3. Bölüm: İçerideki Dünya
- "İnsanın ürettiği, anlayışımıza uygun ve bize zevk veren her şey, kökeni neresi olursa olsun, bir anda bizim oluyor." Rabindranath Tagore, C. F. Andrews'a mektup, 13 Mart 1921'den aktaran Nayan Chanda s. 77
- Her ne kadar M.Ö. birinci yüzyılda Çin'de de bir pamuk türü biliniyorduysa da, Çin'de toplu kitlelere hizmet eden geleneksel tekstil sanayiinin temelinde kenevir lifi vardı. Güneydoğu Asya kanalıyla Hindistan'dan getirilen pamuğun, Çin'de önemli bir ticari tarım ürünü olarak değer kazanması M.S. onuncu yüzyıldan önce gerçekleşmemişti. Çin'de büyük çaplı pamuklu giysi üretimi on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda başlamış ve Yangtze Havzası'ndan Kore ve Japonya'ya yayılmıştı. Ancak, başından itibaren, krallık elitleri tarafından kullanılan ipek, Çin'in temel ihracatı olmaya devam etmişti. s. 81
- İslamiyet'in kutsal hac döneminde büyük yıllık kumaş pazarı Cidde'de ve Mekke'de düzenleniyordu ve orada satılan tekstil yığını Mısır ve Hindistan'dan gelmeye devam ediyordu. Sanayi Devrimine kadar, Hindistan yapımı tekstil, dünyadaki en büyük ana üretim ihracatı olmayı sürdürdü. Hindistan'ın 1700 yılında dünyadaki brüt yerel ürünlerin yaklaşık yüzde 25'ini karşılamasının altındaki temel unsur, pamuklu tekstiliydi. s. 82
- Hollandalılar ayrıca, Yeni Dünya'ya gönderilmek üzere köle satın almak için, kareli ve çivit rengine boyanmış Hint kumaşları ihraç ediyordu. Kölelere giydirilen mavi pamuklu Hint dokuması "keder giysisi" olarak bilinmeye başladı. s. 82
- 17120 ile 1759 yılları arasında Doğu Hindistan Şirketi, çoğu pamuk olmak üzere, dokuz milyon sterlin değerinde mal ithal etmiş ve yirmi altı milyon sterlin tutarında külçe ihraç etmişti. 1695 yılında Hindistan'ı ziyaret eden İtalyan gezgin Gemelli Careri, dünyada dolaşan bütün altın ve gümüşün sonunda Moğol İmparatorluğuna ulaştığını iddia etmişti. On altıncı yüzyılda Yeni Dünya'dan dışarı çıkarılan tahmini on yedi bin ton gümüşün yaklaşık altı bin tonu, Avrupa'nın ithalatının karşılığını ödemek üzere Hindistan'a verilmişti. s. 83
- Protestolar ve işçi ayaklanmaları sonunda İngiltere'nin 1701 Basma Yasası'nı uygulamasına, Hint tekstillerinin ithalinin ve giyilmesinin kısmen yasaklanmasına yol açtı. (...)1721 yılında İngiltere ikinci bir Basma yasasını onaylayarak, her türlü pamuklu tekstili yasakladı, ama bu yalnızca kaçakçılığı körükledi. Hint basmasının popülerliğinin belirgin yanıt aynı kumaşı yerel olarak imal etmekti ama bunda da sorunlar çıktı. Avrupa'daki yevmiyeler, Hindistan'daki yevmiyelerden altı kat fazla olduğundan, Avrupa'da yapılan kumaş, Hindistan'dan ithal edilen kumaşla rekabet edemiyordu. İşçilik ihtiyacını azaltacak teknoloji arayışları, bir dizi icada ve sonunda, 1771 yılında Cromford'da suyla çalışan iplik fabrikasının açılmasına yol açtı. Sanayi Devrimi başlamıştı. (...) Yalnızca on dört yıl içinde (1814- 1828) Hindistan'ın İngiltere'ye yaptığı pamuklu parça mal ihracatı üçte iki oranında azalmış ve Hindistan'a, seri olarak üretilen İngiliz tekstili ihracatı, vergi politikalarının da desteğiyle, beş katından fazlaya ulaşmıştı. Hindistan, tarihinde ilk kez, vatandaş kitlesinin giydiği eşyaları ithal ediyordu. s. 83- 84
- Ham liften tohumları elle ayırma işlemi son derece yavaş bir ilemdi ve ihraç edilebilen pamuk miktarını kısıtlıyordu. 1793 baharında Georgia'da bir pamuk tarlasında tatil yapan bir Yale mezunu tarafından şans eseri yapılan bir buluş, engeli ortadan kaldırdı. Eli Whitney'in elle çalıştırılan pamuk çekirdeği çıkarma aleti, bir işçinin günde yaklaşık 25 kilo temizlenmiş pamuk toplayabileceği anlamına geliyordu. Hızlanan süreç Amerikan pamuk ihracatını, Whitney'in icadından sonraki yıl, çarpıcı bir şekilde on katına çıkardı. Ondan sonraki yirmi yıl içinde pamuk ihracatı 725.000 kilodan 15,8 milyon kiloya çıktı. (...) Pamuk ekimi, neredeyse diğer bütün tarımı dışlayarak genişledi. Aynı zamanda, Afrikalı köle sayısı da arttı, özellikle kadınlar, oamuk yolarken daha çevik oldukları düşüncesiyle daha fazla tercih ediliyordu. 1800 ile 1810 yılları arasında Birleşik Devletler'deki köle sayısı üçte bir oranında artmış ve sonraki on yılda da yine üçte bir oranında artmıştı.(...) Yıllar sonra, köleliği kaldırma çağrıları yoğunlaştıkça, sadık bir destekçi olan Senatör James H. Hammond, 4 Mart 1858 tarihinde Amerikan Senatosu'nda şu ünlü sözleri söyledi: "Pamuk uğruna savaş açmaya cüret etmeyin. Dünyadaki hiçbir güç bu konuda savaşmaya yeltenmez. Pamuk en üstün şey." s. 85
- Amerikan İç Savaşı, Mısır tarihinde dönüm noktası haline geldi, zira savaş yıllarında Aşağı Mısır'ın bereketli topraklarının yüzde 40'ı pamuğa dönüştürülmüştü. Ama İç Savaş sona erince, yeni yetiştiricilerin beklenmedik şansı, pamuk fiyatları düştükçe kısa sürede sefalete dönüştü. s. 85
- İtalya'da bu buruk, acı içeceğe(kahveden bahsediyor) duyulan sevgi, dindar Hristiyanlar arasında kaygı oluşturmuştu. 1592 yılında Hristiyanlar arasında bu "İslam şarabına" duyulan ve giderek artan ilgi konusunda din adamları arasında oluşan anlaşmazlığı çözmek üzere Papa VIII. Clement'e danışılmıştı. Papa kararını vermeden önce bir yudum almış ve haykırmıştı: "Ama bu Şeytan içeceği o kadar lezzetli ki, bunu yalnızca kafirlerin kullanmasına izin vermek yazık olur. Bunu vaftiz ederek Şeytanı kandıracağız." s. 93 parantez bana ait
- Bazılarının kahveyi, kapitalizmin yükselmesi sırasında işçilerden yararlanma aracı olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Sidney Mintz kahve, şeker, çay ve çikolata gibi hafif uyuşturucuları "proleterlerin açlığını öldüren şey" olarak tanımlamaktadır. "Giderek daha fazla sayıda mahrum bırakılan insan Avrupa'nın şehirlerinde toplanmaya başladıkça ve deneme üretimi yayıldıkça, çay ve şeker, her durumda aç olan insanları tatmin eder hale gelmişti. Tatlı kalorifer memnuniyetle karşılanıyor, sıcak içeceğin kendisi, soğuk yemeği ısıtıyordu ve uyarıcı hastayı, gıdasız kalanı, çok çalıştırılanı, çok genci, yaşlıyı neşelendiriyordu," diye yazmıştı. s. 99
- "Yavanalar [Yunanlılar] barbardır," diye yazmıştı Gargi Samhita'nın Hintli yazarı, "ama yine de, astronomi bilimi bunlarla birlikte doğmuştu ve bu nedenle tanrılar gibi saygı gösterilmeleri gerekir." s.104- 105
21 Mayıs 2010 Cuma
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 2
2. Bölüm: Deve Ticaretinden E-Ticarete
- "Kutsal İmparatorluğumuzda her şey belirli bir bolluk içinde mevcut ve kendi sınırları içinde hiçbir ürün eksikliği yaşanmıyor. Bu nedenle, kendi ürünlerimize karşılık dışarıdaki barbarlardan ürün ithal etmeye gerek yoktu. Ama Kutsal İmparatorluğun ürettiği çay, ipek ve porselen, Avrupa'daki ülkeler ve sizler için mutlak ihtiyaç olduğundan, desteğimizin işareti olarak, Kanton'da yabancı hong'ların (ticari firmaların) kurulmasına izin verdik, böylece istedikleriniz tedarik edilebilir ve ülkeleriniz böylece bizim iyiliğimize katkıda bulunabilir." İmparator Qian Long'un Kral III. George'a yazdığı mektup, 1793'ten aktaran Nayan Chanda s. 37
- Assur-idi, Su-Kubum, Salim-ahum ve Pusu-ken gibi, Asur başkenti ile bugünkü Türkiye'de bulunan Kültepe-Kaniş arasındaki kervan ticaretini işleterek zengin olan tacirlerle tanışıyoruz. Bazen üç yüz adet, tahıl ve yün yüklü eşek ten oluşan uzun kervanlar, bu bin üç yüz kilometrelik yolculuğu yapıyor ve bunun sonucunda eşeklerin çoğu satılıyor, arta kalan daha az sayıdaki eşek de mineral, altın ve gümüş taşıyarak Asur'a geri gönderiliyordu. Eşek kervanları günde ortalama otuz kilometrelik hızla yolculuk yapıyordu. Bir eşek ortalama yüz kilo yük taşıyabiliyor, ticareti yapılabilecek mal miktarı ve türü ile aşılan yolun türünü sınırlıyordu. s. 41
- Tacir Pusu-ken'in karısı (...) Lamassi, kil tablet üzerine kocasına şöyle yazmıştı: "Sen gittiğinden beri Salim-ahum (başka bir tacir) çoktan iki katı büyüklükte bir ev yaptı! Biz ne zaman aynısını yapacağız?" diye sormuştu. s. 41
- Develerin evcilleştirilmesi, Afrika çatalında M.Ö. 3000 ile 2000 yılları arasında gerçekleştiyse de, "Kuzey Arap eyeri"nin icadı ve Arap yarımadasındaki tacirlerin deveyi "çöl gemisi" olarak kullanabilmeleri, ancak M.Ö. 500 ile 200 yılları arasında bir zamanda olmuştu. Develer 6 saatte yaklaşık 30 kilometre gidebiliyordu ve 250 kilo, yani at ya da katırın iki katı kadar yük taşıyabiliyorlardı. Yol boyunca yiyecek bulabildiklerinden, tarihçi William McNeill şuna dikkat etmiştir: "Yarı çorak arazilerin çok bol olduğu Orta Doğu topraklarında kervanlar, yelkenli gemiler kadar hızlı gidebiliyordu. Bu nedenle kervanlar çoğu zaman gemilerle, neredeyse eşit koşullarda rekabet edebiliyordu. Hristiyanlığın ilk asırlarında, deve idaresi sanatının sağlam bir şekilde yerleştiği dönemden, M.S. 1300 sonrasında gemi tasarımlarında yaşanan gelişmeler ve denizcilik teknikleri rekabet koşullarını değiştirinceye kadar, yaklaşık bin yıl boyunca bu rekabeti sürdürmüşlerdir. " s. 44
- Çin ipeği yol boyunca nakledilen en kıymetli mal olduğundan, on dokuzuncu yüzyıl Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richtofen bu yollar dizisine romantik İpek Yolları ya da Die Seidenstrassen adını vermişti, (...). s. 44
- İster Çin ya da Hindistan'da, ister başka ülkelerde olsun, at yetiştirme olanağı olmayan hükümdarlar için Orta Asya atları, İpek Yolu'nda çok değerli bir ihracat maddesi haline gelmişti. Bu atlar yalnızca Mercedes Benz marka arabanın dengi olmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir süvari alayı kurmanın temel unsurunu oluşturuyordu. Çin'deki Tang hanedanının kayıtları, devletin top top ipek satışından elde ettiği yıllık gelirin yaklaşık yedide birini at ithal etmeye harcadığını göstermektedir. On birinci yüzyılda Orta Asya'dan Çin'e giden önemli ticaret yollarını kontrol eden Tibetli kafileler, Çin çayını Orta Asya atlarıyla takas ederek -yılda bazen yirmi iki bin at takas ederek- zengin olmuşlardı. s. 44
- Akdeniz'le Hindistan arasındaki ticaret, M.Ö. üçüncü yüzyılda, Hindistan kralı Bindusara'nın Yunan kralı Antiochus'tan kendisine "biraz tatlı şarap, kuru incir ve bir sofist" göndermesini isteyecek kadar gelişmişti. s. 46
- (The Periplus of the Erythrean Sea adlı 1. yüzyıla tarihlenmiş bir denizcilik kitabını kastederek)Hippalos adında Yunanlı ya da Mısırlı bir denizcinin, mutlu bir şekilde güneybatı rüzgarını "keşfedişinden" bahsetmektedir, buna göre yazın Kızıldeniz'in ağzından hareket eden gemiler, Hindistan'ın Malabar kıyısına giden yolun büyük bir bölümünü yelkenle alabiliyor ve kışın, rüzgar aksi yönde estiğinde geri dönebiliyordu. Bu rüzgar daha sonra, Arapça'da mevsim anlamına gelen mausim kelimesinden türeyen "muson" olarak bilinmeye başladı ve Pliny daha sonra bu buluşun ve "kar hırsının Hindistan'ı nasıl daha da yakınlaştırdığını" yazmıştı. Rüzgarı ve akıntıları izlemek, Hindistan'la Mısır arasındaki -Roma İmparatorluğu'nun doğu ucu- gemi yolculuğu süresini gidiş- dönüş olarak çarpıcı bir şekilde, otuz aydan üç aya indirmişti. Bir tarihçinin belirttiği gibi, geri dönüş rüzgarının güvenilirliği, Hint Okyanusu'nu uzun mesafeli yolculuklarda dünyanın en ılımlı ortamı haline getirmişti. 1780 yılında buharlı gemilerin icadına kadar, malların nakliye hızları bin yedi yüz yıl boyunca sabit kalmıştı. s. 47 (parantez bana ait)
- Roma'da özel bir baharat pazarı oluşturulmuş ve şehrin en fiyakalı sokağına Via Piperatica, yani Biber Sokağı adı verilmişti. Lüks mal arayışı Roma ticaretini uzaklara taşımıştı. Bir Vietnam limanında, aralarında M.S. 152 yılından kalma, İmparator Antonius Pius'a ait altın madalyon da dahil olmak üzere, çeşitli Roma eserlerinin bulunması, Romalıların Asya'yla yaptığı ticaretin boyutlarını göstermektedir. s. 48
- Lüks tüketim mallarına karşı duyulan bu giderek artan ilgi, altınını İspanya'dan alan Roma hazinesini tüketmişti. İmparator Tiberius'un Senato'da şöyle yakınmasına neden olmuştu: "Giyim zevkini nasıl ıslah edeceğiz? Kadınlık gösterişi belirli malzemelerini ve özellikle, imparatorluğu servetinden eden ve ortak pazarın parasını ucuz süs eşyası karşılığında yabancı ülkelere ve hatta Roma'nın düşmanlarına gönderen mücevher ve değerli incik boncuklara karşı hırsı nasıl halledeceğiz?" Ancak tarihçiler Roma hazine bakanlığının bütün ihracatlarda yüzde 25 gümrük vergisi ödediğine işaret ederek, ahlaki ve modern anlamda, Tiberius'un korumacı suçlamalarının geçerliliği konusunda kuşkuluydu. s. 48
- On ve on birinci yüzyıla gelindiğinde, Arap tacirler ve Hintli esnaf, fildişiyle ilgili temel tedarik zinciri üretimini kurmuştu. Hindistan ve Güneydoğu Asya'da bulunan fillerden alınan fildişi, Afrika'dan gelen fildişinden daha pahalı ve daha sertti. Afrika sahili boyunca bulunan Arap tacirler Hindistan'a büyük miktarlarda fildişi ihraç ediyor, buradaki zanaatkarlar bunlardan mücevher ve süs eşyası ile Çin'e ve Akdeniz'e ihraç edilmek üzere dinsel ikonlar yapıyordu. s. 51
- 1293'te Cenova'daki deniz ticareti, Fransa krallığının aynı yıldaki gelirinin üç katıydı. s. 55
- (...) sadece Endonezya'da yetişen karanfil ve hindistan cevizi gibi çok değerli baharatların cazibesi,(...) s. 55
- Tacir yanlısı politikaları ve düşük vergiler sayesinde Meleka ya da Malakka, Güneydoğu Asya'daki en parlak kozmopolit şehirlerden biri haline geldi. "Musonların sonu"nda bulunduğundan, güneybatı musonuyla batıdaki tacirleri getiren ve kuzeydoğu musonuyla Japonya ile Çin'dekileri taşıyan rüzgarlar sayesinde Malakka, mal değişimi için en çok sevilen ticaret merkezi oldu. Vasco da Gama'nın Hint Okyanusuna gelişinden sadece yirmi yıl sonra Malacca'nın Portekizli savaş gemisine av olmasına şaşmamak gerek. s. 55
- 114 yılında İskoç Kralı, İngiltere Kralı I. Richard'ı ziyaret ettiğinde kendisine, diğer konukseverlik örneklerinin yanı sıra, günde dokuz yüz gram biber ve 1,8 kilo tarçın verilmişti. s. 57
- 1500 ile 1634 yılları arasında, Philip D. Curtin'in tahminine göre, Portekiz'den Hindistan'a doğru yola çıkan bütün gemilerin yüzde 28'i denizde kaybolmuştu. s. 57
- On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Hollandalılar fluyt ya da uçan gemi adını verdikleri ucuz, genel amaçlı kargo gemileri geliştirmişti. (...) Tam donanımlı bir fluyt, Avrupa'dan Asya'ya gidiş- dönüş yolculuğunu sekiz ayda tamamlayabiliyordu. s. 59
- (1807 yılında Robert Fulton, buharlı gemiyi icat edince) Nakliye ücretleri önemli ölçüde azaldı ve belli başlı ülkeler arasında değişimi yapılan mal hacmi hızla artarak, 1840'lardaki yirm milyon tondan, 1870'lerde yılda seksen sekiz milyon tona ulaştı. Aynı dönemde, en sanayileşmiş ekonomilerle, dünyanın en uzak ya da en geri bölgeleri arasındaki ticaret değeri altı katına çıkmıştı.
(...) İngiliz okyanus aşırı taşıma ücretleri, 1840 ile 1910 arasında yaklaşık yüzde 70 düşmüştü. Dünya çapında gerçek nakliye ücretleri de 1840 ile 1910 yılları arasında, yılda yüzde 1,5 azalmıştı. s. 60
- Panama Kanalı'nın açılması, (...)New York'la San Francisco arasındaki mesafeyi yüzde 60, Hong Kong'la arasındaki mesafeyi de yüzde 30 oranında kısaltmıştı. s. 60
- Nakliye ücretlerindeki bir başka düşüş, Kuzey Carolinalı bir kamyon girişimcisi olan Malcolm McLean tarafından sağlanmıştı. Kargo dolu kamyon römorklarını gemilere yerleştirme planı, dünyanın ilk konteynır gemisi olan İdeal-X'in yaratılmasına yol açtı. 26 Nisan 1956'da, elli sekiz adet konteynır, İdeal-X'e sadece sekiz saatte yerleştirilmiş, nakliye ücretini yüzde 97'den fazla azaltarak ton başına 15,8 sente indirmişti. Böylece, gemicilikte, nakliye ücretlerini devamlı olarak düşüren yeni bir dönem başlamıştı. En büyük konteynır gemileri, "dev gemiler" adı takılmış olup, otuz iki kilometre uzunluğundaki kamyon dizisine eşit konteynırlar taşımaktadır ve bir araba, beş yüz doların altında nakliye ücretiyle, dünyanın her yerine taşınabilmektedir. s. 61
- On yedinci yüzyılın ilk yarısı boyunca, Avrupa'ya her yıl yaklaşık 288 ton gümüş gönderilmiş ve bunun büyük bir bölümü daha sonra, mal almak üzere Baltık, Doğu Akdeniz ve Asya'ya nakledilmişti. Bir asır sonra, Yeni Dünya'dan Avrupa'ya gönderilen yıllık gümüş miktarı beş yüz tona yükselmişti ve bunun yarısından fazlası baharat, ipek, porselen ve diğer lüks malların ithaline harcanmıştı. s. 63
- Baltimore'dan Washington, DC'ye tel üzerinden gönderilen ilk test mesajında eski ressam yeni kaşif Samuel Morse uygun bir şekide şunları yazmıştı, "What hath God wrought? -Tanrı neler yarattı?" s. 67
- (1866 yılında transatlantik kablonun işletmeye alınmasını kastederek) "Bunun sonucunda," diyor Kevin O'Rourke, "iki şehir arasında tıpatıp aynı mal için ortalama mutlak fiyat farkı, anında yüzde 69 azalma gösterdi." (...) 1870 yılında İngiliz Hint Denizaltı Telgraf Şirketii Londra ile Bombay arasındaki ilk telgraf
bağlantısını kurdu. Bir yıl içinde, aynı hat sapa Hong Kong'a uzatıldı. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Avrupa'yı Uzak Doğu'ya bağlayan dokuz hat vardı, ama bunların bir kısmı, düşman topraklardan geçtiğinden kullanılmıyordu. s. 67-68 (parantez bana ait)
- Amerikan Telefon ve Telgraf Şirketi (AT&T) ilk transatlantik telefon sistemini 1956 yılında kurdu ve Japonya ile Hong Kong'a transpasifik kablo bundan bir yıl sonra geldi. 1989 yılında, Kuzey Amerika ile Güney Afrika'yı (...) bağlamak amacıyla bir transatlantik kablo daha döşendi. (...) 1983 yılında New York'la Londra arasında herhangi bir zamanda, aynı anda telefon edebilen insan sayısı yalnızca 4200'dü. Bu elit grubun üyesi olan bir kişinin önce telefonu yazdırması ve sonra da bağlantı sağlanması için saatlerce beklemesi gerekiyordu ve bunun için çok miktarda para alınıyordu. Daha sonra, Xerox tarafından 1966 yılında faks makinesini icadıyla ticaret hız kazandı. Magnafax faks cihazı iri yapılı olup, yaklaşık 17 kilo ağırlığındaydı ve bir sayfayı altı dakikada gönderebiliyordu. s. 68- 69
- 1988 yılında ilk transatlantik fiber-optik kablo döşendikten sonra, aynı anda yaklaşık 37.800 çağrı yapılabiliyordu. Daha sonra, 1990'ların ortalarında döşenen yeni kablolar, daha önceki tüm denizaltı kablolarının toplamından oluşan bütün ağdan daha fazla trafik taşıyabiliyordu. 1996 yılında, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında aynı anda yapılabilen çağrı sayısı yaklaşık bir milyondu. Buna, 1960'ların ortasından beri fırlatılan 150'den fazla haberleşme uydusuyla aşılan yeni kapasiteyi eklersek, dünya çapında bir milyon daha kişiye bağlanma imkanına sahip olursunuz. s. 72
- "Kutsal İmparatorluğumuzda her şey belirli bir bolluk içinde mevcut ve kendi sınırları içinde hiçbir ürün eksikliği yaşanmıyor. Bu nedenle, kendi ürünlerimize karşılık dışarıdaki barbarlardan ürün ithal etmeye gerek yoktu. Ama Kutsal İmparatorluğun ürettiği çay, ipek ve porselen, Avrupa'daki ülkeler ve sizler için mutlak ihtiyaç olduğundan, desteğimizin işareti olarak, Kanton'da yabancı hong'ların (ticari firmaların) kurulmasına izin verdik, böylece istedikleriniz tedarik edilebilir ve ülkeleriniz böylece bizim iyiliğimize katkıda bulunabilir." İmparator Qian Long'un Kral III. George'a yazdığı mektup, 1793'ten aktaran Nayan Chanda s. 37
- Assur-idi, Su-Kubum, Salim-ahum ve Pusu-ken gibi, Asur başkenti ile bugünkü Türkiye'de bulunan Kültepe-Kaniş arasındaki kervan ticaretini işleterek zengin olan tacirlerle tanışıyoruz. Bazen üç yüz adet, tahıl ve yün yüklü eşek ten oluşan uzun kervanlar, bu bin üç yüz kilometrelik yolculuğu yapıyor ve bunun sonucunda eşeklerin çoğu satılıyor, arta kalan daha az sayıdaki eşek de mineral, altın ve gümüş taşıyarak Asur'a geri gönderiliyordu. Eşek kervanları günde ortalama otuz kilometrelik hızla yolculuk yapıyordu. Bir eşek ortalama yüz kilo yük taşıyabiliyor, ticareti yapılabilecek mal miktarı ve türü ile aşılan yolun türünü sınırlıyordu. s. 41
- Tacir Pusu-ken'in karısı (...) Lamassi, kil tablet üzerine kocasına şöyle yazmıştı: "Sen gittiğinden beri Salim-ahum (başka bir tacir) çoktan iki katı büyüklükte bir ev yaptı! Biz ne zaman aynısını yapacağız?" diye sormuştu. s. 41
- Develerin evcilleştirilmesi, Afrika çatalında M.Ö. 3000 ile 2000 yılları arasında gerçekleştiyse de, "Kuzey Arap eyeri"nin icadı ve Arap yarımadasındaki tacirlerin deveyi "çöl gemisi" olarak kullanabilmeleri, ancak M.Ö. 500 ile 200 yılları arasında bir zamanda olmuştu. Develer 6 saatte yaklaşık 30 kilometre gidebiliyordu ve 250 kilo, yani at ya da katırın iki katı kadar yük taşıyabiliyorlardı. Yol boyunca yiyecek bulabildiklerinden, tarihçi William McNeill şuna dikkat etmiştir: "Yarı çorak arazilerin çok bol olduğu Orta Doğu topraklarında kervanlar, yelkenli gemiler kadar hızlı gidebiliyordu. Bu nedenle kervanlar çoğu zaman gemilerle, neredeyse eşit koşullarda rekabet edebiliyordu. Hristiyanlığın ilk asırlarında, deve idaresi sanatının sağlam bir şekilde yerleştiği dönemden, M.S. 1300 sonrasında gemi tasarımlarında yaşanan gelişmeler ve denizcilik teknikleri rekabet koşullarını değiştirinceye kadar, yaklaşık bin yıl boyunca bu rekabeti sürdürmüşlerdir. " s. 44
- Çin ipeği yol boyunca nakledilen en kıymetli mal olduğundan, on dokuzuncu yüzyıl Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richtofen bu yollar dizisine romantik İpek Yolları ya da Die Seidenstrassen adını vermişti, (...). s. 44
- İster Çin ya da Hindistan'da, ister başka ülkelerde olsun, at yetiştirme olanağı olmayan hükümdarlar için Orta Asya atları, İpek Yolu'nda çok değerli bir ihracat maddesi haline gelmişti. Bu atlar yalnızca Mercedes Benz marka arabanın dengi olmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir süvari alayı kurmanın temel unsurunu oluşturuyordu. Çin'deki Tang hanedanının kayıtları, devletin top top ipek satışından elde ettiği yıllık gelirin yaklaşık yedide birini at ithal etmeye harcadığını göstermektedir. On birinci yüzyılda Orta Asya'dan Çin'e giden önemli ticaret yollarını kontrol eden Tibetli kafileler, Çin çayını Orta Asya atlarıyla takas ederek -yılda bazen yirmi iki bin at takas ederek- zengin olmuşlardı. s. 44
- Akdeniz'le Hindistan arasındaki ticaret, M.Ö. üçüncü yüzyılda, Hindistan kralı Bindusara'nın Yunan kralı Antiochus'tan kendisine "biraz tatlı şarap, kuru incir ve bir sofist" göndermesini isteyecek kadar gelişmişti. s. 46
- (The Periplus of the Erythrean Sea adlı 1. yüzyıla tarihlenmiş bir denizcilik kitabını kastederek)Hippalos adında Yunanlı ya da Mısırlı bir denizcinin, mutlu bir şekilde güneybatı rüzgarını "keşfedişinden" bahsetmektedir, buna göre yazın Kızıldeniz'in ağzından hareket eden gemiler, Hindistan'ın Malabar kıyısına giden yolun büyük bir bölümünü yelkenle alabiliyor ve kışın, rüzgar aksi yönde estiğinde geri dönebiliyordu. Bu rüzgar daha sonra, Arapça'da mevsim anlamına gelen mausim kelimesinden türeyen "muson" olarak bilinmeye başladı ve Pliny daha sonra bu buluşun ve "kar hırsının Hindistan'ı nasıl daha da yakınlaştırdığını" yazmıştı. Rüzgarı ve akıntıları izlemek, Hindistan'la Mısır arasındaki -Roma İmparatorluğu'nun doğu ucu- gemi yolculuğu süresini gidiş- dönüş olarak çarpıcı bir şekilde, otuz aydan üç aya indirmişti. Bir tarihçinin belirttiği gibi, geri dönüş rüzgarının güvenilirliği, Hint Okyanusu'nu uzun mesafeli yolculuklarda dünyanın en ılımlı ortamı haline getirmişti. 1780 yılında buharlı gemilerin icadına kadar, malların nakliye hızları bin yedi yüz yıl boyunca sabit kalmıştı. s. 47 (parantez bana ait)
- Roma'da özel bir baharat pazarı oluşturulmuş ve şehrin en fiyakalı sokağına Via Piperatica, yani Biber Sokağı adı verilmişti. Lüks mal arayışı Roma ticaretini uzaklara taşımıştı. Bir Vietnam limanında, aralarında M.S. 152 yılından kalma, İmparator Antonius Pius'a ait altın madalyon da dahil olmak üzere, çeşitli Roma eserlerinin bulunması, Romalıların Asya'yla yaptığı ticaretin boyutlarını göstermektedir. s. 48
- Lüks tüketim mallarına karşı duyulan bu giderek artan ilgi, altınını İspanya'dan alan Roma hazinesini tüketmişti. İmparator Tiberius'un Senato'da şöyle yakınmasına neden olmuştu: "Giyim zevkini nasıl ıslah edeceğiz? Kadınlık gösterişi belirli malzemelerini ve özellikle, imparatorluğu servetinden eden ve ortak pazarın parasını ucuz süs eşyası karşılığında yabancı ülkelere ve hatta Roma'nın düşmanlarına gönderen mücevher ve değerli incik boncuklara karşı hırsı nasıl halledeceğiz?" Ancak tarihçiler Roma hazine bakanlığının bütün ihracatlarda yüzde 25 gümrük vergisi ödediğine işaret ederek, ahlaki ve modern anlamda, Tiberius'un korumacı suçlamalarının geçerliliği konusunda kuşkuluydu. s. 48
- On ve on birinci yüzyıla gelindiğinde, Arap tacirler ve Hintli esnaf, fildişiyle ilgili temel tedarik zinciri üretimini kurmuştu. Hindistan ve Güneydoğu Asya'da bulunan fillerden alınan fildişi, Afrika'dan gelen fildişinden daha pahalı ve daha sertti. Afrika sahili boyunca bulunan Arap tacirler Hindistan'a büyük miktarlarda fildişi ihraç ediyor, buradaki zanaatkarlar bunlardan mücevher ve süs eşyası ile Çin'e ve Akdeniz'e ihraç edilmek üzere dinsel ikonlar yapıyordu. s. 51
- 1293'te Cenova'daki deniz ticareti, Fransa krallığının aynı yıldaki gelirinin üç katıydı. s. 55
- (...) sadece Endonezya'da yetişen karanfil ve hindistan cevizi gibi çok değerli baharatların cazibesi,(...) s. 55
- Tacir yanlısı politikaları ve düşük vergiler sayesinde Meleka ya da Malakka, Güneydoğu Asya'daki en parlak kozmopolit şehirlerden biri haline geldi. "Musonların sonu"nda bulunduğundan, güneybatı musonuyla batıdaki tacirleri getiren ve kuzeydoğu musonuyla Japonya ile Çin'dekileri taşıyan rüzgarlar sayesinde Malakka, mal değişimi için en çok sevilen ticaret merkezi oldu. Vasco da Gama'nın Hint Okyanusuna gelişinden sadece yirmi yıl sonra Malacca'nın Portekizli savaş gemisine av olmasına şaşmamak gerek. s. 55
- 114 yılında İskoç Kralı, İngiltere Kralı I. Richard'ı ziyaret ettiğinde kendisine, diğer konukseverlik örneklerinin yanı sıra, günde dokuz yüz gram biber ve 1,8 kilo tarçın verilmişti. s. 57
- 1500 ile 1634 yılları arasında, Philip D. Curtin'in tahminine göre, Portekiz'den Hindistan'a doğru yola çıkan bütün gemilerin yüzde 28'i denizde kaybolmuştu. s. 57
- On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Hollandalılar fluyt ya da uçan gemi adını verdikleri ucuz, genel amaçlı kargo gemileri geliştirmişti. (...) Tam donanımlı bir fluyt, Avrupa'dan Asya'ya gidiş- dönüş yolculuğunu sekiz ayda tamamlayabiliyordu. s. 59
- (1807 yılında Robert Fulton, buharlı gemiyi icat edince) Nakliye ücretleri önemli ölçüde azaldı ve belli başlı ülkeler arasında değişimi yapılan mal hacmi hızla artarak, 1840'lardaki yirm milyon tondan, 1870'lerde yılda seksen sekiz milyon tona ulaştı. Aynı dönemde, en sanayileşmiş ekonomilerle, dünyanın en uzak ya da en geri bölgeleri arasındaki ticaret değeri altı katına çıkmıştı.
(...) İngiliz okyanus aşırı taşıma ücretleri, 1840 ile 1910 arasında yaklaşık yüzde 70 düşmüştü. Dünya çapında gerçek nakliye ücretleri de 1840 ile 1910 yılları arasında, yılda yüzde 1,5 azalmıştı. s. 60
- Panama Kanalı'nın açılması, (...)New York'la San Francisco arasındaki mesafeyi yüzde 60, Hong Kong'la arasındaki mesafeyi de yüzde 30 oranında kısaltmıştı. s. 60
- Nakliye ücretlerindeki bir başka düşüş, Kuzey Carolinalı bir kamyon girişimcisi olan Malcolm McLean tarafından sağlanmıştı. Kargo dolu kamyon römorklarını gemilere yerleştirme planı, dünyanın ilk konteynır gemisi olan İdeal-X'in yaratılmasına yol açtı. 26 Nisan 1956'da, elli sekiz adet konteynır, İdeal-X'e sadece sekiz saatte yerleştirilmiş, nakliye ücretini yüzde 97'den fazla azaltarak ton başına 15,8 sente indirmişti. Böylece, gemicilikte, nakliye ücretlerini devamlı olarak düşüren yeni bir dönem başlamıştı. En büyük konteynır gemileri, "dev gemiler" adı takılmış olup, otuz iki kilometre uzunluğundaki kamyon dizisine eşit konteynırlar taşımaktadır ve bir araba, beş yüz doların altında nakliye ücretiyle, dünyanın her yerine taşınabilmektedir. s. 61
- On yedinci yüzyılın ilk yarısı boyunca, Avrupa'ya her yıl yaklaşık 288 ton gümüş gönderilmiş ve bunun büyük bir bölümü daha sonra, mal almak üzere Baltık, Doğu Akdeniz ve Asya'ya nakledilmişti. Bir asır sonra, Yeni Dünya'dan Avrupa'ya gönderilen yıllık gümüş miktarı beş yüz tona yükselmişti ve bunun yarısından fazlası baharat, ipek, porselen ve diğer lüks malların ithaline harcanmıştı. s. 63
- Baltimore'dan Washington, DC'ye tel üzerinden gönderilen ilk test mesajında eski ressam yeni kaşif Samuel Morse uygun bir şekide şunları yazmıştı, "What hath God wrought? -Tanrı neler yarattı?" s. 67
- (1866 yılında transatlantik kablonun işletmeye alınmasını kastederek) "Bunun sonucunda," diyor Kevin O'Rourke, "iki şehir arasında tıpatıp aynı mal için ortalama mutlak fiyat farkı, anında yüzde 69 azalma gösterdi." (...) 1870 yılında İngiliz Hint Denizaltı Telgraf Şirketii Londra ile Bombay arasındaki ilk telgraf
bağlantısını kurdu. Bir yıl içinde, aynı hat sapa Hong Kong'a uzatıldı. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Avrupa'yı Uzak Doğu'ya bağlayan dokuz hat vardı, ama bunların bir kısmı, düşman topraklardan geçtiğinden kullanılmıyordu. s. 67-68 (parantez bana ait)
- Amerikan Telefon ve Telgraf Şirketi (AT&T) ilk transatlantik telefon sistemini 1956 yılında kurdu ve Japonya ile Hong Kong'a transpasifik kablo bundan bir yıl sonra geldi. 1989 yılında, Kuzey Amerika ile Güney Afrika'yı (...) bağlamak amacıyla bir transatlantik kablo daha döşendi. (...) 1983 yılında New York'la Londra arasında herhangi bir zamanda, aynı anda telefon edebilen insan sayısı yalnızca 4200'dü. Bu elit grubun üyesi olan bir kişinin önce telefonu yazdırması ve sonra da bağlantı sağlanması için saatlerce beklemesi gerekiyordu ve bunun için çok miktarda para alınıyordu. Daha sonra, Xerox tarafından 1966 yılında faks makinesini icadıyla ticaret hız kazandı. Magnafax faks cihazı iri yapılı olup, yaklaşık 17 kilo ağırlığındaydı ve bir sayfayı altı dakikada gönderebiliyordu. s. 68- 69
- 1988 yılında ilk transatlantik fiber-optik kablo döşendikten sonra, aynı anda yaklaşık 37.800 çağrı yapılabiliyordu. Daha sonra, 1990'ların ortalarında döşenen yeni kablolar, daha önceki tüm denizaltı kablolarının toplamından oluşan bütün ağdan daha fazla trafik taşıyabiliyordu. 1996 yılında, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında aynı anda yapılabilen çağrı sayısı yaklaşık bir milyondu. Buna, 1960'ların ortasından beri fırlatılan 150'den fazla haberleşme uydusuyla aşılan yeni kapasiteyi eklersek, dünya çapında bir milyon daha kişiye bağlanma imkanına sahip olursunuz. s. 72
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
