8. Bölüm: Küreselleşme: Profesyonel Sözcükten Lanete
- Sınır ötesi sermaye akışı -eksi doğrudan yabancı yatırımlar- 1992'de 536 milyar dolardan, 1996'da 1,2 trilyon dolara yükseldi. 1986 ile 1990 yılları arasında ortalama 26,2 milyar dolar olan yabancı yatırımı, 1996 yılında on kattan fazla artarak 250 milyar dolara ulaştı. s. 278
- Dünya Ticaret Örgütü'nün sinirli başkanı Yeni Zelandalı Mike Moore, Seattle'daki muhaliflerine çıkışmıştı: "Bazıları için, ekonomik açıklığa yapılan saldırılar, enternasyonalizme, yabancılara, göçe, daha çoğulcu ve entegre bir dünyaya yapılan daha büyük bir saldırının parçasıdır. Küreselleşme karşıtlığı, eski ayrımcılık, kabilecilik ve ırkçılık çağrısının son bölümü olmaktadır. s. 282
9. Bölüm: Küreselleşmeden Kim Korkar?
- Bugünkü küreselleşmenin bu kadar farklı görünmesine neden olan şey, fazlasıyla görünür olmasıdır. s. 298
- Smoot- Hawley (Haziran 1930'da ABD Senatosunda onaylanan korumacı bir gümrük yasası) gümrük vergileri sayesinde, 1929 yılında toplam 4,4 milyar dolar olan Amerikan ithalatı bir yıl içinde 1,3 milyar dolardan fazla azalma gösterdi.
1929'dan 1933'e kadar süren Büyük Depresyon'un en zor yıllarında dünya ticareti yarıdan fazla küçüldü. s. 301 (parantez bana ait)
- Hitler'in Temmuz 1932'de beyin jimnastiği yaptığı seçim kampanyasında seçmenlerine sorduğu soru, (...)"Çok fazla enternasyonalizm var, çok fazla dünya vicdanı, birçok uluslararası sözleşme; Milletler Topluluğu var, Silahsızlanma Konferansı, Moskova, İkinci Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal var; bütün bunlar Almanya için ne üretti?" s. 302
- Dünya ticareti, son altmış yılda 10 milyar dolardan 12 trilyon dolara yükseldi. 1950'de 200 milyar dolarlık dünya ekonomisinin sadece yüzde beşini oluşturan ihracat şimdi, 60 trilyonluk ekonominin yüzde 60'ını oluşturmaktadır. (...)Dünya Ticaret Örgütü'ne göre, bütün ülkelerin toplam ticareti 2004 yılında yaklaşık 19 trilyon dolardı ama, bunun yalnızca 133 milyar doları, yani yüzde birinden azını, en az gelişmiş elli ülke karşılıyordu. s. 302
- Bir hesaba göre zengin ülkelerin tarım sübvansiyonlarına harcadığı üç yüz milyar dolar, OECD'nin(Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinde bulunan her ineği her yıl dünyanın etrafında birinci sınıf uçurmaya yeter ve epey bir miktar para da artar. s. 303
- 2002 yılında OECD'nin zengin sanayi ülkeleri, gelişmekte olan ülkelere yardım olarak 58 milyar dolar vermiş, ama o miktarın 5,5 katını -yani 318 milyar dolar- kendi çiftçisine sübvansiyon olarak sağlamıştı. s. 304
- (...)Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği sübvansiyonun kaldırılması için yeterince ödün vermedikleri konusunda birbirlerini suçlayınca ve gelişmekte olan ülkeler, Batılı tarım sübvansiyonları ve vergileri önemli ölçüde azaltılmadıkça, üretim vergilerinde aşırı indirimi kabul etmeyi reddedince, Cenevre toplantısı başarısızlığa uğradı. Bazı küreselleşme karşıtı eylemciler Cenevre'deki başarısızlığı, yoksul ülkelerin başarısı olarak karşılamıştı, çünkü yoksul vatandaşlar zengin ülkeler tarafından ezilmeyecekti. Ama Dünya Ticaret Örgütü'nün Genel Müdürü Pascal Lamy doğru bir şekilde bu başarısızlığı "ekonomileri [zengin ülkelerden] daha fakir ya da daha zayıf olan Dünya Ticaret Örgütü'nün dörtte üçü oranındaki üyelerin kalkınma olasılığına büyük bir darbe" şeklinde özetlemişti. Dünya Ticaret Örgütü çok taraflı ticaret anlaşması sürecinin hasar görmesi sonucunda, yoksul ülkelerin şimdi zengin ülkelerle ikili anlaşmalar yapması gerekecek, fazla pazarlık güçleri olmayacaktı. s. 304- 305
- 1960'larda Kore piyasası kapalıyken muz, o kadar lüks bir malzemeydi ki, Syngman Rhee'nin diktatörlüğünü deviren asi öğrenciler, Başkan yardımcısı Lee Ki-Poon'un evini yağmaladıklarında buz dolabında muz buldukları zaman çok öfkelenmişlerdi. Göstericiler Lee'nin evinden, yozlaşmanın ve haksız kazancın kanıtı olarak, bir yığın muz taşıyarak çıkmıştı. Güney Kore'nin bugünkü refahı, 2005 yılında çok sayıda yarı-iletken, gemi, araba, elektronik malzeme ve diğer sanayi mallarını üreterek sattığı 170 milyar dolarlık ihracat mekanizması sayesindedir. Seul'daki taksi şoförleri, bir zamanlar çiftçiyken, şimdi, pirinç piyasasının yabancı üreticilere açılmasıyla gelebilecek daha ucuz pirinç için yaygara koparmaktadır. s. 307
- Küreselleşmeye karşı çıkmak için Seattle'da toplanan birçok Amerikan işçi sendikası ve insan hakları grubu Dünya Ticaret Örgütü'nün, işletmelerin, yoksul ülkelerin kötü koşullarda çalışan işçilerini sömürdüğünü ve temel işçi haklarından mahrum bıraktığı bir dibe çöküş yarışını ilerlettiğini savunuyordu. Bu kaygıları paylaşan Clinton yönetimi, Seattle'daki ticaret görüşmelerinde işçi standartları konusunu gündeme getirmeye çalıştı. Bu hamle, vahşi gösterilerle zaten çalkalanmakta olan zirve toplantısında bardağı taşıran son damla oldu. Gelişmekte olan ülkelere göre, Batılıların işçilerin durumu konusunda bu patronluk taslayan kaygıları riyakarlıktı, insan ve işçi hakları maskesi altında açıkça tarife dışı engeller yaratma çabasıydı. Ne de olsa, diyorlardı, ekonomik kalkınmanın ilk aşamasında ülkelerin global ticarete, kendi temel avantajlarıyla -yani düşük ücretlerle- katılmaları bekleniyordu.
Ancak kapitalizme karşı ortak nefretlerine rağmen, gelişmekte olan ülkelerden gelen küreşelleşme karşıtı eylemcilerin, işçi hakları konusunda Batılı örneklerinden farklı bir yaklaşımları vardı. Hintli bir katılımcı Seattle'daki protestoyu "saçmalıklar tiyatrosu" -Kuzeydeki zengin ülkelerin, kendi sanayilerini korumak için, yoksul ülkelere işçi, insan hakları ve çevre standartları getirdiği akıllı bir neoemperyalist manevra- olarak tanımlamıştı. Alaycı bir ifadeyle, Seattle'daki göstericilerin arasında, Amerikalı "çelik işçileri sendikası" (çeliği daha yoksul ülkelerin dışında tutmak için koruma, kota ve antidamping araştırmaları isteyen) ve gelişmekte olan ülkelerden ithalatı kesmek için 'çocuk işçi' itirazını kullanan tekstil ve giyim sendikalarının da bulunduğunu belirtmişti. s. 311
- Yeni bin yılın başında dünyadaki tüm şirketler Y2K adı verilen krizle karşı karşıya kaldı. Yılı kaydetmek için sadece iki haneye izin veren eski yazılım kodlarının, 2000 yılını 1900 olarak algılayıp büyük veri kayıplarına ve sistem çöküşlerine neden olabileceğinden korkan şirketler, yardım peşinde koşmaya başladı. Tarihin tesadüfi bir dönüm noktası olarak, sıfır sayısını icat eden ülke olan Hindistan, binlerce yazılım mühendisiyle dünyanın sıfır sorununun çözümüne yardımcı olmaya hazırdı. O zamana gelindiğinde, Hindistan'ın henüz olgunlaşmamış bilişim teknolojisi (IT) sanayii, geniş mühendis havuzuyla ve yüksek hızda internet bağlantısının başlaması ve ekonomik reformun desteğiyle, çok yararlı bir konuma gelmişti. Tıpkı on yedinci yüzyılda Hindistan'a gelen Portekizli, Hollandalı ve İngiliz tacirlerin, ülkenin eski tekstil endüstrisinde ve büyük kalifiye eleman havuzunda devasa bir servet kaynağı bulması gibi, Amerikalı ve Avrupalı sanayi kaptanları yirmi birinci yüzyılın başında Hindistan'da altın madeni bulmuştu. s. 316
- 2005 yılında McKinsey Global Institute tarafından yapılan bir araştırma yazılımdan bilişim teknolojisine, bankacılıktan sigortaya ve ilaç sanayiinden mühendislik ve muhasebeye kadar her konuda işlerin yüzde 13 ile 50 arasında bir bölümünün yurt dışından sağlanabileceğini tahmin etmiştir. Princeton'da ekonomist olan Alan S. Blinder Foreign Affairs'da yazdığı yazıda (...) bugüne kadar servis sektörü işleri küçük çaplı olarak dışarıdan sağlandıysa da, "sonunda 'Üçüncü Sanayi Devrimi'ne yol açabilir ve sanayi devrimleri bir şekilde toplumları değiştirir." (...) İngiliz beyaz yakalı bilim ve mühendislik sendikası Amicus, dış kaynak girişini durdurmak amacıyla önlem alınmazsa, Birleşik Krallığın "arada hiçbir şey olmaksızın, zenginler ve kuaförlerden oluşan" bir ülke olarak kalacağı uyarısında bulunmuştur. s. 319
- Princeton'da ekonomist olan Alan Blinder'in uyardığı gibi, şimdiye kadar dış kaynak kullanımının yükünü taşıyan sessiz mavi yakalı işçiler, "yerlerinden edilen işçilerden oluşan yeni kadro, özellikle yüksek eğitimliler, ne pasif, ne de sessiz kalacaktır." s. 321
- Ekonomist Milanovic "iş kaybı korkusunu iki devin [Çin ve Hindistan] ekonomik büyümesi yönlendirirken, göçmenlik korkusunun da, tuhaf bir şekilde, gelişmekte olan dünyanın geri kalanında yaşanan yavaş büyümeden kaynaklandığı" çelişkisine dikkat çekmektedir. s. 321
- Dünya Bankası ekonomistleri David Dollar ve Aart Kraay tarafından kırk yıl boyunca 92 ülkede yapılan ve 2002'de tamamlanan araştırmaya göre, ticaret büyüme için iyi olsa da, gelir dağılımı söz konusu olduğunda nötrdür; yani ,tüm gelir grupları üzerindeki etkisi aynıdır. Diğer taraftan, Dünya Bankası ekonomistleri M. Lundberg ile L. Squire, 1965 ile 1992 yılları arasında örnek olarak 38 ülkeyi incelemiş ve ticarete daha fazla açılmanın, toplumun üst sınıflarının gelirlerini arttırmalarına yardımcı olurken, nüfusun en yoksul yüzde 40'ının gelirlerini azalttığı sonucuna varmıştır. Daha fazla açıklığa uyum sağlamanın bedelinin, sadece yoksullar tarafından ödendiğini, çünkü onların, uluslararası fiyatlardaki değişimlere, daha zengin vatandaşlarına nazaran daha duyarlı olduklarını yazmışlardır. s. 325
- Çin ve Hindistan büyük miktarlarda Jumbo jet siparişi verdiği için Boeing çalışanları küreselleşme lehine gösteri yapmamıştır ya da mutlu müşteriler fiyatların düşmesini kutlamak için Wal-Mart'ların alışveriş koridorlarında yürüyüş yapmamaktadır. s. 329 (Bu cümlenin bütünden koparılınca bir küreselleşme iğnelemesi gibi göründüğünü belirtmeliyim. Aslında bir çeşit anti-küreselleşme iğnelemesi olup küreselleşmeden fayda sağlayanların da en az protestocular kadar çok olduğuna işaret etmektedir.)
10. Bölüm: Önümüzdeki Yol
- Susam yağının, Hintlilerin üç bin yıl kadar önce tohumlardan çıkarmayı öğrendiği ve Roma İmparatorluğu'n ihraç edilen en önemli malzemelerden biri haline getirdiği ilk bitkisel yağ olduğunu... s. 332
- (...) 1700'de dünyanın brüt yerel ürünlerinin sırasıyla yüzde 22,3 ve yüzde 24,4'ünü sağlayan Çin ve Hindistan, iki buçuk asırlık gerilemeden sonra, eski üstün konumlarına yükselmeye başlamışlardır. s. 334
- İngiltere'deki sağlık hizmetleri Afrikalı ve Asyalı sağlık görevlileri tarafından yürütülürken, Zambiya'nın bağımsızlığından beri eğitilen on iki doktordan sadece bir tanesi hala o ülkede çalışmaktadır. Ayrıca, İngiltere'nin kuzeyindeki Manchester şehrinde Malawi'nin tamamında bulunandan daha fazla Malawili tıp doktoru olduğu tahmin edilmektedir. s. 335- 336
- (...) Dünya Ticaret Örgütü Direktörü General Pascal Lemy dünya liderlerine, korumacılığın korkunç maliyetini hatırlatmıştı. 1930'daki Smoot-Hawley Yasası'ndan sonra, ABD'deki işsizlik oranı yüzde 9'dan 1933'de yüzde 25'e yükselmişti. İhracat yüzde 60 azalmış, ithalat üçte iki oranında düşmüştü. s. 340
10 Temmuz 2010 Cumartesi
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 6
7. Bölüm: Köleler, Mikroplar ve Truva Atları
- Yunanlı coğrafyacı ve tarihçi Strabo, Delos Limanı'nda bir günde on bin kölenin yüklenip indirilebildiğini yazmıştı. Köleler arasında dayanışmayı (belki de ilk sendikaları) ve huzursuzluğu önlemek amacıyla, Anadolu'nun ve Akdeniz'in farklı yerlerinden gelen farklı etnik kökenli köleler, kasıtlı olarak karıştırılıyordu[.] İlginç bir şekilde, yaklaşık iki bin yıl sonra Portekizliler de, Brezilya'ya Afrikalı köle sağlarken benzer hareket tarzını benimsemişti. s. 234- 235
- On birinci yüzyılda Avrupa'da yerel üretim amaçlı köleliğin yerini yavaş yavaş toprağa bağlı kölelik almaya başladıysa da, uluslararası ticaret ve artan talep nedeniyle madencilik ve çiftçilik köle işçiliğine daha bağımlı hale gelmişti. s. 235
- İtalya'nın Girit, Kıbrıs ve daha sonra Sicilya'daki deneyimi, köleliğin ihracatla birleşerek, bakir toprakları devasa servet üreten girişimlere nasıl dönüştürebileceğini göstermişti. Portekizliler 1425 yılında Atlantik'te üzerinde yerleşim olmayanMadeira adalarını keşfettiklerinde, İtalyanların izinden giderek köle- şeker çiftlikleri kurdular. Köleler kaçırılarak veya Batı Afrika sahilinden getirilerek, Avrupa'da satılmak üzere şeker yetiştirilmeye zorlanmıştı. Diğer Avrupalılar da kısa zamanda Madeira'da, Sao tome ve Kanarya adalarında kullanılan şeker- kölelik modelini benimsedi. s. 237
- Avrupalılar köleliğin, ihraç edilebilecek malları üretmek için çok karlı bir model oluşturmakla kalmayıp, ayrıca köle ticaretinin de karlı bir iş olduğunu da anlamışlardı. İngilizler, köle yakalamak için Portekiz modeli askeri akınların pahalıya mal olabileceğini anlamış, onun yerine Afrikalı şeflerle, mal karşılığında insan almak konusunda pazarlık ederek daha karlı bir yol izlemişlerdi. s. 238 (İngilizlerin köle ticaretinin yasaklanmasında öncülerden olduğunu belirtmekte fayda var)
- 1513'te Portekiz kralı Papa'ya süslü bir hediye -Papa'nın, on iki kardinal ve üç yüz mumla çevrilmiş gerçek boyutlardaki görüntüsü ve tamamı şekerden yapılmış- heykelini göndermişti. s. 238
- 1800 yılında Brezilya'da yaklaşık 1,5 milyon, Birleşik Devletler'de 857.000, İngiliz Batı Hint Adaları'nda 600.000, İspanyol Amerikası'nda 250.000 ve diğer İngiliz kolonilerinde de 150.000 köle bulunuyordu. s. 240
- [Robert] Harms'ın bir Fransız köle gemisinin yolculuğu hakkındaki araştırması bariz bir örnek sunmaktadır:
"Köle gemisi Diligent 1731 yılında Batı Afrika sahillerine gitmek üzere Fransa'dan ayrıldığında, kargosunun yarısından fazlasını salyangoz kabuğu ve çeşitli Hint tekstili oluşturuyordu. Batı Afrika sahili boyunca geçerli para birimi olan salyangoz kabuğu, Hindistan yakınlarındaki Maldiv Adaları'ndan geliyordu. Hint Adaları'ndaki şirketlerin Hindistan ve Çin'den dönen gemileri Maldiv Adaları'na uğrayıp, salyangoz kabuğu alıyor ve bugün strafor patlaklarını kullandığımız gibi, porselen ve başka malların sandıklarında dolgu maddesi olarak kullanıyorlardı. Salyangozlar aynı zamanda gemiyi dengede tutmak için safra olarak kullanılıyordu. Asya'dan gelen porselen, çay, baharat ve tekstil, gemilerin Fransa'dan getirdiği Avrupa ticaret mallarından daha değerli olduğundan, dönüş yapan gemilerin, salyangoz kabuğuyla doldurabileceği çok boş yer oluyordu. Fransa'ya döndüklerinde salyangozlar indirilip, Batı Afrika'ya nakledilmek üzere yeniden paketleniyordu". s. 241
- (...)Güneydoğu Asya'da bile, Siyam Kralı III. Rama, şeker yetiştirmek üzere sözleşmeli işçi getirmek üzere komşusu Kamboçya'ya karşı bir askeri sefer başlatmıştı. Kölelerden oluşan işgücü sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde şeker Siyam'ın en önemli ihracat malı haline gelmişti. s. 242
- Köle ticareti başka mallarla birleşince, kıtaları daha da yakından bağlamıştı. Harms'ın belirttiği gibi, "Asya ticareti köle gemileri için gerekli olan ticaret mallarını sağlıyordu ve köle gemileri Asya ürünleri için düzenli bir pazar sağlıyordu." Köle ticareti Nantes ve Bordeaux konyak üreticilerini teşvik ediyordu, ama daha da önemlisi, neden oldukları takaslar Hindistan ve Hamburg'daki giyim sanayilerini, Maldivler'deki salyangoz dalgıçlığını, Hollanda'daki silah ve boru endüstrilerini ve İsveç'teki demir sanayisini destekliyordu. s. 242
- On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, Atlantik köle ticareti, Doğu Hindistan tekstil üretimini, Avrupalı metal işçilerini, Afrikalı kervan tacirlerini, Avrupalı nakliye şirketlerini ve Amerikalı çiftçileri içeren karmaşık bir uluslararası ticarete dönüşmüştü. s. 242
- Hiçbir güç kölelikten İngiltere kadar yararlanmamıştı.1662 ile 1807 yılları arasında İngiliz gemileri Afrika'dan Amerika'ya, bu dönemde taşınan tüm kölelerin neredeyse yarısını, yaklaşık 3,4 milyon köle taşımıştı. s. 243 (1807'de İngiltere köle ticaretini yasakladı)
- Almanca deyim "Şehir havası seni özgür kılar" (Stadtluft macht frei) s. 244
- Köleliki Afrika yaşamıyla o kadar bütünleşmişti ki, "köle ticareti sayesinde refaha kavuşan Gambiya, Kongo, Dahomey ve diğer Afrika ülkelerindeki aşiret liderleri, köleliğin kaldırılmasını şiddetle protesto etmek amacıyla Londra ve Paris'e heyetler göndermişti." s. 244
- Portekizliler ayrıca Afrika'daki beslenme sisteminin en önemli iki maddesi haline gelen mısır ve manyok unu ve bunların yanı sıra patates, ananas, mahun cevizi, papaya ve düzinelerce başka gıda tanıtmıştı. s. 245
- İngiliz hacıların 1621 yılında Plymouth'da şükrettiği şeylerden biri, New England'daki yerlilerin yüzde 90'ının -önce çok düşünceli bir şekilde toprağı işleyip, kış için mısır stoklarını gömdükten sonra- daha önceki ziyaretçiler tarafından getirilen hastalıktan ölmesiydi. Carolina valisi John Archdale'in 1690'larda belirttiği gibi, "kızılderililerin azaltılıp, İngilizlere yer açılmasında Tanrının kesinlikle çok yardımı olmuştur." s. 246- 247
- (veba salgınları sonrasını kastederek) Nüfusun yarısından fazlasının ölmesi, sağ kalanlar arasında kişi başına düşen servetteani bir artış anlamına geliyordu. Miras kalan toprak, sermaye, altın ve gümüş stoklarıyla yeni zengin olan ve hayatta kaldıkları için heyecanlanan Avrupalılar, Asyalı ipek ve baharat tedarikçileriyle Arap ve Venedikli aracıları zengin eden lüks malzeme alımı krizine girdi. Bu alışveriş krizleri aynı zamanda, bir tarihçinin deyimiyle, "On Beşinci Yüzyılın Büyük Külçe Kıtlığı"na yol açtı. Bu şiddetli para sıkıntısı, yoğunlaşan bir değerli metal arayışına yol açtı ve 1516 yılında Alman kasabası Joachimstal'da "tarihteki en büyük gümüş vurgunu" yapıldı. Kasabanın darphanesi tarafından çıkarılan paralara Joachimsthaler deniyordu. Ve daha sonra kısaltıldığı haliyle thaler, dolar kelimemizin öncüsüydü. s. 249 (parantez bana ait)
- Yunanlı coğrafyacı ve tarihçi Strabo, Delos Limanı'nda bir günde on bin kölenin yüklenip indirilebildiğini yazmıştı. Köleler arasında dayanışmayı (belki de ilk sendikaları) ve huzursuzluğu önlemek amacıyla, Anadolu'nun ve Akdeniz'in farklı yerlerinden gelen farklı etnik kökenli köleler, kasıtlı olarak karıştırılıyordu[.] İlginç bir şekilde, yaklaşık iki bin yıl sonra Portekizliler de, Brezilya'ya Afrikalı köle sağlarken benzer hareket tarzını benimsemişti. s. 234- 235
- On birinci yüzyılda Avrupa'da yerel üretim amaçlı köleliğin yerini yavaş yavaş toprağa bağlı kölelik almaya başladıysa da, uluslararası ticaret ve artan talep nedeniyle madencilik ve çiftçilik köle işçiliğine daha bağımlı hale gelmişti. s. 235
- İtalya'nın Girit, Kıbrıs ve daha sonra Sicilya'daki deneyimi, köleliğin ihracatla birleşerek, bakir toprakları devasa servet üreten girişimlere nasıl dönüştürebileceğini göstermişti. Portekizliler 1425 yılında Atlantik'te üzerinde yerleşim olmayanMadeira adalarını keşfettiklerinde, İtalyanların izinden giderek köle- şeker çiftlikleri kurdular. Köleler kaçırılarak veya Batı Afrika sahilinden getirilerek, Avrupa'da satılmak üzere şeker yetiştirilmeye zorlanmıştı. Diğer Avrupalılar da kısa zamanda Madeira'da, Sao tome ve Kanarya adalarında kullanılan şeker- kölelik modelini benimsedi. s. 237
- Avrupalılar köleliğin, ihraç edilebilecek malları üretmek için çok karlı bir model oluşturmakla kalmayıp, ayrıca köle ticaretinin de karlı bir iş olduğunu da anlamışlardı. İngilizler, köle yakalamak için Portekiz modeli askeri akınların pahalıya mal olabileceğini anlamış, onun yerine Afrikalı şeflerle, mal karşılığında insan almak konusunda pazarlık ederek daha karlı bir yol izlemişlerdi. s. 238 (İngilizlerin köle ticaretinin yasaklanmasında öncülerden olduğunu belirtmekte fayda var)
- 1513'te Portekiz kralı Papa'ya süslü bir hediye -Papa'nın, on iki kardinal ve üç yüz mumla çevrilmiş gerçek boyutlardaki görüntüsü ve tamamı şekerden yapılmış- heykelini göndermişti. s. 238
- 1800 yılında Brezilya'da yaklaşık 1,5 milyon, Birleşik Devletler'de 857.000, İngiliz Batı Hint Adaları'nda 600.000, İspanyol Amerikası'nda 250.000 ve diğer İngiliz kolonilerinde de 150.000 köle bulunuyordu. s. 240
- [Robert] Harms'ın bir Fransız köle gemisinin yolculuğu hakkındaki araştırması bariz bir örnek sunmaktadır:
"Köle gemisi Diligent 1731 yılında Batı Afrika sahillerine gitmek üzere Fransa'dan ayrıldığında, kargosunun yarısından fazlasını salyangoz kabuğu ve çeşitli Hint tekstili oluşturuyordu. Batı Afrika sahili boyunca geçerli para birimi olan salyangoz kabuğu, Hindistan yakınlarındaki Maldiv Adaları'ndan geliyordu. Hint Adaları'ndaki şirketlerin Hindistan ve Çin'den dönen gemileri Maldiv Adaları'na uğrayıp, salyangoz kabuğu alıyor ve bugün strafor patlaklarını kullandığımız gibi, porselen ve başka malların sandıklarında dolgu maddesi olarak kullanıyorlardı. Salyangozlar aynı zamanda gemiyi dengede tutmak için safra olarak kullanılıyordu. Asya'dan gelen porselen, çay, baharat ve tekstil, gemilerin Fransa'dan getirdiği Avrupa ticaret mallarından daha değerli olduğundan, dönüş yapan gemilerin, salyangoz kabuğuyla doldurabileceği çok boş yer oluyordu. Fransa'ya döndüklerinde salyangozlar indirilip, Batı Afrika'ya nakledilmek üzere yeniden paketleniyordu". s. 241
- (...)Güneydoğu Asya'da bile, Siyam Kralı III. Rama, şeker yetiştirmek üzere sözleşmeli işçi getirmek üzere komşusu Kamboçya'ya karşı bir askeri sefer başlatmıştı. Kölelerden oluşan işgücü sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde şeker Siyam'ın en önemli ihracat malı haline gelmişti. s. 242
- Köle ticareti başka mallarla birleşince, kıtaları daha da yakından bağlamıştı. Harms'ın belirttiği gibi, "Asya ticareti köle gemileri için gerekli olan ticaret mallarını sağlıyordu ve köle gemileri Asya ürünleri için düzenli bir pazar sağlıyordu." Köle ticareti Nantes ve Bordeaux konyak üreticilerini teşvik ediyordu, ama daha da önemlisi, neden oldukları takaslar Hindistan ve Hamburg'daki giyim sanayilerini, Maldivler'deki salyangoz dalgıçlığını, Hollanda'daki silah ve boru endüstrilerini ve İsveç'teki demir sanayisini destekliyordu. s. 242
- On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, Atlantik köle ticareti, Doğu Hindistan tekstil üretimini, Avrupalı metal işçilerini, Afrikalı kervan tacirlerini, Avrupalı nakliye şirketlerini ve Amerikalı çiftçileri içeren karmaşık bir uluslararası ticarete dönüşmüştü. s. 242
- Hiçbir güç kölelikten İngiltere kadar yararlanmamıştı.1662 ile 1807 yılları arasında İngiliz gemileri Afrika'dan Amerika'ya, bu dönemde taşınan tüm kölelerin neredeyse yarısını, yaklaşık 3,4 milyon köle taşımıştı. s. 243 (1807'de İngiltere köle ticaretini yasakladı)
- Almanca deyim "Şehir havası seni özgür kılar" (Stadtluft macht frei) s. 244
- Köleliki Afrika yaşamıyla o kadar bütünleşmişti ki, "köle ticareti sayesinde refaha kavuşan Gambiya, Kongo, Dahomey ve diğer Afrika ülkelerindeki aşiret liderleri, köleliğin kaldırılmasını şiddetle protesto etmek amacıyla Londra ve Paris'e heyetler göndermişti." s. 244
- Portekizliler ayrıca Afrika'daki beslenme sisteminin en önemli iki maddesi haline gelen mısır ve manyok unu ve bunların yanı sıra patates, ananas, mahun cevizi, papaya ve düzinelerce başka gıda tanıtmıştı. s. 245
- İngiliz hacıların 1621 yılında Plymouth'da şükrettiği şeylerden biri, New England'daki yerlilerin yüzde 90'ının -önce çok düşünceli bir şekilde toprağı işleyip, kış için mısır stoklarını gömdükten sonra- daha önceki ziyaretçiler tarafından getirilen hastalıktan ölmesiydi. Carolina valisi John Archdale'in 1690'larda belirttiği gibi, "kızılderililerin azaltılıp, İngilizlere yer açılmasında Tanrının kesinlikle çok yardımı olmuştur." s. 246- 247
- (veba salgınları sonrasını kastederek) Nüfusun yarısından fazlasının ölmesi, sağ kalanlar arasında kişi başına düşen servetteani bir artış anlamına geliyordu. Miras kalan toprak, sermaye, altın ve gümüş stoklarıyla yeni zengin olan ve hayatta kaldıkları için heyecanlanan Avrupalılar, Asyalı ipek ve baharat tedarikçileriyle Arap ve Venedikli aracıları zengin eden lüks malzeme alımı krizine girdi. Bu alışveriş krizleri aynı zamanda, bir tarihçinin deyimiyle, "On Beşinci Yüzyılın Büyük Külçe Kıtlığı"na yol açtı. Bu şiddetli para sıkıntısı, yoğunlaşan bir değerli metal arayışına yol açtı ve 1516 yılında Alman kasabası Joachimstal'da "tarihteki en büyük gümüş vurgunu" yapıldı. Kasabanın darphanesi tarafından çıkarılan paralara Joachimsthaler deniyordu. Ve daha sonra kısaltıldığı haliyle thaler, dolar kelimemizin öncüsüydü. s. 249 (parantez bana ait)
6 Temmuz 2010 Salı
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 5
6. Bölüm: İmparatorluk Düzeni
- "Dünyanın her köşesinde bizleri etkileyen bu ülkenin bakanları, bir şekilde, dünyayı bir bütün olarak dikkate almalıdır." Thomas Pelham, Newcastle Dükü ve İngiltere Başbakanı, 1760. s. 191
- İmparatorluklar, yasal sistemleri dünyanın büyük bir bölümünü içerecek şekilde genişletmekle kalmamış, din yaymış, uzun mesafeli ticareti desteklemiş ve dünya çapında ulaşım ve haberleşme ağları kurarak, dilleri, flora ve faunaları geniş alanlara yaymış ve bilgi ile teknolojiyi bir araya getirmiştir. s. 193
- Gerekçeleri ne olursa olsun, imparatorluk kuranlar -eski ve yeni- başka insanlara egemenlik kurma konusunda hiçbir zaman felsefi ve politik gerekçeden yoksun kalmamışlarıdır. s. 194
- Platon üstünlük ve bayağılık arasındaki farkı dilbilimsel olarak kanıtlamaktadır. Ona göre Barbarlar ya da Yunanlı olmayan Barbaros'lar (Yunanca konuşamayan ve konuşurken dilleri "bar bar" diye ses çıkaran insanlara benzeyen herkes) tam olarak insan değildi. barbarların doğaları gereğince düşman olduğunu ve onlara savaş açılmasının, hatta onları köleleştirme veya köklerini kazıma aşamasına gidilmesinin uygun olduğunu düşünüyordu. Aristo doğal düşman kavramını daha da genişleterek, barbarların, özellikle Asyalı olanların -İstanbul Boğazı'nın doğusunda yaşayanları kastederek- doğal köle olduklarını savunmuştu. Öğrencisi genç Makedon kralı İskender'e, barbarlara köle gibi davranmanın uygun olduğunu söylemişti. Ama İskender iyi kötü farkını ırkla değil davranışla yorumluyor, gerçek Yunanlının iyi, gerçek barbarın kötü olduğunu düşünüyordu. Kötüleri zaptederek ve iyileri birleştirerek, krallığın ideali olan şeyi, homonia'yı, yani birlik ve barışı, yürek birliğini yaratmak istiyordu. Helenizm'in üstüne çalışan Sir William Tarn'ın ifade etiiği gibi, İskender, "Dünyayı -dünyanın kollarının uzandığı kesimlerini- uyumlu hale getiren ve barıştıran kişi olmak istiyordu.; imparatorluğundaki insanları kardeşlik ve uyum içinde birleştirmeye ve aynı fikirde olmalarını sağlamay niyetliydi." Bir fatih olarak değil, Plutark'ın sözleriyle, "evrenin uzlaştırıcısı ve hakemi olmak üzere tanrılar tarafından gönderilen birisi" olarak hatırlanmak istiyordu. s. 194
- Tiber Nehri vadisinde küçük bir şehir devletten ortaya çıkan ve yaşanılan dünyanın sonu olduğuna inandığı noktaya kadar ilerleyen Roma İmparatorluğu, barbar olduğu düşünülen insanlar üzerinde egemenlik kurmak için başka gerekçeler oluşturmuştu. Romalılar, başkalarını yönetimleri altına almak için, detaylı bir idare sistemi ve yasal düzenleme geliştirmişti ve hareketleri, cömertlik olarak, civitas'ı ya da uygar toplumu, uygarlığın kökenini yaygınlaştırmak olarak açıklanıyordu. "Roma emperyalizmi, baskı türü olarak, bir halk tarafından topraklara, mallara ve başka halkalara el konulması olarak değil," diyor Anthony Pagden, "fetih yerine hamilik içeren ve birinci amacı başkalarının yaşantılarının iyileştirilmesi olan yardımsever bir yönetim biçimi olarak değerlendirilmeye başlamıştı." Kraliyet İngiltere'sinin "beyaz adamın sorumluluğu" ve Fransız mission civilisatrice (uygarlık misyonu)uygulamasının habercisi olan bir davranışla Romalı trihçi Çiçero, Afrikalıların, İspanyolların ve Galyalıların, "vahşi ve barbar ulusların" bile adil bir yönetimi hak ettiğini savunuyordu. Pagden alaylı bir ifadeyle bunun, genelleme yoluyla, "kendi hükümdarları bunu sağlamayı başaramıyorsa, Romalıların, onların adına bunu memnuniyetle yapmaya hazır olduğu" anlamına geldiğini söylemektedir. s. 195
- Evrensel imparatorluk hayali sadece kişisel güç ve ün hırsı sorunu oluyord. on ikinci yüzyılda kendisini evrensel imparator ilan eden Kamboçyalı Kral II. Jayavarman'dan, on altıncı yüzyıldaki Japon diktatörü Toyotami Hideyoshi'ye, hükümdarlar genellikle -coğrafi olarak sınırlı olan bir evrende bile- evrensel imparatorluk düşüncesine kapılıyordu. Hideyoshi kendisini sonunda "tüm insan ırkını Pekin'deki ya da Hindistan'daki ikametgahından yöneteceğini" düşünen evrensel bir kral olarak görüyordu. Muhtemelen evrenin sınırı olan Çin'e ulaşmak için iki kere Kore'yi işgal etmiş ama başarılı olamamıştı. s. 195
- Klasik Greko-Romen politik imparatorluk kavramı, Amerikan Devriminden ve Birleşik Devletler'in oluşmasından sonra güncellenmişti. Uygarlaştırma misyonu olarak imparatorluk kavramı, Thomas Jefferson'ın "özgürlük imparatorluğu"na dönüştürülmüş ve 1823'de Monroe Doktrini'nin kabulüyle, sömürgecilik karşıtı bir girişim olarak sunulmuştu. Başkan Theodore Roosevelt'in döneminde doktrin, Birleşik Devletler'e arka bahçesi Latin Amerika'da istediğini yapabilme yetkisi verdiği şeklinde yorumlanmıştı. (...) "Amerikanın sorumluluğu" diye itiraf etmişti başkan Harry Truman, 1947'de, "I. Darius'un Pers İmparatorluğu'nda, İskender'in Yunanistan'da, Hadrian'ın Roma'da [ve] Victoria'nın İngiltere'de karşı karşıya kaldığından çok daha büyüktü." s. 195-196
- İngiliz yazar ve işçi yanlısı politikacı Harold Laski önseziliydi: "Amerika dünyaya bir azman gibi binmektedir," diye yazmıştı 1947 yılında. "Ne gücünün zirvesindeki Roma, ne de ekonomik üstünlüğü döneminde İngiltere, bu kadar direkt, bu kadar derin ve bu kadar yaygın bir etki yaratmamıştır." s. 196
- On altıncı yüzyılın sonunda İspanya'nın nüfusu azalmaya başlayınca, Yeni İspanya'da (bugünkü Meksika) 1590 yılında kabul edilen bir yasa, İspanyol olmayanların -Portekizliler, Almanlar, Felemenkler, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler dahil- yerleşmesine izin verilmişti. s. 206
- 1600'lerin başı ile 1950'ler arasında yirmi milyondan fazla insan, kolonilerde yeni bir hayata başlamak üzere İngiltere'den ayrılmıştı. Niall Ferguson'un belirttiği gibi, "İngiliz göçü dünyayı değiştirdi. Bütün kıtaları beyaza dönüştürdü." s. 207
- Sadece yün ve et üreten, onun dışında yabancı ülkelerden gelen mallara güvenen Moğollar, barınaklar ve kuyular kurup işletmekten, nakliye hayvanı sağlayan istasyonlar oluşturmaya kadar, mümkün olan her şekilde ticareti teşvik ediyordu. Moğollar gerege veya paiza, yani -birleşik pasaport ve kredi kartı denilebilcek- altın ve gümüş tabletler bile çıkarmıştı. Bunlar, kullananlara Moğol İmparatorluğu içinde koruma, kalma ve yerel vergi ya da harçlardan muafiyet güvencesiyle yolculuk etme imkanı sağlıyordu. s. 216
- Moğol tacirleri, Çin porselenini İran'a tanıtmış, buradan da Çin'e kobalt ithal etmişti ve böylece Çin fırınlarının ünlü mavi-beyaz porselenlerini geliştirmelerini sağlamıştı. Hatta Çinliler kobalttan elde edilen maviye Huihuiging yani Muhammed mavisi demeye başlamıştı. s. 216
- Efsaneye göre, 1498 yılında Vasco da Gama yeniden ekmek için biber stoku istediğinde Malabar hükümdarı Zamorin sakin bir tonla şu yanıtı vermişti: "Biberlerimizi alabilirsiniz, ama yağmurlarımızı asla alamayacaksınız." Ancak Brezilya'nın ele geçirilmesiyle Portekizliler bu işi başarmak için yeterli güneş ve yağmura sahip olmuştu ve artık biber bitkisi nakletmek için izin istemelerine gerek kalmamıştı. s. 221
- Henry Kamen'in belirttiği gibi, "Bazı gemiler Atlantik'i Nuh'un gerçek gemileri gibi geçmiştir." s. 222
- Başka insanları hükmü altına [almak] amacıyla askerleri evlerinden uzak yerlere atlarla, develerle ve fillerle göndermek, hem masraflıydı, hem de zordu. Ama imparatorluk hükümdarları uzun vadede daha ciddi sorunları olduğunu fark etmişlerdi: Tarihçi Fernand Braudel'in deyimiyle, "bir numaralı düşman, mekan"dı. Uzak mesafelerdeki insanları yönetmek ve kontrolü sağlamak organize bir bilgi ağı gerektiriyordu. s. 223 [parantez bana ait]
- Roma işgali altında, sığır zengini Anadolu şehri Bergama, parşömen yapımı geleneğiyle, dünyaya mükemmel parşömen (bu kelime Pergamum adının kabalaştırılmış halidir) sağlayan bir tedarikçi olmuştu. Hayvan derisinden yapılan parşömen; Avrupalılar, Araplar aracılığıyla Çinlilerden kağıt yapma teknolojisini öğreninceye kadar, Avrupa'nın temel bilgi saklama ve iletme aracı olarak kalmıştı. s. 223-224
- Cengiz Han zamanında, mola yerleri ve nöbetleşe atlılardan oluşan haberleşme ağı, ulakların haftalar boyunca, günde 160 kilometre yol almasını sağlıyordu. Bu sistem, Moğol topraklarında bunu gören Mısırlı Memluk Sultanı tarafından da kopyalanmış, oradan Latin Hristiyan dünyasına ve sonunda, tamamen gelişmiş bir posta sisteminin ortaya çıktığı Habsburg İmparatorluğu'na ulaşmıştı. (...) Savaş dönemindeki ilk telgraf uygulaması İngilizler tarafından 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında gerçekleştirildi. Dört yıl sonra, Atlantik'e yerleştirilen deniz altı kabloları Kraliçe Victoria'nın, Başkan James Buchanan'a ilk telgraf mesajını iletmesini sağladı. Mors koduyla yazılan mesajı çözmek 16,5 saat sürmüş olabilir ama alınışı, New York'taki Belediye Binasını yanlışlıkla yakarak kül eden havai fişek gösterileri eşliğinde büyük bir kutlamayla karşılanmıştı. s. 224
- 1880 yılına gelindiğinde, dünyanın okyanuslarına yaklaşık 158.000 kilometrelik kablo döşenerek İngiltere'yi Asya, Kanada, Afrika ve Avustralya'daki sömürgelerine bağlamıştı. Kraliçe Victoria ellinci yılını, toplu e-postaya benzer bir şey göndererek kutladı. James Morris'in tanımına göre: "22 Haziran 1897 sabahı İngiltere Kraliçesi Victoria, Buckingham sarayındaki telgraf odasına gitti... Saat on biri birkaç dakika geçiyordu, elektrikli bir düğmeye bastı; Merkez Telgraf Bürosu'na bir sinyal iletildi; ellinci yılına ilişkin mesajı birkaç saniye içinde imparatorluğun her köşesine doğru yola çıkmıştı. Mesaj sadece şöyle diyordu: 'Sevgili halkıma teşekkür edin. Tanrı hepsini korusun.'" s. 224
- İngilizlerin yaratılmasına yardımcı olduğu dünya çapındaki "elektrikli sinir sistemi"nin, imparatorluğun son anında kullanılması belki de uygundu. Kraliyet yatı Britannia 1 Temmuz 1997'nin erken saatlerinde Hong Kong limanından çıkarken, İngiltere'nin son valisi Chris Patten tekneden çok kısa bir telgraf çekti: "Bu hükümetin yönetimini bırakmış bulunuyorum. Tanrı Kraliçeyi korusun." Britannia karanlıkta kaybolurken, küresel bağlantılı, çok kültürlü dünya -İngilizlerin ve diğerlerinin yaratmak için çok şey yaptığı bu dünya- dönmeye ve heyecan yaratmaya devam ediyordu, sanki bir imparatorluğun göçmesine kayıtsız kalıyordu. s. 225
- "Dünyanın her köşesinde bizleri etkileyen bu ülkenin bakanları, bir şekilde, dünyayı bir bütün olarak dikkate almalıdır." Thomas Pelham, Newcastle Dükü ve İngiltere Başbakanı, 1760. s. 191
- İmparatorluklar, yasal sistemleri dünyanın büyük bir bölümünü içerecek şekilde genişletmekle kalmamış, din yaymış, uzun mesafeli ticareti desteklemiş ve dünya çapında ulaşım ve haberleşme ağları kurarak, dilleri, flora ve faunaları geniş alanlara yaymış ve bilgi ile teknolojiyi bir araya getirmiştir. s. 193
- Gerekçeleri ne olursa olsun, imparatorluk kuranlar -eski ve yeni- başka insanlara egemenlik kurma konusunda hiçbir zaman felsefi ve politik gerekçeden yoksun kalmamışlarıdır. s. 194
- Platon üstünlük ve bayağılık arasındaki farkı dilbilimsel olarak kanıtlamaktadır. Ona göre Barbarlar ya da Yunanlı olmayan Barbaros'lar (Yunanca konuşamayan ve konuşurken dilleri "bar bar" diye ses çıkaran insanlara benzeyen herkes) tam olarak insan değildi. barbarların doğaları gereğince düşman olduğunu ve onlara savaş açılmasının, hatta onları köleleştirme veya köklerini kazıma aşamasına gidilmesinin uygun olduğunu düşünüyordu. Aristo doğal düşman kavramını daha da genişleterek, barbarların, özellikle Asyalı olanların -İstanbul Boğazı'nın doğusunda yaşayanları kastederek- doğal köle olduklarını savunmuştu. Öğrencisi genç Makedon kralı İskender'e, barbarlara köle gibi davranmanın uygun olduğunu söylemişti. Ama İskender iyi kötü farkını ırkla değil davranışla yorumluyor, gerçek Yunanlının iyi, gerçek barbarın kötü olduğunu düşünüyordu. Kötüleri zaptederek ve iyileri birleştirerek, krallığın ideali olan şeyi, homonia'yı, yani birlik ve barışı, yürek birliğini yaratmak istiyordu. Helenizm'in üstüne çalışan Sir William Tarn'ın ifade etiiği gibi, İskender, "Dünyayı -dünyanın kollarının uzandığı kesimlerini- uyumlu hale getiren ve barıştıran kişi olmak istiyordu.; imparatorluğundaki insanları kardeşlik ve uyum içinde birleştirmeye ve aynı fikirde olmalarını sağlamay niyetliydi." Bir fatih olarak değil, Plutark'ın sözleriyle, "evrenin uzlaştırıcısı ve hakemi olmak üzere tanrılar tarafından gönderilen birisi" olarak hatırlanmak istiyordu. s. 194
- Tiber Nehri vadisinde küçük bir şehir devletten ortaya çıkan ve yaşanılan dünyanın sonu olduğuna inandığı noktaya kadar ilerleyen Roma İmparatorluğu, barbar olduğu düşünülen insanlar üzerinde egemenlik kurmak için başka gerekçeler oluşturmuştu. Romalılar, başkalarını yönetimleri altına almak için, detaylı bir idare sistemi ve yasal düzenleme geliştirmişti ve hareketleri, cömertlik olarak, civitas'ı ya da uygar toplumu, uygarlığın kökenini yaygınlaştırmak olarak açıklanıyordu. "Roma emperyalizmi, baskı türü olarak, bir halk tarafından topraklara, mallara ve başka halkalara el konulması olarak değil," diyor Anthony Pagden, "fetih yerine hamilik içeren ve birinci amacı başkalarının yaşantılarının iyileştirilmesi olan yardımsever bir yönetim biçimi olarak değerlendirilmeye başlamıştı." Kraliyet İngiltere'sinin "beyaz adamın sorumluluğu" ve Fransız mission civilisatrice (uygarlık misyonu)uygulamasının habercisi olan bir davranışla Romalı trihçi Çiçero, Afrikalıların, İspanyolların ve Galyalıların, "vahşi ve barbar ulusların" bile adil bir yönetimi hak ettiğini savunuyordu. Pagden alaylı bir ifadeyle bunun, genelleme yoluyla, "kendi hükümdarları bunu sağlamayı başaramıyorsa, Romalıların, onların adına bunu memnuniyetle yapmaya hazır olduğu" anlamına geldiğini söylemektedir. s. 195
- Evrensel imparatorluk hayali sadece kişisel güç ve ün hırsı sorunu oluyord. on ikinci yüzyılda kendisini evrensel imparator ilan eden Kamboçyalı Kral II. Jayavarman'dan, on altıncı yüzyıldaki Japon diktatörü Toyotami Hideyoshi'ye, hükümdarlar genellikle -coğrafi olarak sınırlı olan bir evrende bile- evrensel imparatorluk düşüncesine kapılıyordu. Hideyoshi kendisini sonunda "tüm insan ırkını Pekin'deki ya da Hindistan'daki ikametgahından yöneteceğini" düşünen evrensel bir kral olarak görüyordu. Muhtemelen evrenin sınırı olan Çin'e ulaşmak için iki kere Kore'yi işgal etmiş ama başarılı olamamıştı. s. 195
- Klasik Greko-Romen politik imparatorluk kavramı, Amerikan Devriminden ve Birleşik Devletler'in oluşmasından sonra güncellenmişti. Uygarlaştırma misyonu olarak imparatorluk kavramı, Thomas Jefferson'ın "özgürlük imparatorluğu"na dönüştürülmüş ve 1823'de Monroe Doktrini'nin kabulüyle, sömürgecilik karşıtı bir girişim olarak sunulmuştu. Başkan Theodore Roosevelt'in döneminde doktrin, Birleşik Devletler'e arka bahçesi Latin Amerika'da istediğini yapabilme yetkisi verdiği şeklinde yorumlanmıştı. (...) "Amerikanın sorumluluğu" diye itiraf etmişti başkan Harry Truman, 1947'de, "I. Darius'un Pers İmparatorluğu'nda, İskender'in Yunanistan'da, Hadrian'ın Roma'da [ve] Victoria'nın İngiltere'de karşı karşıya kaldığından çok daha büyüktü." s. 195-196
- İngiliz yazar ve işçi yanlısı politikacı Harold Laski önseziliydi: "Amerika dünyaya bir azman gibi binmektedir," diye yazmıştı 1947 yılında. "Ne gücünün zirvesindeki Roma, ne de ekonomik üstünlüğü döneminde İngiltere, bu kadar direkt, bu kadar derin ve bu kadar yaygın bir etki yaratmamıştır." s. 196
- On altıncı yüzyılın sonunda İspanya'nın nüfusu azalmaya başlayınca, Yeni İspanya'da (bugünkü Meksika) 1590 yılında kabul edilen bir yasa, İspanyol olmayanların -Portekizliler, Almanlar, Felemenkler, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler dahil- yerleşmesine izin verilmişti. s. 206
- 1600'lerin başı ile 1950'ler arasında yirmi milyondan fazla insan, kolonilerde yeni bir hayata başlamak üzere İngiltere'den ayrılmıştı. Niall Ferguson'un belirttiği gibi, "İngiliz göçü dünyayı değiştirdi. Bütün kıtaları beyaza dönüştürdü." s. 207
- Sadece yün ve et üreten, onun dışında yabancı ülkelerden gelen mallara güvenen Moğollar, barınaklar ve kuyular kurup işletmekten, nakliye hayvanı sağlayan istasyonlar oluşturmaya kadar, mümkün olan her şekilde ticareti teşvik ediyordu. Moğollar gerege veya paiza, yani -birleşik pasaport ve kredi kartı denilebilcek- altın ve gümüş tabletler bile çıkarmıştı. Bunlar, kullananlara Moğol İmparatorluğu içinde koruma, kalma ve yerel vergi ya da harçlardan muafiyet güvencesiyle yolculuk etme imkanı sağlıyordu. s. 216
- Moğol tacirleri, Çin porselenini İran'a tanıtmış, buradan da Çin'e kobalt ithal etmişti ve böylece Çin fırınlarının ünlü mavi-beyaz porselenlerini geliştirmelerini sağlamıştı. Hatta Çinliler kobalttan elde edilen maviye Huihuiging yani Muhammed mavisi demeye başlamıştı. s. 216
- Efsaneye göre, 1498 yılında Vasco da Gama yeniden ekmek için biber stoku istediğinde Malabar hükümdarı Zamorin sakin bir tonla şu yanıtı vermişti: "Biberlerimizi alabilirsiniz, ama yağmurlarımızı asla alamayacaksınız." Ancak Brezilya'nın ele geçirilmesiyle Portekizliler bu işi başarmak için yeterli güneş ve yağmura sahip olmuştu ve artık biber bitkisi nakletmek için izin istemelerine gerek kalmamıştı. s. 221
- Henry Kamen'in belirttiği gibi, "Bazı gemiler Atlantik'i Nuh'un gerçek gemileri gibi geçmiştir." s. 222
- Başka insanları hükmü altına [almak] amacıyla askerleri evlerinden uzak yerlere atlarla, develerle ve fillerle göndermek, hem masraflıydı, hem de zordu. Ama imparatorluk hükümdarları uzun vadede daha ciddi sorunları olduğunu fark etmişlerdi: Tarihçi Fernand Braudel'in deyimiyle, "bir numaralı düşman, mekan"dı. Uzak mesafelerdeki insanları yönetmek ve kontrolü sağlamak organize bir bilgi ağı gerektiriyordu. s. 223 [parantez bana ait]
- Roma işgali altında, sığır zengini Anadolu şehri Bergama, parşömen yapımı geleneğiyle, dünyaya mükemmel parşömen (bu kelime Pergamum adının kabalaştırılmış halidir) sağlayan bir tedarikçi olmuştu. Hayvan derisinden yapılan parşömen; Avrupalılar, Araplar aracılığıyla Çinlilerden kağıt yapma teknolojisini öğreninceye kadar, Avrupa'nın temel bilgi saklama ve iletme aracı olarak kalmıştı. s. 223-224
- Cengiz Han zamanında, mola yerleri ve nöbetleşe atlılardan oluşan haberleşme ağı, ulakların haftalar boyunca, günde 160 kilometre yol almasını sağlıyordu. Bu sistem, Moğol topraklarında bunu gören Mısırlı Memluk Sultanı tarafından da kopyalanmış, oradan Latin Hristiyan dünyasına ve sonunda, tamamen gelişmiş bir posta sisteminin ortaya çıktığı Habsburg İmparatorluğu'na ulaşmıştı. (...) Savaş dönemindeki ilk telgraf uygulaması İngilizler tarafından 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında gerçekleştirildi. Dört yıl sonra, Atlantik'e yerleştirilen deniz altı kabloları Kraliçe Victoria'nın, Başkan James Buchanan'a ilk telgraf mesajını iletmesini sağladı. Mors koduyla yazılan mesajı çözmek 16,5 saat sürmüş olabilir ama alınışı, New York'taki Belediye Binasını yanlışlıkla yakarak kül eden havai fişek gösterileri eşliğinde büyük bir kutlamayla karşılanmıştı. s. 224
- 1880 yılına gelindiğinde, dünyanın okyanuslarına yaklaşık 158.000 kilometrelik kablo döşenerek İngiltere'yi Asya, Kanada, Afrika ve Avustralya'daki sömürgelerine bağlamıştı. Kraliçe Victoria ellinci yılını, toplu e-postaya benzer bir şey göndererek kutladı. James Morris'in tanımına göre: "22 Haziran 1897 sabahı İngiltere Kraliçesi Victoria, Buckingham sarayındaki telgraf odasına gitti... Saat on biri birkaç dakika geçiyordu, elektrikli bir düğmeye bastı; Merkez Telgraf Bürosu'na bir sinyal iletildi; ellinci yılına ilişkin mesajı birkaç saniye içinde imparatorluğun her köşesine doğru yola çıkmıştı. Mesaj sadece şöyle diyordu: 'Sevgili halkıma teşekkür edin. Tanrı hepsini korusun.'" s. 224
- İngilizlerin yaratılmasına yardımcı olduğu dünya çapındaki "elektrikli sinir sistemi"nin, imparatorluğun son anında kullanılması belki de uygundu. Kraliyet yatı Britannia 1 Temmuz 1997'nin erken saatlerinde Hong Kong limanından çıkarken, İngiltere'nin son valisi Chris Patten tekneden çok kısa bir telgraf çekti: "Bu hükümetin yönetimini bırakmış bulunuyorum. Tanrı Kraliçeyi korusun." Britannia karanlıkta kaybolurken, küresel bağlantılı, çok kültürlü dünya -İngilizlerin ve diğerlerinin yaratmak için çok şey yaptığı bu dünya- dönmeye ve heyecan yaratmaya devam ediyordu, sanki bir imparatorluğun göçmesine kayıtsız kalıyordu. s. 225
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
