2 Ekim 2010 Cumartesi

Paris'te Bir Osmanlı Sefiri/ Şevket Rado

- Rado, Ş.(Hazırlayan), Paris'te Bir Osmanlı Sefiri, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa Seyahatnamesi, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Mayıs 2008, ISBN: 978-975-458-815-6

" Gençliğinde Yeniçeri Ocağı'nın 28. ortasına (28. tabur) yazılmış olduğu için "Yirmisekiz" lakabıyla şöhret kazanan Mehmet Çelebi, 1720 yılında devrin padişahı III. Ahmet tarafından Fransa'ya büyükelçi olarak gönderilmiş değerli devlet adamlarımızdan biridir. Kendisinin kalabalık bir maiyetle ve yanına henüz çocuk yaşta bulunan oğlu Said'i de alarak Fransa'ya yaptığı bu seyahat Türkiye'ye matbaacılığın getirilmesine sebep olmak gibi muazzam bir hizmete yol açmakla beraber, Çelebi'nin Fransa seyahatini anlatan sefaretnamesi 18. yüzyılın başında Türk edebiyatını süsleyen, güzel olduğu kadar öğretici eserlerden biridir." Şevket Rado (kitabın sunuş kısmından alınmıştır)
Döneme ait pek çok çizim ve harita ile hızır gibi yetişen dipnotlar sayesinde gayet anlaşılır, keyif verir bir edisyon olmuş. Dönemin rotokolleri ve Osmanlı gözünden gavur diyarlarını merak ediyorsanız tam başlangıç kitabı.

- Zira Agda şehri zemininden Montanroz dedikleri mahalle varıncaya değin yüz yirmi zira` yüksek olup sefineleri ise, yokuşa sürmek mümkin olmadığından ol nehirde yontma taşlar ile havuzlar yapmışlar ki, her birine üçer, dörder sefine sığar. Ve ol havuzların iki tarafında sağlam kapıları var. Sefine havuza girdikte arkasında olan kapı kapanıp önünde olan kapıda iki delik var ki, mengeneler ile kapanmış ve ol kapı önünde olan nehir suyunu tıkamış ve ol sefinenein havuza girdiği yerden iki zira` yüksektir. Mengeneleri açup iki deliğinden su havuza akmağa başlayup su aktıkça sefine yukarıya kalkup çeyrek saat geçmeden havuz dolup sefine iki zira` yüksek olan su zeminine çıkdıkta öndeki kapı açılup sefine yine eskisi gibi ilerlemeğe başlar ve sefinelere uzun aletler bağlayup nehrin kıyısından üçer, ikişer katır çeküp götürürler. Ta Montanroz dedikleri mahalde yokuş tamam oluncaya değin seksen havuzdan böylece geçilir. s.20-22

- Bu arada kulağımıza çalınan cezir ve med ahvalini dahi seyretmek müyesser oldu. Bahr-i Muhit'ten yirmi dört saatte iki defa cezir ve med zuhur ediyor. Beş saat cezir edüp yedi saat med ediyor. Med ettikde Bordo'dan dört, beş saat yukarıya dek varup nehrin akıntısı geri dönüp, cezir ettikde gayet sürat ve ziyade şiddetle nehir denize doğru akıyor. Bir zira`dan ziyade nehir suyunun çoğalıp azaldığını gözümüzle aynen gördük.
Sahile yakın bulunan gemiler cezir vaktinde yine suya çıkar ve gidüp gelen gemiler cezir ve med vakitlerini gözedüp akıntı ile hareket ediyor. "Gözle görülmedikçe tasdik edilmez" kabilinden garip bir haldir. s. 26

- Yine kadın ve erkek, kimi ziyaret, kimi seyretmek maksadıyle kalabalık halinde gelüp, hususa yemek yediğimizi görmeğipek isterler idi. "Filan kimesnenin kızı veya filânın karısıdır; yemek yidiginüze bakmağa izninizi rica eder" deyu haberler gelüp kimini def` edemeyüp nâçar ruhsat verirdik.
Perhizleri vaktine rastladığı için kendileri yemek yemeyüp sofranın etrafını çevirüp seyrederlerdi. Hatırları için sabrederdik. Anlar ise yemek seyretmeyi âdet edinmişler. Faraza kralın yemek yediğini seyretmek isteyen, varup seyretmesine izin alır, âdetleri böyle imiş. Daha garip olanı bu ki, kral yatağında nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir, seyrü temâşâ ederler imiş. Bu yüzden bize dahi bu türlü tekliflerde bulunarak ağırlık verirlerdi. s. 33

- Kralın yanına vardıkda temennâ suretinde elimizi başımıza koyup sonra Nâme-i Hümâyun'u alup: "Şevketlû ve azametlû ve heybetlû ve salabetlû ve mehabetlû İslam Padişahı velinimetim efendim Sultan Ahmet Han İbni Sultan Mehmet Han Hazretleri'nin Nâme-i Hümâyûn-ı Şevketmakrûnlarıdır" dedik.
Kral çocuk olmağla veziri saygı ile elimizden alup Kralın yanında bulunan üzeri sırmalı yaygı ile örtülü iskemlenin üzerine koydu. Sonra Sahib-i Devlet Hazretleri'nin nâmesini alup: "Bu dahi devletlû ve saadetlû vezir-i âzam ve dâmad-ı muhterem İbrahim Paşa Hazretleri'nin nâme-i âlileridir" dedikde yine veziri elimizden alup Nâme-i Hümâyûn'un yanına, ol mahut iskemlenin üzerine koydu. s. 37

- Vasinin dahi, merasim gereğince kendisiyle elçileri buluşturucu entüredüktörü var imiş. Gelüp: "Vasi yarın sizi davet eder. İnşaallahutealâ sbah hintov ile gelür, sizi alırım. Lâkin halkımız sizi seyretmeye gayet heveslidir. Atınıza binseniz hepimizi memnun etmiş olurdunuz. Zira bizim mamleketimize bu yakın zamanda Osmanlı'dan, elçi efendimizden başkasının geldiği olmamıştır. Halkımız Osmanlılar nice kişilerdir deyû efendimizi görmekten hazzederler. Efendimiz dahi halkımızı seyir ve temâşâ idersiz" dedi. s. 39

- Bu esnada kralın akrabası olan karılar ve sair kibar karıları hintovlarından çıkup erkek elbiseleriyle ve elmaslar içinde atlara binüp kırıtarak silâhşorluğa başladılar. s. 40

- Karılar dahi evvelki gibi, erkek elbiseleriyle atlara binüp kâkül perişan oldular. s. 43 (56 nolu dipnot: Saçları darmadağın oldu demek istiyor.)

- Merşal; "Kralımızın güzelliğine ne dersiz?" diye sual eyledi. "Maşallah" dedik. "Henüz onbir yaşında, dört aylıktır. Şimdi bu boyu bosu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın?" deyu kralı tutup arkasın çevirdi. Biz dahi saçlarına yapışıp ohşadık. "Yürüyüşü dahi güzeldir. Şöyle yürüyünüz, görsünler!" dedi. Kral dahi Divanhane oratsına değin yürüyüp yine avdet eyledi. "Daha süratli hareket eyle, koştuğunuzu dahi görsünler!" dedi. Kral dahi tekrar koşarak Divanhane ortasına varıncaya kadar seğirtip avdet eyledi. Merşal: "Beğendiniz mi?" deyu sual eyledi. Biz dahi: Bârekallah" deyu cevab eyledik. s. 48

- Paris şehrine mahsus bir oyun var imiş. Opâre derler imiş. Acaip san'atler gösterirmiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar, vasi dahi ekseriya varır, kral bile ara sıra gelir imiş. Birgün bizi Vasi Merşal davet eyledi. Anı seyre gidecek olduk. Vasinin sarayına bitişik bir yere vardık. Ol saray mahsus Opâre için yapılmış. Rütbesine göre herkesin mahsus oturacak yerleri var. s. 52

- Evvelâ bir havuza geldik. Etrahı ulu ağaçlarla çevrili idi. Havuzun ortasında bir fıskıyesi mızraktan kalın su fışkırtır, sular o ulu ağaçlardan bir iki adam boyu yukarı sıçrardı. Sual eyledim: Yüz elli kademe fırlarmış. Bizim kadem ile üç kadem bir zira`dır ki elli zira` fırlamış olur. Ol kadar su zerreleri etrafa saçılırdı ki güneş havuz üzerinde parlamakla gökkuşağı şeklini müşahede eyledik. Bu fıskıyenin bütün diyarda benzeri yoktur diye haber verdiler. s. 59

- Acaip mahlûklar temâşâ eyledik. Ve ol köşkten hayvanlar olan mahalle değin meydanı delüp kaldırım taşı aralarına küçük fıskıyeler komuşlar. Bir yığın halk toplanup pencerelerden hayvanları seyir ile meşgul iken suyu koyuverüp fışkırtmaya başlayınca halkınbirbirine girüp bağırışmalarını seyir ve temâşâ iderler imiş. Hattâ bizler dahi nezaketle, beraberimizde olan adamları "Kuşhaneleri seyredin!" deyuavluya attırdık. Suyu açdırmamız azîm seyir ve temâşâya sebep oldu. s. 65-66

- Bu güzel bahçeyi seyir ve temâşâ eyledikde "Dünya müminlerin hapishanesi, kafirlerin cennetidir" sözündeki latif nükte aşikâre oldu. s. 66

- Öyle bir hal müşahede olunur ki, anlatmak ve yazmak mümkin olmaz. s. 68