İşçilik ihtiyacını azaltacak teknoloji arayışları, bir dizi icada ve sonunda, 1771 yılında Cromford'da suyla çalışan iplik fabrikasının açılmasına yol açtı. Sanayi Devrimi başlamıştı. (...) Yalnızca on dört yıl içinde (1814- 1828) Hindistan'ın İngiltere'ye yaptığı pamuklu parça mal ihracatı üçte iki oranında azalmış ve Hindistan'a, seri olarak üretilen İngiliz tekstili ihracatı, vergi politikalarının da desteğiyle, beş katından fazlaya ulaşmıştı. Hindistan, tarihinde ilk kez, vatandaş kitlesinin giydiği eşyaları ithal ediyordu. s. 83- 84
- Ham liften tohumları elle ayırma işlemi son derece yavaş bir ilemdi ve ihraç edilebilen pamuk miktarını kısıtlıyordu. 1793 baharında Georgia'da bir pamuk tarlasında tatil yapan bir Yale mezunu tarafından şans eseri yapılan bir buluş, engeli ortadan kaldırdı. Eli Whitney'in elle çalıştırılan pamuk çekirdeği çıkarma aleti, bir işçinin günde yaklaşık 25 kilo temizlenmiş pamuk toplayabileceği anlamına geliyordu. Hızlanan süreç Amerikan pamuk ihracatını, Whitney'in icadından sonraki yıl, çarpıcı bir şekilde on katına çıkardı. Ondan sonraki yirmi yıl içinde pamuk ihracatı 725.000 kilodan 15,8 milyon kiloya çıktı. (...) Pamuk ekimi, neredeyse diğer bütün tarımı dışlayarak genişledi. Aynı zamanda, Afrikalı köle sayısı da arttı, özellikle kadınlar, oamuk yolarken daha çevik oldukları düşüncesiyle daha fazla tercih ediliyordu. 1800 ile 1810 yılları arasında Birleşik Devletler'deki köle sayısı üçte bir oranında artmış ve sonraki on yılda da yine üçte bir oranında artmıştı.(...) Yıllar sonra, köleliği kaldırma çağrıları yoğunlaştıkça, sadık bir destekçi olan Senatör James H. Hammond, 4 Mart 1858 tarihinde Amerikan Senatosu'nda şu ünlü sözleri söyledi: "Pamuk uğruna savaş açmaya cüret etmeyin. Dünyadaki hiçbir güç bu konuda savaşmaya yeltenmez. Pamuk en üstün şey." s. 85
- Amerikan İç Savaşı, Mısır tarihinde dönüm noktası haline geldi, zira savaş yıllarında Aşağı Mısır'ın bereketli topraklarının yüzde 40'ı pamuğa dönüştürülmüştü. Ama İç Savaş sona erince, yeni yetiştiricilerin beklenmedik şansı, pamuk fiyatları düştükçe kısa sürede sefalete dönüştü. s. 85
- İtalya'da bu buruk, acı içeceğe(kahveden bahsediyor) duyulan sevgi, dindar Hristiyanlar arasında kaygı oluşturmuştu. 1592 yılında Hristiyanlar arasında bu "İslam şarabına" duyulan ve giderek artan ilgi konusunda din adamları arasında oluşan anlaşmazlığı çözmek üzere Papa VIII. Clement'e danışılmıştı. Papa kararını vermeden önce bir yudum almış ve haykırmıştı: "Ama bu Şeytan içeceği o kadar lezzetli ki, bunu yalnızca kafirlerin kullanmasına izin vermek yazık olur. Bunu vaftiz ederek Şeytanı kandıracağız." s. 93 parantez bana ait
- Bazılarının kahveyi, kapitalizmin yükselmesi sırasında işçilerden yararlanma aracı olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Sidney Mintz kahve, şeker, çay ve çikolata gibi hafif uyuşturucuları "proleterlerin açlığını öldüren şey" olarak tanımlamaktadır. "Giderek daha fazla sayıda mahrum bırakılan insan Avrupa'nın şehirlerinde toplanmaya başladıkça ve deneme üretimi yayıldıkça, çay ve şeker, her durumda aç olan insanları tatmin eder hale gelmişti. Tatlı kalorifer memnuniyetle karşılanıyor, sıcak içeceğin kendisi, soğuk yemeği ısıtıyordu ve uyarıcı hastayı, gıdasız kalanı, çok çalıştırılanı, çok genci, yaşlıyı neşelendiriyordu," diye yazmıştı. s. 99
- "Yavanalar [Yunanlılar] barbardır," diye yazmıştı Gargi Samhita'nın Hintli yazarı, "ama yine de, astronomi bilimi bunlarla birlikte doğmuştu ve bu nedenle tanrılar gibi saygı gösterilmeleri gerekir." s.104- 105
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 2
2. Bölüm: Deve Ticaretinden E-Ticarete
- "Kutsal İmparatorluğumuzda her şey belirli bir bolluk içinde mevcut ve kendi sınırları içinde hiçbir ürün eksikliği yaşanmıyor. Bu nedenle, kendi ürünlerimize karşılık dışarıdaki barbarlardan ürün ithal etmeye gerek yoktu. Ama Kutsal İmparatorluğun ürettiği çay, ipek ve porselen, Avrupa'daki ülkeler ve sizler için mutlak ihtiyaç olduğundan, desteğimizin işareti olarak, Kanton'da yabancı hong'ların (ticari firmaların) kurulmasına izin verdik, böylece istedikleriniz tedarik edilebilir ve ülkeleriniz böylece bizim iyiliğimize katkıda bulunabilir." İmparator Qian Long'un Kral III. George'a yazdığı mektup, 1793'ten aktaran Nayan Chanda s. 37
- Assur-idi, Su-Kubum, Salim-ahum ve Pusu-ken gibi, Asur başkenti ile bugünkü Türkiye'de bulunan Kültepe-Kaniş arasındaki kervan ticaretini işleterek zengin olan tacirlerle tanışıyoruz. Bazen üç yüz adet, tahıl ve yün yüklü eşek ten oluşan uzun kervanlar, bu bin üç yüz kilometrelik yolculuğu yapıyor ve bunun sonucunda eşeklerin çoğu satılıyor, arta kalan daha az sayıdaki eşek de mineral, altın ve gümüş taşıyarak Asur'a geri gönderiliyordu. Eşek kervanları günde ortalama otuz kilometrelik hızla yolculuk yapıyordu. Bir eşek ortalama yüz kilo yük taşıyabiliyor, ticareti yapılabilecek mal miktarı ve türü ile aşılan yolun türünü sınırlıyordu. s. 41
- Tacir Pusu-ken'in karısı (...) Lamassi, kil tablet üzerine kocasına şöyle yazmıştı: "Sen gittiğinden beri Salim-ahum (başka bir tacir) çoktan iki katı büyüklükte bir ev yaptı! Biz ne zaman aynısını yapacağız?" diye sormuştu. s. 41
- Develerin evcilleştirilmesi, Afrika çatalında M.Ö. 3000 ile 2000 yılları arasında gerçekleştiyse de, "Kuzey Arap eyeri"nin icadı ve Arap yarımadasındaki tacirlerin deveyi "çöl gemisi" olarak kullanabilmeleri, ancak M.Ö. 500 ile 200 yılları arasında bir zamanda olmuştu. Develer 6 saatte yaklaşık 30 kilometre gidebiliyordu ve 250 kilo, yani at ya da katırın iki katı kadar yük taşıyabiliyorlardı. Yol boyunca yiyecek bulabildiklerinden, tarihçi William McNeill şuna dikkat etmiştir: "Yarı çorak arazilerin çok bol olduğu Orta Doğu topraklarında kervanlar, yelkenli gemiler kadar hızlı gidebiliyordu. Bu nedenle kervanlar çoğu zaman gemilerle, neredeyse eşit koşullarda rekabet edebiliyordu. Hristiyanlığın ilk asırlarında, deve idaresi sanatının sağlam bir şekilde yerleştiği dönemden, M.S. 1300 sonrasında gemi tasarımlarında yaşanan gelişmeler ve denizcilik teknikleri rekabet koşullarını değiştirinceye kadar, yaklaşık bin yıl boyunca bu rekabeti sürdürmüşlerdir. " s. 44
- Çin ipeği yol boyunca nakledilen en kıymetli mal olduğundan, on dokuzuncu yüzyıl Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richtofen bu yollar dizisine romantik İpek Yolları ya da Die Seidenstrassen adını vermişti, (...). s. 44
- İster Çin ya da Hindistan'da, ister başka ülkelerde olsun, at yetiştirme olanağı olmayan hükümdarlar için Orta Asya atları, İpek Yolu'nda çok değerli bir ihracat maddesi haline gelmişti. Bu atlar yalnızca Mercedes Benz marka arabanın dengi olmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir süvari alayı kurmanın temel unsurunu oluşturuyordu. Çin'deki Tang hanedanının kayıtları, devletin top top ipek satışından elde ettiği yıllık gelirin yaklaşık yedide birini at ithal etmeye harcadığını göstermektedir. On birinci yüzyılda Orta Asya'dan Çin'e giden önemli ticaret yollarını kontrol eden Tibetli kafileler, Çin çayını Orta Asya atlarıyla takas ederek -yılda bazen yirmi iki bin at takas ederek- zengin olmuşlardı. s. 44
- Akdeniz'le Hindistan arasındaki ticaret, M.Ö. üçüncü yüzyılda, Hindistan kralı Bindusara'nın Yunan kralı Antiochus'tan kendisine "biraz tatlı şarap, kuru incir ve bir sofist" göndermesini isteyecek kadar gelişmişti. s. 46
- (The Periplus of the Erythrean Sea adlı 1. yüzyıla tarihlenmiş bir denizcilik kitabını kastederek)Hippalos adında Yunanlı ya da Mısırlı bir denizcinin, mutlu bir şekilde güneybatı rüzgarını "keşfedişinden" bahsetmektedir, buna göre yazın Kızıldeniz'in ağzından hareket eden gemiler, Hindistan'ın Malabar kıyısına giden yolun büyük bir bölümünü yelkenle alabiliyor ve kışın, rüzgar aksi yönde estiğinde geri dönebiliyordu. Bu rüzgar daha sonra, Arapça'da mevsim anlamına gelen mausim kelimesinden türeyen "muson" olarak bilinmeye başladı ve Pliny daha sonra bu buluşun ve "kar hırsının Hindistan'ı nasıl daha da yakınlaştırdığını" yazmıştı. Rüzgarı ve akıntıları izlemek, Hindistan'la Mısır arasındaki -Roma İmparatorluğu'nun doğu ucu- gemi yolculuğu süresini gidiş- dönüş olarak çarpıcı bir şekilde, otuz aydan üç aya indirmişti. Bir tarihçinin belirttiği gibi, geri dönüş rüzgarının güvenilirliği, Hint Okyanusu'nu uzun mesafeli yolculuklarda dünyanın en ılımlı ortamı haline getirmişti. 1780 yılında buharlı gemilerin icadına kadar, malların nakliye hızları bin yedi yüz yıl boyunca sabit kalmıştı. s. 47 (parantez bana ait)
- Roma'da özel bir baharat pazarı oluşturulmuş ve şehrin en fiyakalı sokağına Via Piperatica, yani Biber Sokağı adı verilmişti. Lüks mal arayışı Roma ticaretini uzaklara taşımıştı. Bir Vietnam limanında, aralarında M.S. 152 yılından kalma, İmparator Antonius Pius'a ait altın madalyon da dahil olmak üzere, çeşitli Roma eserlerinin bulunması, Romalıların Asya'yla yaptığı ticaretin boyutlarını göstermektedir. s. 48
- Lüks tüketim mallarına karşı duyulan bu giderek artan ilgi, altınını İspanya'dan alan Roma hazinesini tüketmişti. İmparator Tiberius'un Senato'da şöyle yakınmasına neden olmuştu: "Giyim zevkini nasıl ıslah edeceğiz? Kadınlık gösterişi belirli malzemelerini ve özellikle, imparatorluğu servetinden eden ve ortak pazarın parasını ucuz süs eşyası karşılığında yabancı ülkelere ve hatta Roma'nın düşmanlarına gönderen mücevher ve değerli incik boncuklara karşı hırsı nasıl halledeceğiz?" Ancak tarihçiler Roma hazine bakanlığının bütün ihracatlarda yüzde 25 gümrük vergisi ödediğine işaret ederek, ahlaki ve modern anlamda, Tiberius'un korumacı suçlamalarının geçerliliği konusunda kuşkuluydu. s. 48
- On ve on birinci yüzyıla gelindiğinde, Arap tacirler ve Hintli esnaf, fildişiyle ilgili temel tedarik zinciri üretimini kurmuştu. Hindistan ve Güneydoğu Asya'da bulunan fillerden alınan fildişi, Afrika'dan gelen fildişinden daha pahalı ve daha sertti. Afrika sahili boyunca bulunan Arap tacirler Hindistan'a büyük miktarlarda fildişi ihraç ediyor, buradaki zanaatkarlar bunlardan mücevher ve süs eşyası ile Çin'e ve Akdeniz'e ihraç edilmek üzere dinsel ikonlar yapıyordu. s. 51
- 1293'te Cenova'daki deniz ticareti, Fransa krallığının aynı yıldaki gelirinin üç katıydı. s. 55
- (...) sadece Endonezya'da yetişen karanfil ve hindistan cevizi gibi çok değerli baharatların cazibesi,(...) s. 55
- Tacir yanlısı politikaları ve düşük vergiler sayesinde Meleka ya da Malakka, Güneydoğu Asya'daki en parlak kozmopolit şehirlerden biri haline geldi. "Musonların sonu"nda bulunduğundan, güneybatı musonuyla batıdaki tacirleri getiren ve kuzeydoğu musonuyla Japonya ile Çin'dekileri taşıyan rüzgarlar sayesinde Malakka, mal değişimi için en çok sevilen ticaret merkezi oldu. Vasco da Gama'nın Hint Okyanusuna gelişinden sadece yirmi yıl sonra Malacca'nın Portekizli savaş gemisine av olmasına şaşmamak gerek. s. 55
- 114 yılında İskoç Kralı, İngiltere Kralı I. Richard'ı ziyaret ettiğinde kendisine, diğer konukseverlik örneklerinin yanı sıra, günde dokuz yüz gram biber ve 1,8 kilo tarçın verilmişti. s. 57
- 1500 ile 1634 yılları arasında, Philip D. Curtin'in tahminine göre, Portekiz'den Hindistan'a doğru yola çıkan bütün gemilerin yüzde 28'i denizde kaybolmuştu. s. 57
- On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Hollandalılar fluyt ya da uçan gemi adını verdikleri ucuz, genel amaçlı kargo gemileri geliştirmişti. (...) Tam donanımlı bir fluyt, Avrupa'dan Asya'ya gidiş- dönüş yolculuğunu sekiz ayda tamamlayabiliyordu. s. 59
- (1807 yılında Robert Fulton, buharlı gemiyi icat edince) Nakliye ücretleri önemli ölçüde azaldı ve belli başlı ülkeler arasında değişimi yapılan mal hacmi hızla artarak, 1840'lardaki yirm milyon tondan, 1870'lerde yılda seksen sekiz milyon tona ulaştı. Aynı dönemde, en sanayileşmiş ekonomilerle, dünyanın en uzak ya da en geri bölgeleri arasındaki ticaret değeri altı katına çıkmıştı.
(...) İngiliz okyanus aşırı taşıma ücretleri, 1840 ile 1910 arasında yaklaşık yüzde 70 düşmüştü. Dünya çapında gerçek nakliye ücretleri de 1840 ile 1910 yılları arasında, yılda yüzde 1,5 azalmıştı. s. 60
- Panama Kanalı'nın açılması, (...)New York'la San Francisco arasındaki mesafeyi yüzde 60, Hong Kong'la arasındaki mesafeyi de yüzde 30 oranında kısaltmıştı. s. 60
- Nakliye ücretlerindeki bir başka düşüş, Kuzey Carolinalı bir kamyon girişimcisi olan Malcolm McLean tarafından sağlanmıştı. Kargo dolu kamyon römorklarını gemilere yerleştirme planı, dünyanın ilk konteynır gemisi olan İdeal-X'in yaratılmasına yol açtı. 26 Nisan 1956'da, elli sekiz adet konteynır, İdeal-X'e sadece sekiz saatte yerleştirilmiş, nakliye ücretini yüzde 97'den fazla azaltarak ton başına 15,8 sente indirmişti. Böylece, gemicilikte, nakliye ücretlerini devamlı olarak düşüren yeni bir dönem başlamıştı. En büyük konteynır gemileri, "dev gemiler" adı takılmış olup, otuz iki kilometre uzunluğundaki kamyon dizisine eşit konteynırlar taşımaktadır ve bir araba, beş yüz doların altında nakliye ücretiyle, dünyanın her yerine taşınabilmektedir. s. 61
- On yedinci yüzyılın ilk yarısı boyunca, Avrupa'ya her yıl yaklaşık 288 ton gümüş gönderilmiş ve bunun büyük bir bölümü daha sonra, mal almak üzere Baltık, Doğu Akdeniz ve Asya'ya nakledilmişti. Bir asır sonra, Yeni Dünya'dan Avrupa'ya gönderilen yıllık gümüş miktarı beş yüz tona yükselmişti ve bunun yarısından fazlası baharat, ipek, porselen ve diğer lüks malların ithaline harcanmıştı. s. 63
- Baltimore'dan Washington, DC'ye tel üzerinden gönderilen ilk test mesajında eski ressam yeni kaşif Samuel Morse uygun bir şekide şunları yazmıştı, "What hath God wrought? -Tanrı neler yarattı?" s. 67
- (1866 yılında transatlantik kablonun işletmeye alınmasını kastederek) "Bunun sonucunda," diyor Kevin O'Rourke, "iki şehir arasında tıpatıp aynı mal için ortalama mutlak fiyat farkı, anında yüzde 69 azalma gösterdi." (...) 1870 yılında İngiliz Hint Denizaltı Telgraf Şirketii Londra ile Bombay arasındaki ilk telgraf
bağlantısını kurdu. Bir yıl içinde, aynı hat sapa Hong Kong'a uzatıldı. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Avrupa'yı Uzak Doğu'ya bağlayan dokuz hat vardı, ama bunların bir kısmı, düşman topraklardan geçtiğinden kullanılmıyordu. s. 67-68 (parantez bana ait)
- Amerikan Telefon ve Telgraf Şirketi (AT&T) ilk transatlantik telefon sistemini 1956 yılında kurdu ve Japonya ile Hong Kong'a transpasifik kablo bundan bir yıl sonra geldi. 1989 yılında, Kuzey Amerika ile Güney Afrika'yı (...) bağlamak amacıyla bir transatlantik kablo daha döşendi. (...) 1983 yılında New York'la Londra arasında herhangi bir zamanda, aynı anda telefon edebilen insan sayısı yalnızca 4200'dü. Bu elit grubun üyesi olan bir kişinin önce telefonu yazdırması ve sonra da bağlantı sağlanması için saatlerce beklemesi gerekiyordu ve bunun için çok miktarda para alınıyordu. Daha sonra, Xerox tarafından 1966 yılında faks makinesini icadıyla ticaret hız kazandı. Magnafax faks cihazı iri yapılı olup, yaklaşık 17 kilo ağırlığındaydı ve bir sayfayı altı dakikada gönderebiliyordu. s. 68- 69
- 1988 yılında ilk transatlantik fiber-optik kablo döşendikten sonra, aynı anda yaklaşık 37.800 çağrı yapılabiliyordu. Daha sonra, 1990'ların ortalarında döşenen yeni kablolar, daha önceki tüm denizaltı kablolarının toplamından oluşan bütün ağdan daha fazla trafik taşıyabiliyordu. 1996 yılında, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında aynı anda yapılabilen çağrı sayısı yaklaşık bir milyondu. Buna, 1960'ların ortasından beri fırlatılan 150'den fazla haberleşme uydusuyla aşılan yeni kapasiteyi eklersek, dünya çapında bir milyon daha kişiye bağlanma imkanına sahip olursunuz. s. 72
- "Kutsal İmparatorluğumuzda her şey belirli bir bolluk içinde mevcut ve kendi sınırları içinde hiçbir ürün eksikliği yaşanmıyor. Bu nedenle, kendi ürünlerimize karşılık dışarıdaki barbarlardan ürün ithal etmeye gerek yoktu. Ama Kutsal İmparatorluğun ürettiği çay, ipek ve porselen, Avrupa'daki ülkeler ve sizler için mutlak ihtiyaç olduğundan, desteğimizin işareti olarak, Kanton'da yabancı hong'ların (ticari firmaların) kurulmasına izin verdik, böylece istedikleriniz tedarik edilebilir ve ülkeleriniz böylece bizim iyiliğimize katkıda bulunabilir." İmparator Qian Long'un Kral III. George'a yazdığı mektup, 1793'ten aktaran Nayan Chanda s. 37
- Assur-idi, Su-Kubum, Salim-ahum ve Pusu-ken gibi, Asur başkenti ile bugünkü Türkiye'de bulunan Kültepe-Kaniş arasındaki kervan ticaretini işleterek zengin olan tacirlerle tanışıyoruz. Bazen üç yüz adet, tahıl ve yün yüklü eşek ten oluşan uzun kervanlar, bu bin üç yüz kilometrelik yolculuğu yapıyor ve bunun sonucunda eşeklerin çoğu satılıyor, arta kalan daha az sayıdaki eşek de mineral, altın ve gümüş taşıyarak Asur'a geri gönderiliyordu. Eşek kervanları günde ortalama otuz kilometrelik hızla yolculuk yapıyordu. Bir eşek ortalama yüz kilo yük taşıyabiliyor, ticareti yapılabilecek mal miktarı ve türü ile aşılan yolun türünü sınırlıyordu. s. 41
- Tacir Pusu-ken'in karısı (...) Lamassi, kil tablet üzerine kocasına şöyle yazmıştı: "Sen gittiğinden beri Salim-ahum (başka bir tacir) çoktan iki katı büyüklükte bir ev yaptı! Biz ne zaman aynısını yapacağız?" diye sormuştu. s. 41
- Develerin evcilleştirilmesi, Afrika çatalında M.Ö. 3000 ile 2000 yılları arasında gerçekleştiyse de, "Kuzey Arap eyeri"nin icadı ve Arap yarımadasındaki tacirlerin deveyi "çöl gemisi" olarak kullanabilmeleri, ancak M.Ö. 500 ile 200 yılları arasında bir zamanda olmuştu. Develer 6 saatte yaklaşık 30 kilometre gidebiliyordu ve 250 kilo, yani at ya da katırın iki katı kadar yük taşıyabiliyorlardı. Yol boyunca yiyecek bulabildiklerinden, tarihçi William McNeill şuna dikkat etmiştir: "Yarı çorak arazilerin çok bol olduğu Orta Doğu topraklarında kervanlar, yelkenli gemiler kadar hızlı gidebiliyordu. Bu nedenle kervanlar çoğu zaman gemilerle, neredeyse eşit koşullarda rekabet edebiliyordu. Hristiyanlığın ilk asırlarında, deve idaresi sanatının sağlam bir şekilde yerleştiği dönemden, M.S. 1300 sonrasında gemi tasarımlarında yaşanan gelişmeler ve denizcilik teknikleri rekabet koşullarını değiştirinceye kadar, yaklaşık bin yıl boyunca bu rekabeti sürdürmüşlerdir. " s. 44
- Çin ipeği yol boyunca nakledilen en kıymetli mal olduğundan, on dokuzuncu yüzyıl Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richtofen bu yollar dizisine romantik İpek Yolları ya da Die Seidenstrassen adını vermişti, (...). s. 44
- İster Çin ya da Hindistan'da, ister başka ülkelerde olsun, at yetiştirme olanağı olmayan hükümdarlar için Orta Asya atları, İpek Yolu'nda çok değerli bir ihracat maddesi haline gelmişti. Bu atlar yalnızca Mercedes Benz marka arabanın dengi olmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir süvari alayı kurmanın temel unsurunu oluşturuyordu. Çin'deki Tang hanedanının kayıtları, devletin top top ipek satışından elde ettiği yıllık gelirin yaklaşık yedide birini at ithal etmeye harcadığını göstermektedir. On birinci yüzyılda Orta Asya'dan Çin'e giden önemli ticaret yollarını kontrol eden Tibetli kafileler, Çin çayını Orta Asya atlarıyla takas ederek -yılda bazen yirmi iki bin at takas ederek- zengin olmuşlardı. s. 44
- Akdeniz'le Hindistan arasındaki ticaret, M.Ö. üçüncü yüzyılda, Hindistan kralı Bindusara'nın Yunan kralı Antiochus'tan kendisine "biraz tatlı şarap, kuru incir ve bir sofist" göndermesini isteyecek kadar gelişmişti. s. 46
- (The Periplus of the Erythrean Sea adlı 1. yüzyıla tarihlenmiş bir denizcilik kitabını kastederek)Hippalos adında Yunanlı ya da Mısırlı bir denizcinin, mutlu bir şekilde güneybatı rüzgarını "keşfedişinden" bahsetmektedir, buna göre yazın Kızıldeniz'in ağzından hareket eden gemiler, Hindistan'ın Malabar kıyısına giden yolun büyük bir bölümünü yelkenle alabiliyor ve kışın, rüzgar aksi yönde estiğinde geri dönebiliyordu. Bu rüzgar daha sonra, Arapça'da mevsim anlamına gelen mausim kelimesinden türeyen "muson" olarak bilinmeye başladı ve Pliny daha sonra bu buluşun ve "kar hırsının Hindistan'ı nasıl daha da yakınlaştırdığını" yazmıştı. Rüzgarı ve akıntıları izlemek, Hindistan'la Mısır arasındaki -Roma İmparatorluğu'nun doğu ucu- gemi yolculuğu süresini gidiş- dönüş olarak çarpıcı bir şekilde, otuz aydan üç aya indirmişti. Bir tarihçinin belirttiği gibi, geri dönüş rüzgarının güvenilirliği, Hint Okyanusu'nu uzun mesafeli yolculuklarda dünyanın en ılımlı ortamı haline getirmişti. 1780 yılında buharlı gemilerin icadına kadar, malların nakliye hızları bin yedi yüz yıl boyunca sabit kalmıştı. s. 47 (parantez bana ait)
- Roma'da özel bir baharat pazarı oluşturulmuş ve şehrin en fiyakalı sokağına Via Piperatica, yani Biber Sokağı adı verilmişti. Lüks mal arayışı Roma ticaretini uzaklara taşımıştı. Bir Vietnam limanında, aralarında M.S. 152 yılından kalma, İmparator Antonius Pius'a ait altın madalyon da dahil olmak üzere, çeşitli Roma eserlerinin bulunması, Romalıların Asya'yla yaptığı ticaretin boyutlarını göstermektedir. s. 48
- Lüks tüketim mallarına karşı duyulan bu giderek artan ilgi, altınını İspanya'dan alan Roma hazinesini tüketmişti. İmparator Tiberius'un Senato'da şöyle yakınmasına neden olmuştu: "Giyim zevkini nasıl ıslah edeceğiz? Kadınlık gösterişi belirli malzemelerini ve özellikle, imparatorluğu servetinden eden ve ortak pazarın parasını ucuz süs eşyası karşılığında yabancı ülkelere ve hatta Roma'nın düşmanlarına gönderen mücevher ve değerli incik boncuklara karşı hırsı nasıl halledeceğiz?" Ancak tarihçiler Roma hazine bakanlığının bütün ihracatlarda yüzde 25 gümrük vergisi ödediğine işaret ederek, ahlaki ve modern anlamda, Tiberius'un korumacı suçlamalarının geçerliliği konusunda kuşkuluydu. s. 48
- On ve on birinci yüzyıla gelindiğinde, Arap tacirler ve Hintli esnaf, fildişiyle ilgili temel tedarik zinciri üretimini kurmuştu. Hindistan ve Güneydoğu Asya'da bulunan fillerden alınan fildişi, Afrika'dan gelen fildişinden daha pahalı ve daha sertti. Afrika sahili boyunca bulunan Arap tacirler Hindistan'a büyük miktarlarda fildişi ihraç ediyor, buradaki zanaatkarlar bunlardan mücevher ve süs eşyası ile Çin'e ve Akdeniz'e ihraç edilmek üzere dinsel ikonlar yapıyordu. s. 51
- 1293'te Cenova'daki deniz ticareti, Fransa krallığının aynı yıldaki gelirinin üç katıydı. s. 55
- (...) sadece Endonezya'da yetişen karanfil ve hindistan cevizi gibi çok değerli baharatların cazibesi,(...) s. 55
- Tacir yanlısı politikaları ve düşük vergiler sayesinde Meleka ya da Malakka, Güneydoğu Asya'daki en parlak kozmopolit şehirlerden biri haline geldi. "Musonların sonu"nda bulunduğundan, güneybatı musonuyla batıdaki tacirleri getiren ve kuzeydoğu musonuyla Japonya ile Çin'dekileri taşıyan rüzgarlar sayesinde Malakka, mal değişimi için en çok sevilen ticaret merkezi oldu. Vasco da Gama'nın Hint Okyanusuna gelişinden sadece yirmi yıl sonra Malacca'nın Portekizli savaş gemisine av olmasına şaşmamak gerek. s. 55
- 114 yılında İskoç Kralı, İngiltere Kralı I. Richard'ı ziyaret ettiğinde kendisine, diğer konukseverlik örneklerinin yanı sıra, günde dokuz yüz gram biber ve 1,8 kilo tarçın verilmişti. s. 57
- 1500 ile 1634 yılları arasında, Philip D. Curtin'in tahminine göre, Portekiz'den Hindistan'a doğru yola çıkan bütün gemilerin yüzde 28'i denizde kaybolmuştu. s. 57
- On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Hollandalılar fluyt ya da uçan gemi adını verdikleri ucuz, genel amaçlı kargo gemileri geliştirmişti. (...) Tam donanımlı bir fluyt, Avrupa'dan Asya'ya gidiş- dönüş yolculuğunu sekiz ayda tamamlayabiliyordu. s. 59
- (1807 yılında Robert Fulton, buharlı gemiyi icat edince) Nakliye ücretleri önemli ölçüde azaldı ve belli başlı ülkeler arasında değişimi yapılan mal hacmi hızla artarak, 1840'lardaki yirm milyon tondan, 1870'lerde yılda seksen sekiz milyon tona ulaştı. Aynı dönemde, en sanayileşmiş ekonomilerle, dünyanın en uzak ya da en geri bölgeleri arasındaki ticaret değeri altı katına çıkmıştı.
(...) İngiliz okyanus aşırı taşıma ücretleri, 1840 ile 1910 arasında yaklaşık yüzde 70 düşmüştü. Dünya çapında gerçek nakliye ücretleri de 1840 ile 1910 yılları arasında, yılda yüzde 1,5 azalmıştı. s. 60
- Panama Kanalı'nın açılması, (...)New York'la San Francisco arasındaki mesafeyi yüzde 60, Hong Kong'la arasındaki mesafeyi de yüzde 30 oranında kısaltmıştı. s. 60
- Nakliye ücretlerindeki bir başka düşüş, Kuzey Carolinalı bir kamyon girişimcisi olan Malcolm McLean tarafından sağlanmıştı. Kargo dolu kamyon römorklarını gemilere yerleştirme planı, dünyanın ilk konteynır gemisi olan İdeal-X'in yaratılmasına yol açtı. 26 Nisan 1956'da, elli sekiz adet konteynır, İdeal-X'e sadece sekiz saatte yerleştirilmiş, nakliye ücretini yüzde 97'den fazla azaltarak ton başına 15,8 sente indirmişti. Böylece, gemicilikte, nakliye ücretlerini devamlı olarak düşüren yeni bir dönem başlamıştı. En büyük konteynır gemileri, "dev gemiler" adı takılmış olup, otuz iki kilometre uzunluğundaki kamyon dizisine eşit konteynırlar taşımaktadır ve bir araba, beş yüz doların altında nakliye ücretiyle, dünyanın her yerine taşınabilmektedir. s. 61
- On yedinci yüzyılın ilk yarısı boyunca, Avrupa'ya her yıl yaklaşık 288 ton gümüş gönderilmiş ve bunun büyük bir bölümü daha sonra, mal almak üzere Baltık, Doğu Akdeniz ve Asya'ya nakledilmişti. Bir asır sonra, Yeni Dünya'dan Avrupa'ya gönderilen yıllık gümüş miktarı beş yüz tona yükselmişti ve bunun yarısından fazlası baharat, ipek, porselen ve diğer lüks malların ithaline harcanmıştı. s. 63
- Baltimore'dan Washington, DC'ye tel üzerinden gönderilen ilk test mesajında eski ressam yeni kaşif Samuel Morse uygun bir şekide şunları yazmıştı, "What hath God wrought? -Tanrı neler yarattı?" s. 67
- (1866 yılında transatlantik kablonun işletmeye alınmasını kastederek) "Bunun sonucunda," diyor Kevin O'Rourke, "iki şehir arasında tıpatıp aynı mal için ortalama mutlak fiyat farkı, anında yüzde 69 azalma gösterdi." (...) 1870 yılında İngiliz Hint Denizaltı Telgraf Şirketii Londra ile Bombay arasındaki ilk telgraf
bağlantısını kurdu. Bir yıl içinde, aynı hat sapa Hong Kong'a uzatıldı. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Avrupa'yı Uzak Doğu'ya bağlayan dokuz hat vardı, ama bunların bir kısmı, düşman topraklardan geçtiğinden kullanılmıyordu. s. 67-68 (parantez bana ait)
- Amerikan Telefon ve Telgraf Şirketi (AT&T) ilk transatlantik telefon sistemini 1956 yılında kurdu ve Japonya ile Hong Kong'a transpasifik kablo bundan bir yıl sonra geldi. 1989 yılında, Kuzey Amerika ile Güney Afrika'yı (...) bağlamak amacıyla bir transatlantik kablo daha döşendi. (...) 1983 yılında New York'la Londra arasında herhangi bir zamanda, aynı anda telefon edebilen insan sayısı yalnızca 4200'dü. Bu elit grubun üyesi olan bir kişinin önce telefonu yazdırması ve sonra da bağlantı sağlanması için saatlerce beklemesi gerekiyordu ve bunun için çok miktarda para alınıyordu. Daha sonra, Xerox tarafından 1966 yılında faks makinesini icadıyla ticaret hız kazandı. Magnafax faks cihazı iri yapılı olup, yaklaşık 17 kilo ağırlığındaydı ve bir sayfayı altı dakikada gönderebiliyordu. s. 68- 69
- 1988 yılında ilk transatlantik fiber-optik kablo döşendikten sonra, aynı anda yaklaşık 37.800 çağrı yapılabiliyordu. Daha sonra, 1990'ların ortalarında döşenen yeni kablolar, daha önceki tüm denizaltı kablolarının toplamından oluşan bütün ağdan daha fazla trafik taşıyabiliyordu. 1996 yılında, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında aynı anda yapılabilen çağrı sayısı yaklaşık bir milyondu. Buna, 1960'ların ortasından beri fırlatılan 150'den fazla haberleşme uydusuyla aşılan yeni kapasiteyi eklersek, dünya çapında bir milyon daha kişiye bağlanma imkanına sahip olursunuz. s. 72
25 Nisan 2010 Pazar
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda
- Chanda, N. Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü, Tacirler, Vaizler, Maceraperestler ve Savaşçılar Globalizmi Nasıl Şekillendirdiler, çev. Dilek Cenkçiler. Ankara, ODTÜ Yayıncılık, 2009, ISBN: 978-9944-344-87-6
Yale Küreselleşme Araştırmaları Merkezi'nde yayın direktörü olan yazarımız Nayan Chanda, sade vatandaşın tam olarak temellendiremediği "küreselleşme" kavramının tarihini dört ana akım üzerinden anlatmaya girişmiş. Anlatıya da en modern örneklerden birisiyle, internet üzerinden sipariş ettiği; Amerika'da tasarlanan, birçok ülkede üretilen parçaları Çin'de birleştirilen ve birkaç günde üretilip kendisine teslim edilen ipodu ile başlamış. Küreselleşmeye oldukça farklı ve derin bir bakış...
NOT: Kitabın redaksiyonu ve/veya çevirisi oldukça kötü; bazı bölümleri okumak dert oluyor insana. Ancak herhangi bir düzeltme yapmadan aktaracağım.
1. Bölüm: Afrika'daki Başlangıç
- Harvard'lı arkeolog Ofer Bar- Yosef'in belirttiği gibi, insan aklında kritik bir sapmayla, "İnsanlar, doğaya müdahale etmeye ve tanrıların sağladığına güvenmek yerine, kendi yiyeceklerini sağlamaya karar vermişlerdi." s. 25
- Jericho'nun kuzeyindeki Aşağı Ürdün Vadisinde eski bir sitede kazı yapan arkeologlar, yanık incirlerle karşılaştılar. Yapılan inceleme sonucunda, bu yaklaşık on iki bin yaşındaki incirlerin, evcilleştirilmiş besin değeri olan bitkilerin ilk örnekleri olduğu ortaya çıktı.
Anlaşılan bir genetik mutasyon, verimsiz bir meyve üretebilen, ama kesildiğinde, kökleri diğer bütün meyvelerden daha kolay kök saldığı için, kolaylıkla evcilleştirilebilen bir incir türü yaratmıştı. Araştırmacılar, incirlerin, yabani arpa, yabani yulaf ve meşe palamudu gibi diğer sebze ürünleriyle birlikte saklanmış olarak bulunduğunu bildirmişti, bu da, bu ilk Neolitik çiftçilerin yaşam stratejilerinin, yabani bitkilerin karışık kullanımı ve incirin evcilleştirilmeye başlanması olduğunu göstermektedir. s. 26
- Tarım beraberinde, artan oranda bağlantı sağlayan dört ana taşıyıcı getirmişti: Göç, ticaret, din ve devletin fetih gücü. s. 27
- (...) birçok dilbilimci, tarımsal yaşam biçiminin Anadolu'dan yayılmasının Proto-Hint-Avrupa diye adlandırılan dilin, Avrupa ile Orta ve Güney Asya gibi geniş bir alanda yayılmasında çok önemli bir rol oynadığına inanmaktadır. Daha yaygın olan ve genetik-dil bilimsel adli analizler tarafından desteklenen hipotezlerden birine göre, daha fazla toprak arayan ilk çiftçiler, M.Ö. 7000 civarında Türkiye'den ve Anadolu'dan, Güneydoğu Avrupa'ya göç etmişler ve -Sanskritçe, Yunanca, Latince ve Farsça ile sonuçta İngilizce, Fransızca, Rusça ve Almanca gibi modern diller dahil- seksen yedi dilin doğmasına neden olan ilk Hint-Avrupa dilini yaymışlardı. s. 28
- Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki Mezopotamya bölgesi, bugünün Suriye'sinden gelen bir çöl kabilesi, Sargon'un önderliğinde, Akad İmparatorluğu'nu (M.Ö. 2430-230) kurduğu zaman, ilk devletin kuruluşuna tanık olmuştu. (...) İmparatorluk müdahalesi için bir başka temel güdü, kaynakların kontrolüydü. Örneğin, Sargon, Mezopotamya ve Mısır'da bulunmayan, ama günlük yaşamda ihtiyaç duyulan keresteyi güvence altına almak için savaşa girmişti. s. 31
- Sargon, rakip şehir devletleri yenmiş ve yenilen halktan fidye almayı içeren yaygın uygulamayı izlemek yerine, onları kendi imparatorluğuna dahil etmişti. Aslında, Jean-Jacques Glassner'in yazdığı gibi, Akad İmparatorluğu, savaşa karşı yeni tavırlar sergilemiş, buna göre, direkt politik kontrolün dışında kalan yerlerde savaş, ganimet arayışıyla ve ücretsiz iş ile askeri hizmet şeklinde sürdürülen haraçla güdülen, kurumsal ekonomik faaliyet haline gelmişti. s. 32
- Devletin ticaretteki artan rolü, daha sonra norm haline gelecek ve özellikle bir yasada belirgin olacaktı: "Eğer bir tacir, bir aracıya tahıl, yün, yağ ya da ticaret yapılacak herhangi bir mal verirse, aracı değerini yazacak ve (parasını) tacire geri getirecektir; aracı, tacire vereceği paranın karşılığında mühürlü bir makbuz alacaktır." s. 32 yazar, Hammurabi Kanunları'ndan söz ediyor
- (...) imparatorlukların kontrolündeki altındaki alanların, Akadlarda Sargon dönemindeki 0,6 megametreden (1 megametre = 100.000 km2), Hindistan'da Mauryalar altında 3 megametreye, Roma İmparatorluğu döneminde 4 megametreye, Çin'de Han hanedanı altında 6 megametreye yükselmiş ve Moğollar döneminde 25 megametreyle, maksimum toprak imparatorluğu miktarına ulaşmıştı. s. 33
Yale Küreselleşme Araştırmaları Merkezi'nde yayın direktörü olan yazarımız Nayan Chanda, sade vatandaşın tam olarak temellendiremediği "küreselleşme" kavramının tarihini dört ana akım üzerinden anlatmaya girişmiş. Anlatıya da en modern örneklerden birisiyle, internet üzerinden sipariş ettiği; Amerika'da tasarlanan, birçok ülkede üretilen parçaları Çin'de birleştirilen ve birkaç günde üretilip kendisine teslim edilen ipodu ile başlamış. Küreselleşmeye oldukça farklı ve derin bir bakış...
NOT: Kitabın redaksiyonu ve/veya çevirisi oldukça kötü; bazı bölümleri okumak dert oluyor insana. Ancak herhangi bir düzeltme yapmadan aktaracağım.
1. Bölüm: Afrika'daki Başlangıç
- Harvard'lı arkeolog Ofer Bar- Yosef'in belirttiği gibi, insan aklında kritik bir sapmayla, "İnsanlar, doğaya müdahale etmeye ve tanrıların sağladığına güvenmek yerine, kendi yiyeceklerini sağlamaya karar vermişlerdi." s. 25
- Jericho'nun kuzeyindeki Aşağı Ürdün Vadisinde eski bir sitede kazı yapan arkeologlar, yanık incirlerle karşılaştılar. Yapılan inceleme sonucunda, bu yaklaşık on iki bin yaşındaki incirlerin, evcilleştirilmiş besin değeri olan bitkilerin ilk örnekleri olduğu ortaya çıktı.
Anlaşılan bir genetik mutasyon, verimsiz bir meyve üretebilen, ama kesildiğinde, kökleri diğer bütün meyvelerden daha kolay kök saldığı için, kolaylıkla evcilleştirilebilen bir incir türü yaratmıştı. Araştırmacılar, incirlerin, yabani arpa, yabani yulaf ve meşe palamudu gibi diğer sebze ürünleriyle birlikte saklanmış olarak bulunduğunu bildirmişti, bu da, bu ilk Neolitik çiftçilerin yaşam stratejilerinin, yabani bitkilerin karışık kullanımı ve incirin evcilleştirilmeye başlanması olduğunu göstermektedir. s. 26
- Tarım beraberinde, artan oranda bağlantı sağlayan dört ana taşıyıcı getirmişti: Göç, ticaret, din ve devletin fetih gücü. s. 27
- (...) birçok dilbilimci, tarımsal yaşam biçiminin Anadolu'dan yayılmasının Proto-Hint-Avrupa diye adlandırılan dilin, Avrupa ile Orta ve Güney Asya gibi geniş bir alanda yayılmasında çok önemli bir rol oynadığına inanmaktadır. Daha yaygın olan ve genetik-dil bilimsel adli analizler tarafından desteklenen hipotezlerden birine göre, daha fazla toprak arayan ilk çiftçiler, M.Ö. 7000 civarında Türkiye'den ve Anadolu'dan, Güneydoğu Avrupa'ya göç etmişler ve -Sanskritçe, Yunanca, Latince ve Farsça ile sonuçta İngilizce, Fransızca, Rusça ve Almanca gibi modern diller dahil- seksen yedi dilin doğmasına neden olan ilk Hint-Avrupa dilini yaymışlardı. s. 28
- Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki Mezopotamya bölgesi, bugünün Suriye'sinden gelen bir çöl kabilesi, Sargon'un önderliğinde, Akad İmparatorluğu'nu (M.Ö. 2430-230) kurduğu zaman, ilk devletin kuruluşuna tanık olmuştu. (...) İmparatorluk müdahalesi için bir başka temel güdü, kaynakların kontrolüydü. Örneğin, Sargon, Mezopotamya ve Mısır'da bulunmayan, ama günlük yaşamda ihtiyaç duyulan keresteyi güvence altına almak için savaşa girmişti. s. 31
- Sargon, rakip şehir devletleri yenmiş ve yenilen halktan fidye almayı içeren yaygın uygulamayı izlemek yerine, onları kendi imparatorluğuna dahil etmişti. Aslında, Jean-Jacques Glassner'in yazdığı gibi, Akad İmparatorluğu, savaşa karşı yeni tavırlar sergilemiş, buna göre, direkt politik kontrolün dışında kalan yerlerde savaş, ganimet arayışıyla ve ücretsiz iş ile askeri hizmet şeklinde sürdürülen haraçla güdülen, kurumsal ekonomik faaliyet haline gelmişti. s. 32
- Devletin ticaretteki artan rolü, daha sonra norm haline gelecek ve özellikle bir yasada belirgin olacaktı: "Eğer bir tacir, bir aracıya tahıl, yün, yağ ya da ticaret yapılacak herhangi bir mal verirse, aracı değerini yazacak ve (parasını) tacire geri getirecektir; aracı, tacire vereceği paranın karşılığında mühürlü bir makbuz alacaktır." s. 32 yazar, Hammurabi Kanunları'ndan söz ediyor
- (...) imparatorlukların kontrolündeki altındaki alanların, Akadlarda Sargon dönemindeki 0,6 megametreden (1 megametre = 100.000 km2), Hindistan'da Mauryalar altında 3 megametreye, Roma İmparatorluğu döneminde 4 megametreye, Çin'de Han hanedanı altında 6 megametreye yükselmiş ve Moğollar döneminde 25 megametreyle, maksimum toprak imparatorluğu miktarına ulaşmıştı. s. 33
19 Nisan 2010 Pazartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 14 ve son
BÖLÜM 14: ÖZET VE SONUÇ
(bu bölüm Charles Darwin/ Türlerin Kökeni kitabından olduğu gibi alınmış. Türkçesi: Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayınları, 1996, 5. basım)
- Türlerin değişmez ürünler olduğu inancı, dünyanın pek kısa bir tarihi olduğu düşünüldüğü sürece zorunlu olarak sürecekti. s. 522
- Bilgisizliğimizi "yaratma planı", "amaç birliği" vb. terimlerle gizlemek, ve bir olguyu yeniden anlatırken ona bir açıklama getirdiğimizi sanmak pek kolaydır. s. 522
- Ama dünya tarihinin sayısız dönemlerinde, belirli element atomlarının bir buyruk üzerine canlı dokulara dönüşüvermiş olduğuna gerçekten inanıyorlar mı? Her yaratmada bir tek bireyin mi, yoksa bir çoğunun mu yaratıldığına inanıyorlar? Sayısız bitki ve hayvan çeşitleri tohum ya da yumurta olarak mı, yoksa tam gelişmiş olarak mı yaratıldı? Ve memeliler, yaratıldıkları zaman, analarının dölyatağında gelişmiş olmanın izlerini taşıyorlar mıydı? s. 523
- Geçmişe bakarak güvenle şu sonuca varabiliriz: Yaşayan hiçbir tür, kendi kılığını değişmemiş olarak uzak bir geleceğe iletemeyecektir. Ve bugün yaşayan türlerden çok azı kendi dölünü çok uzak bir geleceğe iletebilecektir. Çünkü bütün organik varlıkların gruplaşma tarzı, her cinsteki türlerin çoğunun, ve birçok cinsin bütün türlerinin hiç döl bırakmadığını, ve tümüyle tükendiğini gösteriyor. Geleceğe şöyle önbilirce (kahince) bir göz atıp diyebiliriz ki, her sınıfın büyük ve başat gruplarından olan, çok yayılmış ve sık rastlanan türle, sonunda üstün gelecek ve yeni, başat türler türetecektir. Yaşayan canlı biçimlerin hepsi Kambriyum Döneminden önce yaşamış olanların doğrudan doğruya dölü olduğu için, kuşakların o bilinen ardışımı asla kesilmemiştir, ve dünyayı tümüyle ıssız bırakmış hiçbir tufan olmamıştır. Bundan ötürü, önümüzde güvenilir ve pek uzun bir geleceğin uzanmakta olduğuna duraksamadan inanabiliriz. s. 529
(bu bölüm Charles Darwin/ Türlerin Kökeni kitabından olduğu gibi alınmış. Türkçesi: Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayınları, 1996, 5. basım)
- Türlerin değişmez ürünler olduğu inancı, dünyanın pek kısa bir tarihi olduğu düşünüldüğü sürece zorunlu olarak sürecekti. s. 522
- Bilgisizliğimizi "yaratma planı", "amaç birliği" vb. terimlerle gizlemek, ve bir olguyu yeniden anlatırken ona bir açıklama getirdiğimizi sanmak pek kolaydır. s. 522
- Ama dünya tarihinin sayısız dönemlerinde, belirli element atomlarının bir buyruk üzerine canlı dokulara dönüşüvermiş olduğuna gerçekten inanıyorlar mı? Her yaratmada bir tek bireyin mi, yoksa bir çoğunun mu yaratıldığına inanıyorlar? Sayısız bitki ve hayvan çeşitleri tohum ya da yumurta olarak mı, yoksa tam gelişmiş olarak mı yaratıldı? Ve memeliler, yaratıldıkları zaman, analarının dölyatağında gelişmiş olmanın izlerini taşıyorlar mıydı? s. 523
- Geçmişe bakarak güvenle şu sonuca varabiliriz: Yaşayan hiçbir tür, kendi kılığını değişmemiş olarak uzak bir geleceğe iletemeyecektir. Ve bugün yaşayan türlerden çok azı kendi dölünü çok uzak bir geleceğe iletebilecektir. Çünkü bütün organik varlıkların gruplaşma tarzı, her cinsteki türlerin çoğunun, ve birçok cinsin bütün türlerinin hiç döl bırakmadığını, ve tümüyle tükendiğini gösteriyor. Geleceğe şöyle önbilirce (kahince) bir göz atıp diyebiliriz ki, her sınıfın büyük ve başat gruplarından olan, çok yayılmış ve sık rastlanan türle, sonunda üstün gelecek ve yeni, başat türler türetecektir. Yaşayan canlı biçimlerin hepsi Kambriyum Döneminden önce yaşamış olanların doğrudan doğruya dölü olduğu için, kuşakların o bilinen ardışımı asla kesilmemiştir, ve dünyayı tümüyle ıssız bırakmış hiçbir tufan olmamıştır. Bundan ötürü, önümüzde güvenilir ve pek uzun bir geleceğin uzanmakta olduğuna duraksamadan inanabiliriz. s. 529
neredeyse bir balina/ steve jones- 13
PERDE ARKASI
BİR BALİNA GİBİ Mİ?
- İnsan türü, biyolojinin geneli içinde yalnızca bir dipnottur. s. 469
- Tarımsal etkinliklerden önce, Ortadoğu'da insanlar yüz elli çeşit bitki tüketmekteydi, tarımın gelişmesinden sonra bu sayı neredeyse yarım düzineye kadar düştü. Toprağı işleyen insanlar, ataları kadar sağlıklı değildi. Dişleri daha kötü durumdaydı ve kemiklerinden elde edilen bulgular bu dönemde kansızlığın yaygın bir durum aldığını gösteriyor. (...)
Bugün ise, tarımsal etkinliğin olumsuz etkilerinin büyük ölçüde aşıldığı açıktır. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, Avrupalıların boy ortalamaı her on yılda bir buçuk santime yakın artmış durumda. Britanya'da yaşayan her dört erkekten birinin boyu bir metre seksen santimden fazladır. Elli yıl içinde bu uzunluk ortalama uzunluk durumuna gelecek ve Britanya'daki insanlar avcı toplayıcı atalarının fiziğine kavuşmuş olacak. s. 471
- Avcı ya da balıkçı olarak kalmış insan toplulukları -Pasifik adalarındaki yerliler gibi- Batılı yemek alışkanlıklarının ölçüsüzlüğüyle tanıştıklarında uyum göstermekte güçlük çekmekte ve sıklıkla şeker hastalığına yakalanmaktadır. Evcilleşme, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi insanların da kimi genlerinde değişikliğe neden olmuştur. s. 471
- Kentler, doğal seçilime yeni bir çalışma alanı sunmuş ve onları kuranlara ileri düzeyde zarar vermiştir. Dokuz bin yıl önce -Karadeniz'deki büyük selden önce- ilk büyük kent ortaya çıkmıştı. Türkiye'nin sınırları içinde yer alan Çatal Höyük'ün nüfusu yaklaşık olarak on bindi; bu kent, duvarları volkan resimleri ya da akbabaların saldırısına uğrayan başsız insan figürleri ile donatılmış olan ve tabanlarının altına atalarını gömdükleri küçük evlerle doluydu. Salgın hastalık yapan ajanlar ilk kez burada var oluşlarını destekleyecek bir insan havuzu buldular; onların torunları, insan genlerinin bu duruma nasıl yanıt verdiğini sergilemektedir. Kentlerde hastalıklar o denli yaygın olmuştur ki, tarihin çoğu kesitinde Londra bilei kırsal alandan yeni göç almadıkça nüfusunu korumayı başaramamıştır. s. 471- 472
- Genlerin çoğu için çeşitlilik merkezi Afrika'dır; Avrupa, Asya, Pasifik'teki küçük adalar ve Yeni Dünya'ya doğru ilerledikçe çeşitlilik azalma eğilimi gösterir. (...) Ortalama olarak, iki Afrikalı arasındaki genetik farklılık düzeyi, iki Avrupalı arasındakinden daha fazladır ve birbirinden yalnızca birkaç mil uzaklıkta bulunan iki Afrika köyü, başka bir kıtadaki iki ulusun farklılığı ölçüsünde farklılık gösterebilir. s. 473
- Bir canlının yaygınlığı öncelikle boyutları ile ilgilidir; farelerin sayıca balinalardan çok daha fazla bulunması bu bağlamda iyi bir karşılaştırma olur. Boyut ve nüfus arasında ısrarcı bir orantı vardır ve farelerden balinalara bütün memeliler için geçerlidir. Ancak insan türü, boyutları göz önünde bulundurulduğunda, sayısal olarak olması gerekenden on bin kat kalabalık bir nüfusa sahiptir. (...) Kaynakların tükenmenin eşiğinde olduğu yönündeki pek çok sava karşın (bu savlara göre, 1865 yılında Britanya'daki kömür rezervi neredeyse bitmek üzereydi, 1951 ve 1972 yıllarında dünyadaki petrol kaynaklarının on yıl içinde biteceği ilan edilmişti)minerallerin büyük bölümü halen oldukça boldur ve ederleri düşmektedir. 1970'li yıllarda, yakın geleceğe ilişkin bir türlü gerçekleşmeyen bir açlık tahmininde bulunulurdu. Oysa bugün yiyecek üretimi sürekli olarak artmaktadır ve genel bir eğilim olarak ekinlerin fiyatı düşmektedir. Buna karşılık, insanların her yıl yeryüzünde yetişen bitkisel ürünlerin yarısını tükettiği düşünülürse, sözü edilen türden bir sınıra çok uzak olmadığımız düşünülebilir. (...) ortalama olarak Amerikalı bir birey, bir ispermeçet balinasının (sperm whale) aldığı kadar enerji almaktadır. Birleşik Devletler'deki kişi başına yiyecek tüketimi o denli yüksektir ki, dünya nüfusunun geri kalanı da ortalama bir Amerikalı kadar besin tüketseydi, bu nüfusu beslemek için iki tane dünya gezegeni gerekirdi. s. 474- 475
- Primatlar yolculuklarına yaklaşık altmış beş milyon yıl önce, sıcak ve nemli Afrika'da başladılar. O günden bu yana altı bin kadar primat çeşidi ortaya çıkmıştır ve günümüzde iki yüz elli kadarı varlığını sürdürmektedir (bunların büyükllükleri, altı santimlik fare lemurlarından, bu lemur türünden bin kez daha ağır olan gorile kadar çeşitlilik göstermektedir). Dünyada bir zamanlar uzun kuyruklu maymundan (monkey) çok, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymun (ape) türü bulunmaktaydı; oysa bugün kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların yalnızca beş türü (biri insanoğlu) kalmışken uzun kuyruklu maymunlar ilerlemelerini sürdürmektedir. Bu durum, insan türüne doğru bir gelişimin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. s. 487
- İlk primatların ortaya çıkmasından yaklaşık on beş milyon yıl sonra, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların öncelleri tarih sahnesine çıktı. Moleküler saat, şempanzelere, gorillere ve insana ilerleyen çizginin yaklaşık altı milyon yıl önce ayrıldığını gösteriyor. O tarihten bu yana bir düzine kadar Hominine türü -bizim de üzerinde olduğumuz dal- ortaya çıkmıştır (bu grupta kaç tür bulunduğunu belirlemek güçtür). Bu dönem boyunca ortaya çıkan belli başlı formlar şunlardır: Ardipithecus (dört milyon beş yüz bin yıl yaşındadır ve bir ara formdur); Australopithecus'un birkaç çeşidi (bundan yaklaşık bir milyon yıl sonra ortaya çıkmış olan bir Afrika primatı; kabaca söylersek, boyundan aşağısı insan ama boyundan yukarısı kuyruksuz maymun); Homo habilis (beyinsel gelişim bakımından dönüşü olmayan yola giren ve kendi ailemizi tanımlayabilmemiz için gerekli beyinsel yetkinliğe ulaşan, alet kullanan ilk hayvan olduğu sanılan ve yaklaşık iki buçuk milyon yıl önce yaşamış olan bir hayvan); ve Homo erectus (insana oldukça benzeyen, büyük beyinli bir kuyruksuz maymun). Bu türlerin tümü Afrika'da ortaya çıkmış ve oradan, er ya da geç Asya'ya ve Avrupa'ya yayılmıştır.
Bizim türümüz, Homo sapiens, yaklaşık yüz elli bin yıl önce, iri, kalın kafalı, fakat ayırt edilebilir biçimde insansı bir kuyruksuz maymun (human ape) olarak ortaya çıktı. Buzul çağının sıkıntılı günleri sona erdiğinde türümüz, daha ince bir bedenin üzerinde daha küçük bir kafatası ve beyne sahip duruma gelmişti. s. 487- 488
- Neanderthal fosilleri, en ünlü fosiller arasındadır. Bir zamanlar, Napolyon'un ordularının hastalıktan ölmüş askerleri olarak göz ardı edilmiş olan kalıntıları, daha sonraları, insan türünün en yakın ataları olarak selamlanmıştır. Oysa Neanderthal'in gerçek tarihi, insana giden evrimsel yolda çıkmaz bir sokağa giren bir türün, doğru dönemece sapan türün elinde yok olmasından ibarettir. Kısa ama sağlam yapılı bedenleriyle soğuk iklime uyum göstermiş olan Neanderthal, Avrupa'da ya da Ortadoğu'da evrim geçirmiştir ve otuz bin yıl önce yok olmuştur. Taştan gereçler yaparak kullanan Neanderthal, bu işte pek de becerikli değildi ve akıllı komşuları karşısında tutunamadı.
Neanderthal ilk bakışta modern insana benzese ve bir zamanlar insana giden merdivenin en son basamağı olduğu düşünülse de, fosillerin DNA'ları, Neanderthal'le insanın aynı merdivende bile olmadığını gösteriyor. Onların mitokondriyal DNA'ları insanın mitokondriyal DNA'sından oldukça farklıdır. Bu türün genleri bizim genlerimizin ataları değildir ve başka bir yoldan ilerlemiştir. En azından mitokondri bakımından, Neanderthal ve insanınkiler yarım milyon yıl önce ayrılmıştır. s. 489- 490
- Kraliçe Victoria, Londra Hayvanat Bahçesi'ni ilk ziyaret ettiğinde, burada gördüğü orangutanın insana benzerliği karşısında şaşırıp kalmıştı: "Orangutan şaşılası bir hayvan... Çok korkunç ve iri, ve can sıkıcı biçimde insana benziyor." s. 493
- Son yüz bin yıl içinde, insanın yaşam tarzı büyük bir değişim yaşamış olsa da, bedeni büyük ölçüde aynı kalmıştır. Yakın geçmişimizde evrim geçirmedik, çünkü bu işi makinelerimiz bizim için yerine getirdi. s. 494
- Herbert Spencer'ın mezarı, Marx'ın Highgate'teki anıtının karşısındadır. Spencer, 'en uygunların kalımı' talihsiz ifadesinin sahibi ve kapitalizmin ölçüsüzlüklerini açıklamak için epeyce kullanılmış olan Sosyal Darwinizm düşüncesinin kurucusudur. Onun bir hayranı, milyonerleri, 'acımasız rekaber içinde mücadele halinde olanlardan doğal olarak seçilmişler' biçiminde tanımlamıştı. Çelik sektöründe bir patron olan Andrew Carnegie de aynı düşüncedeydi. "Spencer'den önce" diyordu, "benim için her şey karanlıktaydı, onu okuduktan sonra her şey aydınlığa ve doğruluğa kavuştu." s. 497- 498
BİR BALİNA GİBİ Mİ?
- İnsan türü, biyolojinin geneli içinde yalnızca bir dipnottur. s. 469
- Tarımsal etkinliklerden önce, Ortadoğu'da insanlar yüz elli çeşit bitki tüketmekteydi, tarımın gelişmesinden sonra bu sayı neredeyse yarım düzineye kadar düştü. Toprağı işleyen insanlar, ataları kadar sağlıklı değildi. Dişleri daha kötü durumdaydı ve kemiklerinden elde edilen bulgular bu dönemde kansızlığın yaygın bir durum aldığını gösteriyor. (...)
Bugün ise, tarımsal etkinliğin olumsuz etkilerinin büyük ölçüde aşıldığı açıktır. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, Avrupalıların boy ortalamaı her on yılda bir buçuk santime yakın artmış durumda. Britanya'da yaşayan her dört erkekten birinin boyu bir metre seksen santimden fazladır. Elli yıl içinde bu uzunluk ortalama uzunluk durumuna gelecek ve Britanya'daki insanlar avcı toplayıcı atalarının fiziğine kavuşmuş olacak. s. 471
- Avcı ya da balıkçı olarak kalmış insan toplulukları -Pasifik adalarındaki yerliler gibi- Batılı yemek alışkanlıklarının ölçüsüzlüğüyle tanıştıklarında uyum göstermekte güçlük çekmekte ve sıklıkla şeker hastalığına yakalanmaktadır. Evcilleşme, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi insanların da kimi genlerinde değişikliğe neden olmuştur. s. 471
- Kentler, doğal seçilime yeni bir çalışma alanı sunmuş ve onları kuranlara ileri düzeyde zarar vermiştir. Dokuz bin yıl önce -Karadeniz'deki büyük selden önce- ilk büyük kent ortaya çıkmıştı. Türkiye'nin sınırları içinde yer alan Çatal Höyük'ün nüfusu yaklaşık olarak on bindi; bu kent, duvarları volkan resimleri ya da akbabaların saldırısına uğrayan başsız insan figürleri ile donatılmış olan ve tabanlarının altına atalarını gömdükleri küçük evlerle doluydu. Salgın hastalık yapan ajanlar ilk kez burada var oluşlarını destekleyecek bir insan havuzu buldular; onların torunları, insan genlerinin bu duruma nasıl yanıt verdiğini sergilemektedir. Kentlerde hastalıklar o denli yaygın olmuştur ki, tarihin çoğu kesitinde Londra bilei kırsal alandan yeni göç almadıkça nüfusunu korumayı başaramamıştır. s. 471- 472
- Genlerin çoğu için çeşitlilik merkezi Afrika'dır; Avrupa, Asya, Pasifik'teki küçük adalar ve Yeni Dünya'ya doğru ilerledikçe çeşitlilik azalma eğilimi gösterir. (...) Ortalama olarak, iki Afrikalı arasındaki genetik farklılık düzeyi, iki Avrupalı arasındakinden daha fazladır ve birbirinden yalnızca birkaç mil uzaklıkta bulunan iki Afrika köyü, başka bir kıtadaki iki ulusun farklılığı ölçüsünde farklılık gösterebilir. s. 473
- Bir canlının yaygınlığı öncelikle boyutları ile ilgilidir; farelerin sayıca balinalardan çok daha fazla bulunması bu bağlamda iyi bir karşılaştırma olur. Boyut ve nüfus arasında ısrarcı bir orantı vardır ve farelerden balinalara bütün memeliler için geçerlidir. Ancak insan türü, boyutları göz önünde bulundurulduğunda, sayısal olarak olması gerekenden on bin kat kalabalık bir nüfusa sahiptir. (...) Kaynakların tükenmenin eşiğinde olduğu yönündeki pek çok sava karşın (bu savlara göre, 1865 yılında Britanya'daki kömür rezervi neredeyse bitmek üzereydi, 1951 ve 1972 yıllarında dünyadaki petrol kaynaklarının on yıl içinde biteceği ilan edilmişti)minerallerin büyük bölümü halen oldukça boldur ve ederleri düşmektedir. 1970'li yıllarda, yakın geleceğe ilişkin bir türlü gerçekleşmeyen bir açlık tahmininde bulunulurdu. Oysa bugün yiyecek üretimi sürekli olarak artmaktadır ve genel bir eğilim olarak ekinlerin fiyatı düşmektedir. Buna karşılık, insanların her yıl yeryüzünde yetişen bitkisel ürünlerin yarısını tükettiği düşünülürse, sözü edilen türden bir sınıra çok uzak olmadığımız düşünülebilir. (...) ortalama olarak Amerikalı bir birey, bir ispermeçet balinasının (sperm whale) aldığı kadar enerji almaktadır. Birleşik Devletler'deki kişi başına yiyecek tüketimi o denli yüksektir ki, dünya nüfusunun geri kalanı da ortalama bir Amerikalı kadar besin tüketseydi, bu nüfusu beslemek için iki tane dünya gezegeni gerekirdi. s. 474- 475
- Primatlar yolculuklarına yaklaşık altmış beş milyon yıl önce, sıcak ve nemli Afrika'da başladılar. O günden bu yana altı bin kadar primat çeşidi ortaya çıkmıştır ve günümüzde iki yüz elli kadarı varlığını sürdürmektedir (bunların büyükllükleri, altı santimlik fare lemurlarından, bu lemur türünden bin kez daha ağır olan gorile kadar çeşitlilik göstermektedir). Dünyada bir zamanlar uzun kuyruklu maymundan (monkey) çok, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymun (ape) türü bulunmaktaydı; oysa bugün kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların yalnızca beş türü (biri insanoğlu) kalmışken uzun kuyruklu maymunlar ilerlemelerini sürdürmektedir. Bu durum, insan türüne doğru bir gelişimin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. s. 487
- İlk primatların ortaya çıkmasından yaklaşık on beş milyon yıl sonra, kuyruksuz ya da kısa kuyruklu maymunların öncelleri tarih sahnesine çıktı. Moleküler saat, şempanzelere, gorillere ve insana ilerleyen çizginin yaklaşık altı milyon yıl önce ayrıldığını gösteriyor. O tarihten bu yana bir düzine kadar Hominine türü -bizim de üzerinde olduğumuz dal- ortaya çıkmıştır (bu grupta kaç tür bulunduğunu belirlemek güçtür). Bu dönem boyunca ortaya çıkan belli başlı formlar şunlardır: Ardipithecus (dört milyon beş yüz bin yıl yaşındadır ve bir ara formdur); Australopithecus'un birkaç çeşidi (bundan yaklaşık bir milyon yıl sonra ortaya çıkmış olan bir Afrika primatı; kabaca söylersek, boyundan aşağısı insan ama boyundan yukarısı kuyruksuz maymun); Homo habilis (beyinsel gelişim bakımından dönüşü olmayan yola giren ve kendi ailemizi tanımlayabilmemiz için gerekli beyinsel yetkinliğe ulaşan, alet kullanan ilk hayvan olduğu sanılan ve yaklaşık iki buçuk milyon yıl önce yaşamış olan bir hayvan); ve Homo erectus (insana oldukça benzeyen, büyük beyinli bir kuyruksuz maymun). Bu türlerin tümü Afrika'da ortaya çıkmış ve oradan, er ya da geç Asya'ya ve Avrupa'ya yayılmıştır.
Bizim türümüz, Homo sapiens, yaklaşık yüz elli bin yıl önce, iri, kalın kafalı, fakat ayırt edilebilir biçimde insansı bir kuyruksuz maymun (human ape) olarak ortaya çıktı. Buzul çağının sıkıntılı günleri sona erdiğinde türümüz, daha ince bir bedenin üzerinde daha küçük bir kafatası ve beyne sahip duruma gelmişti. s. 487- 488
- Neanderthal fosilleri, en ünlü fosiller arasındadır. Bir zamanlar, Napolyon'un ordularının hastalıktan ölmüş askerleri olarak göz ardı edilmiş olan kalıntıları, daha sonraları, insan türünün en yakın ataları olarak selamlanmıştır. Oysa Neanderthal'in gerçek tarihi, insana giden evrimsel yolda çıkmaz bir sokağa giren bir türün, doğru dönemece sapan türün elinde yok olmasından ibarettir. Kısa ama sağlam yapılı bedenleriyle soğuk iklime uyum göstermiş olan Neanderthal, Avrupa'da ya da Ortadoğu'da evrim geçirmiştir ve otuz bin yıl önce yok olmuştur. Taştan gereçler yaparak kullanan Neanderthal, bu işte pek de becerikli değildi ve akıllı komşuları karşısında tutunamadı.
Neanderthal ilk bakışta modern insana benzese ve bir zamanlar insana giden merdivenin en son basamağı olduğu düşünülse de, fosillerin DNA'ları, Neanderthal'le insanın aynı merdivende bile olmadığını gösteriyor. Onların mitokondriyal DNA'ları insanın mitokondriyal DNA'sından oldukça farklıdır. Bu türün genleri bizim genlerimizin ataları değildir ve başka bir yoldan ilerlemiştir. En azından mitokondri bakımından, Neanderthal ve insanınkiler yarım milyon yıl önce ayrılmıştır. s. 489- 490
- Kraliçe Victoria, Londra Hayvanat Bahçesi'ni ilk ziyaret ettiğinde, burada gördüğü orangutanın insana benzerliği karşısında şaşırıp kalmıştı: "Orangutan şaşılası bir hayvan... Çok korkunç ve iri, ve can sıkıcı biçimde insana benziyor." s. 493
- Son yüz bin yıl içinde, insanın yaşam tarzı büyük bir değişim yaşamış olsa da, bedeni büyük ölçüde aynı kalmıştır. Yakın geçmişimizde evrim geçirmedik, çünkü bu işi makinelerimiz bizim için yerine getirdi. s. 494
- Herbert Spencer'ın mezarı, Marx'ın Highgate'teki anıtının karşısındadır. Spencer, 'en uygunların kalımı' talihsiz ifadesinin sahibi ve kapitalizmin ölçüsüzlüklerini açıklamak için epeyce kullanılmış olan Sosyal Darwinizm düşüncesinin kurucusudur. Onun bir hayranı, milyonerleri, 'acımasız rekaber içinde mücadele halinde olanlardan doğal olarak seçilmişler' biçiminde tanımlamıştı. Çelik sektöründe bir patron olan Andrew Carnegie de aynı düşüncedeydi. "Spencer'den önce" diyordu, "benim için her şey karanlıktaydı, onu okuduktan sonra her şey aydınlığa ve doğruluğa kavuştu." s. 497- 498
neredeyse bir balina/ steve jones- 12
BÖLÜM 13: ORGANİK VARLIKLARIN KARŞILIKLI AKRABALIKLARI; BİÇİMBİLİM (MORFOLOJİ); EMBRİYOLOJİ; GÜDÜK ORGANLAR
- 10. yüzyıla ilişkin ünlü bir Çin ansiklopedisi, bitkileri ve hayvanları şöyle sınıflandırıyordu: (a) imparatora ait olanlar, (b) mumyalanmış olanlar, (c) eğitilmiş olanlar, (d) meme emen domuzlar, (e) denizkızları, (f) düş ürünü olanlar, (g) sokak köpekleri, (h) bu sınıflamanın içinde olanlar, (i) kudurmuş gibi titreyenler, (j) çok fazla sayıda olanlar, (k) çok güzel bir deve kuyruğuna sahip olarak betimlenenler, (l) diğerleri, (m) bir çiçek vazosunu kısa bir süre önce kırmış olanlar, (n) uzaktan sineğe benzeyenler
Kutsal Pazaryerinin İyiliksever Bilgeliği adlı ansiklopedinin yazarı için -ve belki de o dönemki okurları için- bu katalog anlamlı olabilir. s. 421
- Türlerin Kökeni, 'evrim' sözcüğünü, kullanılmaya başlandığından bu yana anlamı büyük bir değişim geçirmiş olan bu ifadeyi, hiç anmamıştır. Sözcüğün Latince kökeninde, helezoni bir kıvrımın açılması kastedilir. Biyolojide sözcük ilk kez, bir embriyonun gelişim aşamalarında yaşadığı biçim değişimlerini tanımlmak için kullanılmıştır. Sözcüğün, bir biçimden bir başkasına aşamalı olarak değişim olgusunu karşılaması çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bugün, kavrama ilişkin tanımlamalar bir bütünlük oluşturmuş ve canlı gelişimini inceleyen bilim, biyolojik tarihin katlanmış helezonunu açmaya başlamıştır. s. 454
- Bütün karakterler, görevleri tamamlanır tamamlanmaz dejenere olmaya başlar. Seçilim durur durmaz, doğada kaos başlar ve evrim yolundan çıkar. s. 459
- İnsan türünün neden yalnızca yarısı süt vermektedir? sonuçta erkeklerin de meme uçları ve bunları kullanabilme kapasitesi vardır. Belirli kimyasallar verilen erkekler süt verebilir. Ayrıca, yüksek düzeyde alkol almak, karaciğerin erkeklerin bu yeteneklerini, dişilik hormonlarını baskılayan salgılarını azalttığı için, aynı sonucu verebilir. Erişkinliğe adım atmakta olan kimi erkek çocuklarda, bedeblerinin özelliklerini anlamak için duydukları doğal meraktan dolayı meme uçlarını uyardıklarında (kuşku yok ki onları oldukça şaşırtarak) süt salgılama görülebilir. Dyak meyve yarasaları bu mantıksal sonuca ulaşan ve erkeklerin yavrularını emzirdiği tek memeli türüdür. Fakat erkekleri yavrularına fazla ilgi gösteren türlerin pek çoğunda, öyle görünüyor ki, bunların yiyecek bulmak için gösterdikleri çaba azalmaktadır. s. 460- 461
- Uyuşukluk daha az enerji tüketimi anlamına gelir ve enerjik bir canlının açlık çektiği bir yerde uyuşuk olan hayatta kalabilir. Altı tonluk mamutlar, Arktik Okyanusu'ndaki Wrangel adasında iki tonluk bir bedene kadar küçülmüşlerdir ve buzul çağından sonra Jersey'de çevre bölgelerden yalıtılan kızıl geyik yalnızca altı bin yıl içinde bir St Bernard köpeği boyutlarına küçülmüştür. Bunlar açlık çekmek ya da küçülmek seçeneklerinden birini yeğlemeye zorlanmıştır. s. 464
- 10. yüzyıla ilişkin ünlü bir Çin ansiklopedisi, bitkileri ve hayvanları şöyle sınıflandırıyordu: (a) imparatora ait olanlar, (b) mumyalanmış olanlar, (c) eğitilmiş olanlar, (d) meme emen domuzlar, (e) denizkızları, (f) düş ürünü olanlar, (g) sokak köpekleri, (h) bu sınıflamanın içinde olanlar, (i) kudurmuş gibi titreyenler, (j) çok fazla sayıda olanlar, (k) çok güzel bir deve kuyruğuna sahip olarak betimlenenler, (l) diğerleri, (m) bir çiçek vazosunu kısa bir süre önce kırmış olanlar, (n) uzaktan sineğe benzeyenler
Kutsal Pazaryerinin İyiliksever Bilgeliği adlı ansiklopedinin yazarı için -ve belki de o dönemki okurları için- bu katalog anlamlı olabilir. s. 421
- Türlerin Kökeni, 'evrim' sözcüğünü, kullanılmaya başlandığından bu yana anlamı büyük bir değişim geçirmiş olan bu ifadeyi, hiç anmamıştır. Sözcüğün Latince kökeninde, helezoni bir kıvrımın açılması kastedilir. Biyolojide sözcük ilk kez, bir embriyonun gelişim aşamalarında yaşadığı biçim değişimlerini tanımlmak için kullanılmıştır. Sözcüğün, bir biçimden bir başkasına aşamalı olarak değişim olgusunu karşılaması çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bugün, kavrama ilişkin tanımlamalar bir bütünlük oluşturmuş ve canlı gelişimini inceleyen bilim, biyolojik tarihin katlanmış helezonunu açmaya başlamıştır. s. 454
- Bütün karakterler, görevleri tamamlanır tamamlanmaz dejenere olmaya başlar. Seçilim durur durmaz, doğada kaos başlar ve evrim yolundan çıkar. s. 459
- İnsan türünün neden yalnızca yarısı süt vermektedir? sonuçta erkeklerin de meme uçları ve bunları kullanabilme kapasitesi vardır. Belirli kimyasallar verilen erkekler süt verebilir. Ayrıca, yüksek düzeyde alkol almak, karaciğerin erkeklerin bu yeteneklerini, dişilik hormonlarını baskılayan salgılarını azalttığı için, aynı sonucu verebilir. Erişkinliğe adım atmakta olan kimi erkek çocuklarda, bedeblerinin özelliklerini anlamak için duydukları doğal meraktan dolayı meme uçlarını uyardıklarında (kuşku yok ki onları oldukça şaşırtarak) süt salgılama görülebilir. Dyak meyve yarasaları bu mantıksal sonuca ulaşan ve erkeklerin yavrularını emzirdiği tek memeli türüdür. Fakat erkekleri yavrularına fazla ilgi gösteren türlerin pek çoğunda, öyle görünüyor ki, bunların yiyecek bulmak için gösterdikleri çaba azalmaktadır. s. 460- 461
- Uyuşukluk daha az enerji tüketimi anlamına gelir ve enerjik bir canlının açlık çektiği bir yerde uyuşuk olan hayatta kalabilir. Altı tonluk mamutlar, Arktik Okyanusu'ndaki Wrangel adasında iki tonluk bir bedene kadar küçülmüşlerdir ve buzul çağından sonra Jersey'de çevre bölgelerden yalıtılan kızıl geyik yalnızca altı bin yıl içinde bir St Bernard köpeği boyutlarına küçülmüştür. Bunlar açlık çekmek ya da küçülmek seçeneklerinden birini yeğlemeye zorlanmıştır. s. 464
18 Nisan 2010 Pazar
neredeyse bir balina/ steve jones- 11
BÖLÜM 12: COĞRAFİ DAĞILIM -DEVAM
- Bir bebek dünyaya gelir gelmez kirlenmeye başlar. Bebekler doğuşta sterildir, daha sonra bedende yuva kuracak olan konukçulardan arınıktır. Bakteriler açısından bir bebek, büyük, verimli ve el değmemiş bir adadır. Doğumdan sonraki birkaç dakika içinde, bakteriler bebeklerde koloniler kurmaya başlar. İstilacıların büyük bölümü, annenin bağırsaklarından gelir, diğerleri ebeden ya da babadan gelir. Öncüler, insan bağırsaklarında dolaşıp duran milyonlarca bakterinin küçük bir örnek grubu gibidir. Bu geçiş döneminde, bebeklerin bağırsakları henüz dengeye kavuşmamıştır ve denge sağlanana kadar bütün ana babaların bildiği o dramatik sonuçlar ortaya çıkar.
Bebek birkaç gün içinde, sahip olduğu beden hücrelerinin on katı kadar bakteri taşır duruma gelecektir. Bakteriler, komşularından bir sağanak gibi gelmiştir. İnsanların, köpeklerine benzeyerek büyüdüğü söylenir. Gerçekte (evde beslenen hayvanlar da dahil), ailenin bireylerini birleştiren bağırsaklardaki konukçularımızdır. s. 397
- Göç nedeniyle, herhangi bir takımadada yaşayan canlı çeşitliliği en yakın anakaradakine benzemeye başlar. Büyük bir kentte yaşayan bütün insanların bağırsaklarındaki bakteriler aynıdır, buna karşılık yalıtılmış köylerde yaşayanların bağırsak içerikleri değişiklik gösterir. Kentleri diğerlerinden ayıran kendine özgü bir bağırsak çeşitliliği vardır -bakterilerin büyük kıtaları. Yeni bir kentte yeterince kalan bir yabancı bunu bir süre sonra anlayacaktır. s. 397- 398
- Hastalık yapan bir ajan için, bütün konukçular bir adadır. Eğer kurbanların oluşturduğu takımadalar küçükse, enfeksiyon ortadan kalkabilir. İzlanda, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, kızamık virüsünün kalıcı olarak adada kalmasına yetecek sayıda nüfusa sahip değildi örneğin. Bir bölge çok uzaksa, bir hastalık oraya ulaşamayabilir -Britanya'ya kuduzun ulaşamamış olmasının nedeni budur. s. 398
- 27 Ağustos 1883 sabahında, dünya büyük bir patlamayla sarsıldı. Gürültü, Sri Lanka'dan Avustralya'nın merkezine kadar uzanan bir bölgede duyuldu. Patlama sonrası oluşan rüzgar yeryüzünün çevresini dört kez döndü ve oluşan dalglr Dover'a kadar ulaştı. Patlayan Krakatau idi ve patlamanın şiddeti Hiroşima'da patlayan bombanın şiddetinin on bin katı kadardı.
(...)
Patlamanın bir hafta sonrasında, adanın üçte ikisi ortadan kalkmış durumdaydı, geride kalan kara parçası ise sıcaklıktan kırmızı renkte olan süngertaşıyla kaplanmıştı. Patlamadan sonra adaya giden ilk ziyaretçi şöyle diyordu: "Bütün araştırmalarıma karşın, adada hiçbir bitki ya da hayvan izine rastlayamadım, ağını örmekle uğraşan küçük bir örümcek dışında hiçbir yaşam iziyle karşılaşmadım." Ada neredeyse tümüyle steril durumdaydı.
Ancak, yaşamın adaya geri dönmesi çok da uzun sürmeyecekti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Krakatau'u çimenler ve insan boyunda bambular kaplamıştı bile. Birkaç yıl daha geçince, sık bir incir ormanında yapılan araştırma, sekiz yüzden fazla çeşit hayvanın burada yaşadığını gösterdi. s. 399- 400
- Son buzul çağının doruk noktasında, yeryüzündeki suyun önemli bölümü donduğu için, su üstündeki kara parçalarının yüz ölçümü bugünkünden yüzde yirmi fazlaydı. Hebrides, Wight adası, Sicilya ve pek çok ada, buzulların bir bölümünün erimesi ile denizlerin yeniden yükseldiği sonraki dönemde ortaya çıktı. Bir zamanların tepelikleri, ada durumuna geldi. Kıbrıs'ın, Girit'in ve Korsika'nın tarihi de böyledir. Deniz düzeyi düştüğü dönemlerde, Cebelitarık bir barikat gibi, Akdeniz'in okyanusla bağlantısını kopararak denizin suyunun azalmasına (ve Afrika'da yaşayan kuyruksuz maymunların, Cebelitarık'ı aşabilmesine) imkan vermiştir. Atlantik yükseldiğinde, burası bir deniz şelalesi oluşturan ve Akdeniz çukurunu yüz yıl içinde dolduran bir boğaza dönüşmüştür. Buzul katmanları geri çekildikçe, adalar birbiri ardına ortaya çıkmaya başlamıştır. s. 402- 403
- Bir bebek dünyaya gelir gelmez kirlenmeye başlar. Bebekler doğuşta sterildir, daha sonra bedende yuva kuracak olan konukçulardan arınıktır. Bakteriler açısından bir bebek, büyük, verimli ve el değmemiş bir adadır. Doğumdan sonraki birkaç dakika içinde, bakteriler bebeklerde koloniler kurmaya başlar. İstilacıların büyük bölümü, annenin bağırsaklarından gelir, diğerleri ebeden ya da babadan gelir. Öncüler, insan bağırsaklarında dolaşıp duran milyonlarca bakterinin küçük bir örnek grubu gibidir. Bu geçiş döneminde, bebeklerin bağırsakları henüz dengeye kavuşmamıştır ve denge sağlanana kadar bütün ana babaların bildiği o dramatik sonuçlar ortaya çıkar.
Bebek birkaç gün içinde, sahip olduğu beden hücrelerinin on katı kadar bakteri taşır duruma gelecektir. Bakteriler, komşularından bir sağanak gibi gelmiştir. İnsanların, köpeklerine benzeyerek büyüdüğü söylenir. Gerçekte (evde beslenen hayvanlar da dahil), ailenin bireylerini birleştiren bağırsaklardaki konukçularımızdır. s. 397
- Göç nedeniyle, herhangi bir takımadada yaşayan canlı çeşitliliği en yakın anakaradakine benzemeye başlar. Büyük bir kentte yaşayan bütün insanların bağırsaklarındaki bakteriler aynıdır, buna karşılık yalıtılmış köylerde yaşayanların bağırsak içerikleri değişiklik gösterir. Kentleri diğerlerinden ayıran kendine özgü bir bağırsak çeşitliliği vardır -bakterilerin büyük kıtaları. Yeni bir kentte yeterince kalan bir yabancı bunu bir süre sonra anlayacaktır. s. 397- 398
- Hastalık yapan bir ajan için, bütün konukçular bir adadır. Eğer kurbanların oluşturduğu takımadalar küçükse, enfeksiyon ortadan kalkabilir. İzlanda, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, kızamık virüsünün kalıcı olarak adada kalmasına yetecek sayıda nüfusa sahip değildi örneğin. Bir bölge çok uzaksa, bir hastalık oraya ulaşamayabilir -Britanya'ya kuduzun ulaşamamış olmasının nedeni budur. s. 398
- 27 Ağustos 1883 sabahında, dünya büyük bir patlamayla sarsıldı. Gürültü, Sri Lanka'dan Avustralya'nın merkezine kadar uzanan bir bölgede duyuldu. Patlama sonrası oluşan rüzgar yeryüzünün çevresini dört kez döndü ve oluşan dalglr Dover'a kadar ulaştı. Patlayan Krakatau idi ve patlamanın şiddeti Hiroşima'da patlayan bombanın şiddetinin on bin katı kadardı.
(...)
Patlamanın bir hafta sonrasında, adanın üçte ikisi ortadan kalkmış durumdaydı, geride kalan kara parçası ise sıcaklıktan kırmızı renkte olan süngertaşıyla kaplanmıştı. Patlamadan sonra adaya giden ilk ziyaretçi şöyle diyordu: "Bütün araştırmalarıma karşın, adada hiçbir bitki ya da hayvan izine rastlayamadım, ağını örmekle uğraşan küçük bir örümcek dışında hiçbir yaşam iziyle karşılaşmadım." Ada neredeyse tümüyle steril durumdaydı.
Ancak, yaşamın adaya geri dönmesi çok da uzun sürmeyecekti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Krakatau'u çimenler ve insan boyunda bambular kaplamıştı bile. Birkaç yıl daha geçince, sık bir incir ormanında yapılan araştırma, sekiz yüzden fazla çeşit hayvanın burada yaşadığını gösterdi. s. 399- 400
- Son buzul çağının doruk noktasında, yeryüzündeki suyun önemli bölümü donduğu için, su üstündeki kara parçalarının yüz ölçümü bugünkünden yüzde yirmi fazlaydı. Hebrides, Wight adası, Sicilya ve pek çok ada, buzulların bir bölümünün erimesi ile denizlerin yeniden yükseldiği sonraki dönemde ortaya çıktı. Bir zamanların tepelikleri, ada durumuna geldi. Kıbrıs'ın, Girit'in ve Korsika'nın tarihi de böyledir. Deniz düzeyi düştüğü dönemlerde, Cebelitarık bir barikat gibi, Akdeniz'in okyanusla bağlantısını kopararak denizin suyunun azalmasına (ve Afrika'da yaşayan kuyruksuz maymunların, Cebelitarık'ı aşabilmesine) imkan vermiştir. Atlantik yükseldiğinde, burası bir deniz şelalesi oluşturan ve Akdeniz çukurunu yüz yıl içinde dolduran bir boğaza dönüşmüştür. Buzul katmanları geri çekildikçe, adalar birbiri ardına ortaya çıkmaya başlamıştır. s. 402- 403
17 Nisan 2010 Cumartesi
neredeyse bir balina/ steve jones- 10
BÖLÜM 11: COĞRAFİ DAĞILIM
- Arizona çölünde 1990'lı yıllarda bir ada kuruldu. Biyosfer* 2 adı verilen (Dünyanın kendisi biyosfer 1 olarak kabul edilmişti) bu sistem, kendisini çevre kirliliğinin yarattığı sorunlardan yalıtma savındaydı. Planın amacı, insan ve doğanın birlikte uyum içindeyaşayacakları katkısız bir dünya yaratmaktı. Bu biyosfer deneyinde sekiz bilim insanı yer aldı ve kendilerine yetecek bir topluluk kurdular. Bu büyük sera, atmosferden tümüyle yalıtıldı; iki milyon dolar bütçeyle, çölden yağmur ormanına ve milyon galonluk bir denize kadar küçük bir evren oluşturuldu.
Bir yıl içinde bu dev gibi serada yaşayanlar gerçeklikle yüz yüze geldiler. Toprakta yaşayan mikroplar havada bulunan karbondioksit oranının hızla artmasına neden olurken, oksijen oranı Mont Blanc'ın doruğundaki düzeye indi. Asmalar Biyosfer'in bütün bölümlerine yayılırken, diğer bütün bitkiler yok oldu. Hayvanlar ise, yaşamda kalma noktasında daha da başarısızdı. Omurgalı hayvan çeşitlerinin yirmi beş tanesinden on dokuzu yok olurken, çiçek polenlerini yayan böcek çeşitlerinin tümü öldü (bu durumda bitkilerin çoğunun yok olması kaçınılmaz oluyordu). 'Çöl'de çimenler açarken, suyun temiz kalması ancak büyük alg yığınlarının kesilmesine bağlı duruma gelmişti. 1994 yılına gelindiğinde, Biyosfer 2 terk edildi. s. 365
*Biyosfer: Canlıların birbirleriyle ilişkilerinin sürdüğü kayaç, su ve hava katmanlarından oluşan yeryüzü örtüsü -ç.n.
- Darwin, evrim gerçeğinin anlaşılması için gerekli olan bütün şeyin, bir başka yere gitmek olduğunu fark etmişti. Onun gördüğü gibi, en iyi kanıtların bir bölümüharitaların kendisinden gelmektedir, yaşamın haritadı ile oynanan 'dünyanın üzerine kurulu olduğu büyük bir satranç oyunu'. s. 366
- Süveyş Kanalı 1869 yılında açıldı. Bu kanal, ilki üç bin yıl önce II. Ramses tarafından yapılan birkaç girişimin sonuncu ve başarıya ulaşan halkasıydı. (...) Süveyş Kanalı, Kızıldeniz'den genç kuzenine doğru yokuş aşağı akan dev bir Mississipi gibi davranır. İki denizi birbirine bağlayan kanal, binlerce yıldır yerel alanlarında sınırlanmış canlıların komşu denizlere hareket edebilmesinin yolunu açmıştır.
Ancak, bu iki deniz arasındaki trafik tek yönlüdür. Kızıldeniz'e özgü yaklaşık üç yüz çeşit Akdeniz'e göç ederken, Kızıldeniz'e göç eden canlı çeşidi neredeyse yok gibidir. Kızıldeniz'den Akdeniz'e her yıl yaklaşık on yeni canlı formu göç etmektedir. Göçmen çeşitle bu yeni yaşama alanlarında çoğalırken yerel çeşitlere zarar vermektedir. (...) Hayatta kalmayı başaran çeşitler ise işgalcilere alan açtıkları için bunu yapabiliyor. Yerel tekirler örneğin, yaşam alanlarına yeni ulaşan işgalci akrabalarına göre daha derinlerde yaşadıkları için hayatta kalmayı başarabildi. s. 371
- Nerede ortaya çıkarda ve nasıl yolculuk ederse etsin, bir tür, önü bir şeyler tarafından kesilinceye değin yayılmayı sürdürecektir. Kesildiği yerde ise, ya evrim geçirecektir ya da yok olacaktır. s. 372
- Massalia'lı* Pytheas, Herkül'ün Sütunları'nın ötesini keşfetmeye cesaret eden ilk denizciydi (ve Britanya adalarına ayak basan ilk Grek). Pytheas, İspanya'nın Atlantik kıyılarını araştırırken, suların tıpkı dev bir ırmakmışçasına, bir okeanos gibi güneye doğru aktığını ayrımsadı. Onun fark ettiği akıntı Kanarya Akıntısı'dır ve Kuzey Atlantik'teki büyük bir akıntı sisteminin parçasıdır.
(...) Okyanus sularının onda biri sürekli hareket durumundadır. Bu akıntının büyük bölümü yüzeydedir (buna karşılık, dipteki yavaş akıntıların buzlu suyu Antarktika'dan Galapagos'a taşıması yaklaşık bin yıl sürer). Okyanusun en üstteki üç metrelik bölümü, atmosferin tamamının sahip olduğundan fazla ısı enerjisi içerir. Suların hareketi ısınma, rüzgar ve dünyanın dönüşü nedeniyle olur. Ekvator'daki sular sıcaklık nedeniyle genleşir. Bu nedenle, Karayipler'de deniz Newfoundland'da olduğundan üç inç daha yüksektir. s. 373
*Massalia: Bugünkü Marsilya; o zamanlar bir Grek kolonisiydi -ç.n.
- Fransa ile Prusya arasında 1870 yılında gerçekleşen savaştan sonrai buğday tarlalarının başıboş kalması, tohumların gücüne ilişkin tasarlanmamış bir deney yaşanmasına neden oldu. O günlerde ekinler tohum doluydu ve her yerde gelincikler vardı. Bu bitki, toprağın her metre karesinde otuz bin tohum üretebilir. Fransa'nın çöküşünden sonra, Flanders tarlalarında 1914 yılına kadar hasat yapılmadı ve tarlalar çiçeksiz kaldı. Sonra tarlalar yine ekilip biçildi -fakat bu kez sabanla değil, kılıçla, top mermisiyle ve kanla. Bir kere altüst edilince, uzun süredir gömülü kalan gelincik tohumları derhal çiçek açtı. Çeyrek yüzyıl sonra insanlığın bir sonraki çılgınlık günlerinde, Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi bombalanacaktı. İtfaiye hortumundan sıkılan sular, Çin'den 1713 yılında toplanan mimoza tohumlarının da aralarında bulunduğu tohumların, iki yüz yılı aşkın bir süre sonra filizlenmesine neden oldu. s. 376
- Buzullaşma krizi dünyayı bundan yedi yüz milyon yıl ve iki yüz milyon yıl önce vurmuştur; buna karşılık yeryüzü, tarihinin büyük bölümünde bugün olduğundan daha sıcak iklim koşullarına sahip olmuş, yalnızca yüz milyon yıllık bir zaman dilimi için soğumuştur. Son büyük kış başladığında, Kuzey Alaska'da eğrelti otları ve çok sayıda gingkonun* bulunduğu ormanlar vardı ve Thames halici, kıyıları subtropikal ormanlarla kaplı ve sularında timsahların ve su kaplumbağalarının yüzdüğü bir bölgeydi. s. 379
- Suyun ağırlığı altında kayalar bile ezilir. Hoover Barajı'nın ardında biriken gölün kütlesinin yarattığı basınç, altında kalan çöl parçasını iki metreye yakın aşağıya bastırmıştır. Aynı olgu buz katmanlarının karalar üzerindeki etkisinde de görülür. Buzul kütleleri karaların içerlerine ilerledikçe, karalar az da olsa alçalmış, buzullar gerileyince yeniden yükselmiştir. Arktik Kanada, buzulların çekilmesinden bu yana üç yüz metre kadar yükselmiştir ve halen yılda iki buçuk santim kadar yükselmektedir. Aynı nedene bağlı olarak İskoçya'da gerçekleşen yükselme daha yavaştır. Buzlu geçmişinden sıyrılması bölgenin ters yüz olmasına neden olmakta, İskoçya yükselirken güney İngiltere denize batmaktadır. s. 379
- 16. yüzyılda başlayan ve Victoria dönemine değin süren 'küçük buz çağı', Dickensian Noel'ini ve kaşiflerin Cabot'tan Franklin'e denizden Kuzey Amerika'ya bir rota bulma çabalarındaki başarısızlığı açıklayıcıdır. s. 380
- Scott* donarak öldüğü zaman, güvenli bölgeye on bir mil uzaklıktaydı. Kızağı, yorgunluktan tükenmiş adamlar tarafından kilometrelerdir çekilen kayalarla doluydu. Taşıdıkları kayaların ağırlığı Scott'ın ölümünde etkili oldu; fakat bu kayalar tarihe ilişkin önemli ipuçlarının ortaya çıkmasına da yardımcı oldu. Bunların bazıları yalnızca Hindistan ve Afrika'da bulunan tropikal ağaçların fosillerini içeriyordu. s. 387
*Scott: Güney Kutba Amudsen'den bir hafta sonra ulaşan ve geri dönüş yolculuğu sırasında takımıyla birlikte donarak ölen İngiliz kaşif -ç.n.
- Okyanusun ortasındaki dağ sıraları ilk kez, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında ilk kabloyu döşeyen Atlantik Telgraf Şirketi mühendisleri tarafından fark edildi. Bu mühendisler işe başlamadan önce, okyanusun tabanının düz olduğunu sanıyordu. Ancak, Alplerin doruklarından daha yüksek dağ dorukları arasında asılı kalan kablolarbirkaç hafta sonunda kopacaktı. s. 389
- İzlanda, Atlantik okyanusunun ortasından geçen dağ sırasının, bu lav fabrikasının tam üstünde oturmak gibi bir belanın içindedir. Ama adayı yaratan da bu belanın ta kendisidir. Ada sürekli bir karasal kazanım durumundadır. Adanın büyük bölümü yirmi bin yıldan daha gençtir. 1783 yılında, yüz mil karelik bir alanda yeni kaya kütleleri oluşmasına neden olan kocaman yarıklar ortaya çıkmıştı. s. 390
- Karasal alanlarda da, kıtaların hareketlerine ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Kanada'nın batısındaki St Martin, doğusundaki Manicougan ve Fransa'da bulunan Rochechouart, kuyrukluyıldızların neden olduğu, iki yüz on dört milyon yıl öncesine tarihlenen kraterlerdir. Önceleri, bunların aynı tarihte oluşmasının bir rastlantı olduğu sanılıyordu. Ancak, kıtalar çarpışmanın olduğu zamanki gibi yeniden düzenlendiğinde, kraterlerin düz bir çizgi boyunca sıralandığı görülmektedir. Kuyrukluyıldız gezegene çarpmadan hemen önce parçalara ayrılmış olmalıdır. s. 391
- Beş yüz milyon yıl önce tek bir büyük kara kütlesi, Pangea vardı. Bu kara parçası sonralarıTethys Denizi trarafından iki büyük kıtaya bölündü -bugünkü Hindistan'ın büyük bölümü, Güney Amerika, Afrika, Avustralya ve Antarktika'nın oluşturduğu Gondwanaland ve bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa'nın batısı ve güneyinin büyük bölümü ve Asya'nın oluşturduğu Laurasia; bunların yanı sıra daha küçük bir kara parçası, Avrupa'nın kuzeyi ve İskandinavya'nın oluşturduğu Baltica. Yüz milyon yıl sonra, Gondwanaland birkaç parçaya bölündü. Kopan çok sayıda parçadan bazıları kuzeye sürüklenerek Avrupa'nın bazı bölümlerini oluşturdu. Sahip olduğu beklenmedik dinazorlarla Madagaskar, Afrika kimliğini kazandıktan çok sonraları Gondwana'dan kopan bir parçaydı; bu eski kayıp kıtanın, yer kabuğunun hareketleri nedeniyle parçalanması sonucu iki yüz mil ötedeki yabancı yerlerde 'karaya oturan' parçası.
(...) Elli milyon ıl önceye kadar Avustralya, Antarktika'dan ayrılmamıştı ve Grönland'dan uzaklaşarak sürüklenen Avrupa daha Asya ile arasındaki çimentoyu yeni döküyordu. O günden sonra, kıtaların konumu bugünküne büyük ölçüde benzemiş olacaktı. s. 392
- Scone'da bulunan ve 'Kader Taşı' olarak adlandırılan taş, İskoçyalı kimliğinin simgesidir. İskoçya kralları, Westminister Manastırı onu aynı işi İngiltere'de yapmak üzere 1296 yılında el koyup götürmeden önce, bu taşı taçlarının üzerine takarlardı. Yedi yüz yıl sonra, kuzey sınırındaki popülaritesi hızla düşen Birleşik Krallik'ta, muhafazakar hükümet, taşı politik ortaklığın manevi bağının yeniden kurulmasına hizmet etmesi umuduyla evine geri gönderdi. Taş bugün Edinburg Kalesi'nde, saati beş buçuk pounda görülebilmekte.
Söylenceye göre, taşın serüven dolu bir öyküsü vardır. Taş, Jacob'un üzerinde uyuduğu ve meleklerin gökyüzüne bir merdivenle çıktığı ünlü düşünü gördüğü yastıktı. Kutsal güçlerin yardımıyla Mısır'a götürülmüş, oradan Sicilya'ya, ispanya'ya ve İrlanda'ya taşınmıştır; İskoçyalılar, 1320 yılındaki Arbroath Deklerasyonu'nda, taşın bu geçmişine dayanarak kendilerini İsrail'in Yitik Oymak'ı olarak tanımlamıştır.
(...)yerbilim, Kader Taşı'nın gerçek yuvasının Newfoundland olduğunu gösteriyor s. 393- 395
- Peki gelecekte ne olacak? Kıtalar şu andaki hızlarıyla hareket etmeyi sürdürürse, elli milyon yıl sonra Amerika Asya'ya yaklaşmış olacak, Atlantik okyanusu genişlerken Pasifik okyanusu daralmış olacaktır. Avustralya kuzeye doğru hareket ederek Japonya'yla çarpışacak ve Rift vadisinin deniz suyuyla dolması sonucu Afrika'nın batı bölümü bağımsızlığını ilan etmiş olacaktır. Cebelitarık Boğazı, dünyanın tarihi söz konusu olunca kısa olarak değerlendirilebilecek bir zaman dilimi içinde kapanacak, Akdeniz tümüyle oratadan kalkmadan önce kuruyacak ve sonra yeniden tuzlu bir ovaya dönüşecektir.
Bitkilerin ve hayvanların yayılmasını açıklamak üzere üretilen bütün düşsel kara köprüleri, Atlantisler ve diğer bütün mitler, gerçekle karşılaştırıldığında daha az göz alıcıdır: Üzerindeki canlılar evrim geçirirken, dünya da evrim geçirmiştir. s. 396
- Arizona çölünde 1990'lı yıllarda bir ada kuruldu. Biyosfer* 2 adı verilen (Dünyanın kendisi biyosfer 1 olarak kabul edilmişti) bu sistem, kendisini çevre kirliliğinin yarattığı sorunlardan yalıtma savındaydı. Planın amacı, insan ve doğanın birlikte uyum içindeyaşayacakları katkısız bir dünya yaratmaktı. Bu biyosfer deneyinde sekiz bilim insanı yer aldı ve kendilerine yetecek bir topluluk kurdular. Bu büyük sera, atmosferden tümüyle yalıtıldı; iki milyon dolar bütçeyle, çölden yağmur ormanına ve milyon galonluk bir denize kadar küçük bir evren oluşturuldu.
Bir yıl içinde bu dev gibi serada yaşayanlar gerçeklikle yüz yüze geldiler. Toprakta yaşayan mikroplar havada bulunan karbondioksit oranının hızla artmasına neden olurken, oksijen oranı Mont Blanc'ın doruğundaki düzeye indi. Asmalar Biyosfer'in bütün bölümlerine yayılırken, diğer bütün bitkiler yok oldu. Hayvanlar ise, yaşamda kalma noktasında daha da başarısızdı. Omurgalı hayvan çeşitlerinin yirmi beş tanesinden on dokuzu yok olurken, çiçek polenlerini yayan böcek çeşitlerinin tümü öldü (bu durumda bitkilerin çoğunun yok olması kaçınılmaz oluyordu). 'Çöl'de çimenler açarken, suyun temiz kalması ancak büyük alg yığınlarının kesilmesine bağlı duruma gelmişti. 1994 yılına gelindiğinde, Biyosfer 2 terk edildi. s. 365
*Biyosfer: Canlıların birbirleriyle ilişkilerinin sürdüğü kayaç, su ve hava katmanlarından oluşan yeryüzü örtüsü -ç.n.
- Darwin, evrim gerçeğinin anlaşılması için gerekli olan bütün şeyin, bir başka yere gitmek olduğunu fark etmişti. Onun gördüğü gibi, en iyi kanıtların bir bölümüharitaların kendisinden gelmektedir, yaşamın haritadı ile oynanan 'dünyanın üzerine kurulu olduğu büyük bir satranç oyunu'. s. 366
- Süveyş Kanalı 1869 yılında açıldı. Bu kanal, ilki üç bin yıl önce II. Ramses tarafından yapılan birkaç girişimin sonuncu ve başarıya ulaşan halkasıydı. (...) Süveyş Kanalı, Kızıldeniz'den genç kuzenine doğru yokuş aşağı akan dev bir Mississipi gibi davranır. İki denizi birbirine bağlayan kanal, binlerce yıldır yerel alanlarında sınırlanmış canlıların komşu denizlere hareket edebilmesinin yolunu açmıştır.
Ancak, bu iki deniz arasındaki trafik tek yönlüdür. Kızıldeniz'e özgü yaklaşık üç yüz çeşit Akdeniz'e göç ederken, Kızıldeniz'e göç eden canlı çeşidi neredeyse yok gibidir. Kızıldeniz'den Akdeniz'e her yıl yaklaşık on yeni canlı formu göç etmektedir. Göçmen çeşitle bu yeni yaşama alanlarında çoğalırken yerel çeşitlere zarar vermektedir. (...) Hayatta kalmayı başaran çeşitler ise işgalcilere alan açtıkları için bunu yapabiliyor. Yerel tekirler örneğin, yaşam alanlarına yeni ulaşan işgalci akrabalarına göre daha derinlerde yaşadıkları için hayatta kalmayı başarabildi. s. 371
- Nerede ortaya çıkarda ve nasıl yolculuk ederse etsin, bir tür, önü bir şeyler tarafından kesilinceye değin yayılmayı sürdürecektir. Kesildiği yerde ise, ya evrim geçirecektir ya da yok olacaktır. s. 372
- Massalia'lı* Pytheas, Herkül'ün Sütunları'nın ötesini keşfetmeye cesaret eden ilk denizciydi (ve Britanya adalarına ayak basan ilk Grek). Pytheas, İspanya'nın Atlantik kıyılarını araştırırken, suların tıpkı dev bir ırmakmışçasına, bir okeanos gibi güneye doğru aktığını ayrımsadı. Onun fark ettiği akıntı Kanarya Akıntısı'dır ve Kuzey Atlantik'teki büyük bir akıntı sisteminin parçasıdır.
(...) Okyanus sularının onda biri sürekli hareket durumundadır. Bu akıntının büyük bölümü yüzeydedir (buna karşılık, dipteki yavaş akıntıların buzlu suyu Antarktika'dan Galapagos'a taşıması yaklaşık bin yıl sürer). Okyanusun en üstteki üç metrelik bölümü, atmosferin tamamının sahip olduğundan fazla ısı enerjisi içerir. Suların hareketi ısınma, rüzgar ve dünyanın dönüşü nedeniyle olur. Ekvator'daki sular sıcaklık nedeniyle genleşir. Bu nedenle, Karayipler'de deniz Newfoundland'da olduğundan üç inç daha yüksektir. s. 373
*Massalia: Bugünkü Marsilya; o zamanlar bir Grek kolonisiydi -ç.n.
- Fransa ile Prusya arasında 1870 yılında gerçekleşen savaştan sonrai buğday tarlalarının başıboş kalması, tohumların gücüne ilişkin tasarlanmamış bir deney yaşanmasına neden oldu. O günlerde ekinler tohum doluydu ve her yerde gelincikler vardı. Bu bitki, toprağın her metre karesinde otuz bin tohum üretebilir. Fransa'nın çöküşünden sonra, Flanders tarlalarında 1914 yılına kadar hasat yapılmadı ve tarlalar çiçeksiz kaldı. Sonra tarlalar yine ekilip biçildi -fakat bu kez sabanla değil, kılıçla, top mermisiyle ve kanla. Bir kere altüst edilince, uzun süredir gömülü kalan gelincik tohumları derhal çiçek açtı. Çeyrek yüzyıl sonra insanlığın bir sonraki çılgınlık günlerinde, Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi bombalanacaktı. İtfaiye hortumundan sıkılan sular, Çin'den 1713 yılında toplanan mimoza tohumlarının da aralarında bulunduğu tohumların, iki yüz yılı aşkın bir süre sonra filizlenmesine neden oldu. s. 376
- Buzullaşma krizi dünyayı bundan yedi yüz milyon yıl ve iki yüz milyon yıl önce vurmuştur; buna karşılık yeryüzü, tarihinin büyük bölümünde bugün olduğundan daha sıcak iklim koşullarına sahip olmuş, yalnızca yüz milyon yıllık bir zaman dilimi için soğumuştur. Son büyük kış başladığında, Kuzey Alaska'da eğrelti otları ve çok sayıda gingkonun* bulunduğu ormanlar vardı ve Thames halici, kıyıları subtropikal ormanlarla kaplı ve sularında timsahların ve su kaplumbağalarının yüzdüğü bir bölgeydi. s. 379
- Suyun ağırlığı altında kayalar bile ezilir. Hoover Barajı'nın ardında biriken gölün kütlesinin yarattığı basınç, altında kalan çöl parçasını iki metreye yakın aşağıya bastırmıştır. Aynı olgu buz katmanlarının karalar üzerindeki etkisinde de görülür. Buzul kütleleri karaların içerlerine ilerledikçe, karalar az da olsa alçalmış, buzullar gerileyince yeniden yükselmiştir. Arktik Kanada, buzulların çekilmesinden bu yana üç yüz metre kadar yükselmiştir ve halen yılda iki buçuk santim kadar yükselmektedir. Aynı nedene bağlı olarak İskoçya'da gerçekleşen yükselme daha yavaştır. Buzlu geçmişinden sıyrılması bölgenin ters yüz olmasına neden olmakta, İskoçya yükselirken güney İngiltere denize batmaktadır. s. 379
- 16. yüzyılda başlayan ve Victoria dönemine değin süren 'küçük buz çağı', Dickensian Noel'ini ve kaşiflerin Cabot'tan Franklin'e denizden Kuzey Amerika'ya bir rota bulma çabalarındaki başarısızlığı açıklayıcıdır. s. 380
- Scott* donarak öldüğü zaman, güvenli bölgeye on bir mil uzaklıktaydı. Kızağı, yorgunluktan tükenmiş adamlar tarafından kilometrelerdir çekilen kayalarla doluydu. Taşıdıkları kayaların ağırlığı Scott'ın ölümünde etkili oldu; fakat bu kayalar tarihe ilişkin önemli ipuçlarının ortaya çıkmasına da yardımcı oldu. Bunların bazıları yalnızca Hindistan ve Afrika'da bulunan tropikal ağaçların fosillerini içeriyordu. s. 387
*Scott: Güney Kutba Amudsen'den bir hafta sonra ulaşan ve geri dönüş yolculuğu sırasında takımıyla birlikte donarak ölen İngiliz kaşif -ç.n.
- Okyanusun ortasındaki dağ sıraları ilk kez, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında ilk kabloyu döşeyen Atlantik Telgraf Şirketi mühendisleri tarafından fark edildi. Bu mühendisler işe başlamadan önce, okyanusun tabanının düz olduğunu sanıyordu. Ancak, Alplerin doruklarından daha yüksek dağ dorukları arasında asılı kalan kablolarbirkaç hafta sonunda kopacaktı. s. 389
- İzlanda, Atlantik okyanusunun ortasından geçen dağ sırasının, bu lav fabrikasının tam üstünde oturmak gibi bir belanın içindedir. Ama adayı yaratan da bu belanın ta kendisidir. Ada sürekli bir karasal kazanım durumundadır. Adanın büyük bölümü yirmi bin yıldan daha gençtir. 1783 yılında, yüz mil karelik bir alanda yeni kaya kütleleri oluşmasına neden olan kocaman yarıklar ortaya çıkmıştı. s. 390
- Karasal alanlarda da, kıtaların hareketlerine ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Kanada'nın batısındaki St Martin, doğusundaki Manicougan ve Fransa'da bulunan Rochechouart, kuyrukluyıldızların neden olduğu, iki yüz on dört milyon yıl öncesine tarihlenen kraterlerdir. Önceleri, bunların aynı tarihte oluşmasının bir rastlantı olduğu sanılıyordu. Ancak, kıtalar çarpışmanın olduğu zamanki gibi yeniden düzenlendiğinde, kraterlerin düz bir çizgi boyunca sıralandığı görülmektedir. Kuyrukluyıldız gezegene çarpmadan hemen önce parçalara ayrılmış olmalıdır. s. 391
- Beş yüz milyon yıl önce tek bir büyük kara kütlesi, Pangea vardı. Bu kara parçası sonralarıTethys Denizi trarafından iki büyük kıtaya bölündü -bugünkü Hindistan'ın büyük bölümü, Güney Amerika, Afrika, Avustralya ve Antarktika'nın oluşturduğu Gondwanaland ve bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa'nın batısı ve güneyinin büyük bölümü ve Asya'nın oluşturduğu Laurasia; bunların yanı sıra daha küçük bir kara parçası, Avrupa'nın kuzeyi ve İskandinavya'nın oluşturduğu Baltica. Yüz milyon yıl sonra, Gondwanaland birkaç parçaya bölündü. Kopan çok sayıda parçadan bazıları kuzeye sürüklenerek Avrupa'nın bazı bölümlerini oluşturdu. Sahip olduğu beklenmedik dinazorlarla Madagaskar, Afrika kimliğini kazandıktan çok sonraları Gondwana'dan kopan bir parçaydı; bu eski kayıp kıtanın, yer kabuğunun hareketleri nedeniyle parçalanması sonucu iki yüz mil ötedeki yabancı yerlerde 'karaya oturan' parçası.
(...) Elli milyon ıl önceye kadar Avustralya, Antarktika'dan ayrılmamıştı ve Grönland'dan uzaklaşarak sürüklenen Avrupa daha Asya ile arasındaki çimentoyu yeni döküyordu. O günden sonra, kıtaların konumu bugünküne büyük ölçüde benzemiş olacaktı. s. 392
- Scone'da bulunan ve 'Kader Taşı' olarak adlandırılan taş, İskoçyalı kimliğinin simgesidir. İskoçya kralları, Westminister Manastırı onu aynı işi İngiltere'de yapmak üzere 1296 yılında el koyup götürmeden önce, bu taşı taçlarının üzerine takarlardı. Yedi yüz yıl sonra, kuzey sınırındaki popülaritesi hızla düşen Birleşik Krallik'ta, muhafazakar hükümet, taşı politik ortaklığın manevi bağının yeniden kurulmasına hizmet etmesi umuduyla evine geri gönderdi. Taş bugün Edinburg Kalesi'nde, saati beş buçuk pounda görülebilmekte.
Söylenceye göre, taşın serüven dolu bir öyküsü vardır. Taş, Jacob'un üzerinde uyuduğu ve meleklerin gökyüzüne bir merdivenle çıktığı ünlü düşünü gördüğü yastıktı. Kutsal güçlerin yardımıyla Mısır'a götürülmüş, oradan Sicilya'ya, ispanya'ya ve İrlanda'ya taşınmıştır; İskoçyalılar, 1320 yılındaki Arbroath Deklerasyonu'nda, taşın bu geçmişine dayanarak kendilerini İsrail'in Yitik Oymak'ı olarak tanımlamıştır.
(...)yerbilim, Kader Taşı'nın gerçek yuvasının Newfoundland olduğunu gösteriyor s. 393- 395
- Peki gelecekte ne olacak? Kıtalar şu andaki hızlarıyla hareket etmeyi sürdürürse, elli milyon yıl sonra Amerika Asya'ya yaklaşmış olacak, Atlantik okyanusu genişlerken Pasifik okyanusu daralmış olacaktır. Avustralya kuzeye doğru hareket ederek Japonya'yla çarpışacak ve Rift vadisinin deniz suyuyla dolması sonucu Afrika'nın batı bölümü bağımsızlığını ilan etmiş olacaktır. Cebelitarık Boğazı, dünyanın tarihi söz konusu olunca kısa olarak değerlendirilebilecek bir zaman dilimi içinde kapanacak, Akdeniz tümüyle oratadan kalkmadan önce kuruyacak ve sonra yeniden tuzlu bir ovaya dönüşecektir.
Bitkilerin ve hayvanların yayılmasını açıklamak üzere üretilen bütün düşsel kara köprüleri, Atlantisler ve diğer bütün mitler, gerçekle karşılaştırıldığında daha az göz alıcıdır: Üzerindeki canlılar evrim geçirirken, dünya da evrim geçirmiştir. s. 396
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
