20 Temmuz 2011 Çarşamba

Büyük Satranç Tahtası/ Zbigniew Brzezinski-3

BÖLÜM 5: AVRASYA BALKANLARI

- Avrupa’da “Balkanlar” kelimesi etnik çatışmalar ve bölgesel büyük güç rekabetini çağrıştırır. Avrasya’nın da kendi “Balkanları” vardır. Ama Avrasya’nın Balkanları çok daha geniştir, çok daha büyük bir nüfusa sahiptir ve hatta dini ve etnik kimlik açısından çok daha çeşitlidir. ... küresel istikrarsızlığın bulunduğu büyük coğrafi dikdörtgenin merkezinde bulunur. Bu dikdörtgen Güneydoğu Avrupa, Orta Asya ve Güney Asya’nın bir kısmını, Basra Körfezi ve Ortadoğu’yu kapsar. S. 175

- Avrasya Balkanları güney Avrupa’nın bilindik eski Balkanlarına tamamen benzer. Hem siyasi varlıkları istikrarsızdır hem de her biri bölgenin egemenliği için birbiriyle zıtlaşan daha güçlü komşularının tecavüzünü cezbeder ve hatta davet ederler. “Avrasya Balkanları” ismini doğrulayan güö boşluğu ve güç emiliminin alışıldık bir birleşimidir. S. 176

- Avrasya Balkalnarı’ndaki istikrarsızlığı gittikçe ağırlaştıran ve durumu potansiyel olraka daha patlayıcı hale getiren etken ise, imparatorluk geçmişi olan, bölgede kültürel, dinsel ve ekonomik çıkarları olan komşu iki ulus-devletin, Türkiye ve İran’ın jeopolitik yönelim açısından değişken ve içte potansiyel olarak hassas olmalarıdır. Bu iki devlet istikrarsızlaştığında, denetimden çıkan etnik ve toprak anlaşmazlığı kökenli çatışmalar ve bölgedeki hassas güç dengelerinin halihazırda bozuk olduğu hesaba katılırsa, tüm bölgenin yoğun karmaşaya sürüklenmesi oldukça mümkündür. Bu yüzden Türkiye ve İran sadece önemli jeostratejik oyuncular değildir. Aynı zamanda birer jeopolitik eksendirler. İç durumları bölgenin kaderi için hayati önem arz etmektedir. Her ikisi de güçlübölgesel tutkuları ve tarihi değerlilik duygusuna sahip olan orta seviyeli güçlerdir. Ancak her iki devletin de gelecekteki jeopolitik yönelimleri ve hatta ulusal birliği belirsizdir. S. 187-188

- Avrupa’nın gelenksel Balkanları üç yayılmacı rakip arasında başa baş bir mücadeleye sahne oldu. Bu rakipler Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu’ydu. Ayrıca bu rekabette bu üç imparatorluktan belli birrinin başarısıyla Avrupa’daki çıkarları olumsuz etkilenecek üç dolaylı katılımcı vardı. Almanya Rus iktidarından korkuyordu, Fransa Avusturya-Macaristan’a karşıydı ve Büyük Britanya diğerlerindense zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nun Boğazları kontrol etmesini tercih ediyordu. Bu güçler XIX. yüzyıl boyunca, herhangi birinin hayati çıkarlarına zarar vermeden Balkan çatışmalarını sürdürmeyi başardılar. Ama 1914 yılında bunu başaramadılar ve bunun hepsi için feci sonuçları oldu.
Bugün Avrasya Balkanları’nda süren mücadele de üç komşu güç arasındadır: Türkiye, Rusya, İran. Çin de ileride bunların arasına katılabilir. Bu mücadele de olan, ama uzakta duran Ukrayna, Pakistan, Hindistan ve mesafeli Amerika da göz önüne alınmalıdır. Üç temel ve doğrudan olayların içinde yer alan rakip sadece jeopolitik ve ekonomik çıkar beklentileriyle değil, güçlü tarihsel güdülerle de hareket etmektedirler. Her biri bir zamanlar siyasi ya da kültürel olarak bölgede egemen güç olmuşlardır. Her biri diğerine kuşkuyla bakmaktadır. Her ne kadar aralarında savaş olası değilse de, rekabetlerinin giderek artan olumsuz etkisi bölgesel kaosa neden olabilir. S. 190

- Bu aşamada, Çin’in rolü daha sınırlı ve hedefleri daha belirsizdir. Çin’in Batı’da Rus İmparatorluğu yerine pek çok bağımsız devleti tercih ettiğini düşünmek mantıklıdır.(...) Uzun vadede, bölgedeki enerji kaynakları Pekin’in de ilgisini çekmektedir. Moskova’nın kontrolüne maruz kalmadan bu kaynaklara ulaşmak Çin’in temel hedefi olmalıdır. Bu nedenle, Çin’in genel jeopolitik çıkarları Rusya’nın egemen rol meselesiyle çatışmakta, Türkiye ve İran’ın arzularını tamamlamaktadır. S. 193-194

- ... bu muammadaki çıkarlar, jeopolitik güç, büyük zenginliklere ulaşma, milli veya dini misyonları yerine getirme ve güvenliktir. Ancak, mücadele özellikle ulaşıma odaklanmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadar bölge Moskova’nın tekelinde kalmıştır. Bütün demiryolları, gaz ve eski boru hatları ve hatta hava ulaşımı merkezden idare edilmektedir. Rus jeopolitikacıları böyle kalmasını tercih edeceklerdir. Çünkü bilmektedirler ki bölgeye ulaşımı denetleyen veya ulaşımın hakimi olan jeopolitik ve ekonomik ödülü kazanması en muhtemel olandır. S. 195


- Şimdi Rusya bir ikilemle karşı karşıyadır: Bölgeyi dışarıya kapamak için siyasi olarak çok zayıftır, ama bölgeyi kendi başına işleyebilmek için mali olarak çok güçsüzdür. S. 197

- Artık mesele emperyalizmi yeniden inşa etmek değildir. Bu hem çok pahalıya mal olacaktır hem de aşırı bir direnişle karşılaşacaktır. Aslında mesela yeni devletleri bağımlı kılan ve Rusya’nın egemen jeopolitik ve ekonomik konumunu koruyan yeni bir ilişkiler ağı yaratmaktır. S. 198


- Moskova politikasını tanımlarken, Orta Asya’yla emperyalizm sonrası ilişkilerin, tek başlarına giderek güçsüz olan yeni devletlerin bağımsızlığını zamanla iğdiş edeceği ve onları bütünleşmiş BDT’nin komuta merkezine bağımlı kılacağı beklentisiyle yola çıkmıştır. Rusya bu hedefi gerçekleştirmek için, yeni devletleri kendilerine ait yeni ordular kurmaktan, (Kiril alfabesini Latin alfabesiyle değiştirerek) kendi ana dillerini kullanmalarından, doğrudan Arabistan veya Akdeniz’e çıkışları olan boru hatları kurmaktan vazgeçirmeye çalışmaktadır. Eğer politikası başarılı olsaydı, Rusya hem dış ilişkilerini hem de gelir dağılımını kontrol edebilirdi.
Rus sözcüler bu hedeflerine ikna etmek için, ...sık sık Avrupa Birliği örneğini kullanmaktadır. Ancak, aslında, Rusya’nın Orta Asya devletlerine ve Kafkasya’ya yönelik politikası daha ziyade Frankopan Afrika topluluğuna benzemektedir. Fransız askeri birlikleri ve ödenekleri Fransızca konuşan sömürgecilik sonrası Afrika devletlerinde siyaseti ve politikaları belirlemektedir. S. 198-199

- Ne Türkiye ne de İran, Rusya’nın bölgede etkili olmasını önleyecek araçlara sahiptir. Ama Türkiye ve kısmen İran yeni devletlerin, eskiden efendileri olan kuzeydeki komşularına direnme kapasitelerini birleştirmelerine destek olmuşlardır. Bu da muhtemelen bölgenin jeopolitik geleceğinin önünü açık tutmaktadır. S. 205

- Amerika açısından jeopolitik sonuçlar bellidir. Amerika Avrasya’nın bu kısmında egemen olmak için çok uzak mesafededir. Ama dışında kalamayacak kadar da güçlüdür. Bölgedeki bütün devletler mevcudiyetlerini sürdürmek için Amerika’nın dahil olmasını gerekli görmektedir. Rusya bölgede yeniden emperyalist egemenlik kazanmak ya da diğerlerini bölgeden çıkarmak için çok zayıftır. Tükiye ve İran etkili olacak kadar güçlüdür. Ama kendi iç hassasiyetleri, bölgenin, kuzeyden ve çatışmalardan kaynaklanacak meselelerle baş edemeyecek hale gelmesine yol açabilir. Çin, Rusya veya Orta Asya devletlerinden korkmayacak kadar güçlüdür. Mevcudiyeti ve dinamizmi Orta Asya devletlerinin daha geniş küresel ulaşımını kolaylaştırmaktadır.
Bütün bunlardan çıkan sonuç, Amerika’nın temel çıkarının, bu jeopolitik alanı hiçbir gücün tek başına yönetmemesini garantiye almak ve küresel topluluğun buraya mali ve ekonomik ulaşımının engellenmemesini sağlamak olduğudur. Jeopolitik çoğulculuk ancak ve ancak, boru hatları ve ulaşım ağları bölgeyi global etkinlik merkezlerine karadan veya Akdeniz veya Arap Denizi’ne doğrudan bağladığında kalıcı bir gerçeklik haline gelecektir. Bu nedenle, bölge istikrarına zararı olduğu için, Rusya’nın ulaşımın tekelleşmesi için gösterdiği çabalara muhalefet edilmelidir. S. 206

- Türkiye’nin gelişimi ve yönlenmesi özellikle Kafkasya’daki devletlerin geleceği açısından belirleyici olacaktır. Eğer Türkiye Avrupa yolunda ilerlemeye devam ederse –ve eğer Avrupa kapılarını Tükiye’ye kapatmazsa- Kafkasya devletleri de muhtemelen Avrupa yörüngesine yönelecektir. Bu da ateşli biçimde gerçekleşmesini bekledikleri durumdur. Ancak iç veya dış nedenlerle Türkiye’nin Avrupalaşması duraksarsa, Gürcistan ve Azerbaycan’ın Rusya’nın eğilimlerini benimsemekten başka seçenekleri olmayacaktır. Böyle bir noktada gelecekleri, iyi ya da kötü, Rusya’nın genişleyen Avrupa’yla ilişkilerinin bir fonksiyonu haline gelecektir. S. 208

- Sonuç olarak, Orta Asya’nın geleceği karmaşık durumlar bütünü tarafından belirlenecektir. Devletlerin kaderi, Rusya, Türkiye, İran ve Çin’in çıkarlarının karmaşık oyunu ile belirlenecek, Rusya’nın yeni devletlerin bağımsızlığına gösterdiği saygıya bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya’ya karşı tavırları da belirleyici olacaktır. Oyunun gerçeği oyundaki herhangi bir jeopolitik oyuncunun tekeline ya da emperyalizmi anlamlı bir hedef olarak belirlemesine izin vermemektedir. Temel seçenek, daha zitade hassas bölgesel denge veya etnik çatışmalar, siyasi bölünme ve hatta muhtemelen Rusya’nın güney sınırlarında aleni düşmanlık olacaktır. S. 209

BÖLÜM 6: UZAKDOĞU ÇAPASI

- Denizci Japonlarla yakın ilişki Amerika’nın küresel politikası için gereklidir. Ama karasal Çin’le yakın işbirlikçi ilişki Amerika’nın Avrasya jeostratejisi için bir zorunluluktur. Bu gerçeğin anlamlarına göğüs germek gerekir. Çünkü Uzakdoğu’daki üç temel gücün, Amerika, Çin ve Japonya’nın sürmekte olan etkileşimi potansiyel olarak tehlikeli, çözümü zor bir tsorun yaratmaktadır. Bu sorunun, jeopolitik olan tektonik değişimler yaratacağı neredeyse kesindir. S. 211

- ... tahmin edilebilir gelecekte temel iki önemli –ve birbiriyle doğrudan etkileşimli- jeopolitik konu Amerika’nın Avrasya’nın Uzakdoğusu’ndaki rolünü belirleyecektir:
1. Çin’in potansiyel bölgedeki baskın güç olarak ortaya çıkışı ve küresel güç statüsü için artan arzusunun uygulamadaki tanımı ve kabul edilebilir ölçüsü –Amerika’nın bakış açısından- nedir?
2. Japonya kendisine küresel güç rolü tanımlamaya çalışırken, Amerikan himayesindeki bir ülke olarak kaçınılmaz olarak daha az teslimiyet içerisinde olmasının bölgedeki sonuçlarıyla Amerika nasıl baş edecektir? S. 212-213

- Ancak Asya, dünyanın ekonomik çekim merkezi olmanın yanı sıra, potansiyel olarak siyasi volkandır. Avrupa’yı ekonomik kalkınmada geçmesine rağmen Asya bölgesel siyasi gelişmede yetersizdir. Avrupa’nın siyasi çevresine hakim olan ve geleneksel toprak, etnik ve ulusal çatışmalarını azaltan ve soğuran işbirlikçi, çok yönlü yapılardan yoksundur. Asya’da Avrupa Birliği veya NATO benzeri hiçbir yapı yoktur. Bölgesel üç ortaklık da, ASEAN(Güneydoğu Asya Uluslar Topluluğu), ARF(Asya Bölgesel Forumu), ASEAN(Siyasal Güvenlik Diyalog Platformu) ve APEC(Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği), Avrupa’yı birleştiren çok yönlü ve bölgesel işbirliği bağlarının birazını bile içermez. S. 214

- Bu nedenle Çin 1474’te verdiği kararı tekrar verip, günümüzde Kuzey Kore’nin yaptığı gibi kendisini dünyadan izole etmezse demokratikleşmekten sonsuza kadar kaçınılamaz. Bunu yapmak için, Amerika’da okuyan yetmiş binden fazla öğrencisini geri çağırmalı, yabancı işadamlarını sınır dışı etmeli, bilgisayarlarını kapatmalı, milyonlarca Çinlinin evinden uydu antenlerini sökmelidir. Bu “Kültürel Devrim”e benzer bir çılgınlık olurdu. Belki kısa bir süre, güç için ülke içi bir mücadele bağlamında, iktidardaki giderek zayıflayan Komünist Parti’nin bir kanadı Kuzey Kore’yi taklit etmeye girişebilir. Ancak bu kısa bir serüvenden fazlası olamaz. Ekonomik durgunluk yaratır ve ardından siyasi patlamaya yol açar. S. 224

- Japonya’nın Avrasya’nın Uzakdoğusu’ndaki ve Almanya’nın Avrasya’nın Uzakbatısı’ndaki konumu arasında yüzeysel bir benzerlik vardır. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel baş müttefikidir. Gerçekten de Avrupa ve Asya’daki Amerikan gücü, doğrudan bu iki ülkeyle yakın ittifaklardan kaynaklanmaktadır. Her ikisi de saygın askeri kurumlara sahiptirler. Ama her ikisi de bu açıdan bağımsız değillerdir. Almanya NATO’yla askeri bütünleşmeyle sınırlanmıştır. Japonya ise (Amerikan tasarımı da olsa) kendi anayasası ve ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması’yla sınırlanmıştır. Her ikisi de ticari ve mali açıdan olağanüstü güce sahiptir, bölgesel olarak belirleyicidir ve küresel ölçekte de üstündür. Her ikisi de yarı küresel güç olarak sınıflandırılabilir ve kendilerine BM Güvenlik Konseyi’nde kalıcı yer verilerek resmen tanınma taleplerinin devamlı reddedilmesi nedeniyle huzursuzdurlar. S. 241

- Japonya’nın Almanya’nın Fransası’na denk düşecek gerçek ve aşağı yukarı eşit bir bölgesel ortağı yoktur. S .242

- Rusya jeopolitik olarak marjinalleşmişken ve tarihi olarak hor görülürken, Amerika’yla bağlantının Japonya’nın ana yaşam bağı olduğuna dair temel anlaşmanın alternatifi yoktur. Bu bağ olmaksızın, Japonya ne kendisine düzenli petrol tedarikini sağlayabilir ne de kendisini Çin(ve belki de yakında Kore) nükleer bombalarından koruyabilir. Tek gerçek politika konusu, Amerika bağlantısını, Japon çıkarlarını geliştirmek amacıyla nasıl kullanmak gerektiğidir. S. 252-253

- Amerika ile beraber Çin’ekarşı durmak ya da Amerika olmaksızın Çin’le ittifak yapmak.
Japonya için bu temel ikilem tarihsel bir zorunluluğu da içerir: Egemen bölgesel güç olmak gerçekleşebilir bir hedef olmadığından ve bölgesel bir temel olmaksızın gerçekten kapsamlı bir küresel güç olmayı başarmak gerçekçi olmayacağından, Japonya’nın küresel önder statüsünü elde etmesi için en iyi yol dünya çapında barışı koruması ve ekonomik gelişmedir. S. 253

- Japon enerjisinin uluslararası doğrultuya ve Çin’in gücünü bölgesel uyuma nasıl yönlendireceği.
Amerika sadece bu şekilde, Avrasya’nın doğu anakarasında, Avraya’nın batı anakarasında Avrupa’nın rolünün uygun eşdeğerini, yani ortak çıkarlar temelinde bölgesel güç yapısını oluşturabilir. Ne var ki Avrupa’nın tersine doğu anakarada demokratik bir direnek noktası yakın bir gelecekte ortaya çıkmayacaktır. Bunun yerine, Uzakdoğu’da Japonya’yla yeniden yönlendirilmiş ittifak, bölgede egemen Çin’le Amerika’nın uyumunun temeli de olmalıdır. S. 254

- Öyle görünmesine rağmen, Çin’in gerçekte büyük stratejik seçenekleri yoktur. Çin’in süregelen ekonomik başarısı ağırlıklı olarak Batı sermayesi ile teknolojisinin akışına ve yabancı pazarlara girişine bağlıdır. Bu da Çin’in seçeneklerini ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. S. 255

SONUÇ

- Amerika’nın küresel üstünlüğü, genişliği ve nitelikleri açısından benzersizdir. Amerikan demokratik sisteminin birçok özelliğini yansıtan yeni tarz bir hegemonyadır; çoğulcu, geçirgen ve esnektir. Bir yüzyıldan az bir süre içinde elde edilen bu hegemonyanın birincil jeopolitik ortaya konuşu, küresel güç için yarışan daha önceki tüm yarışçıların çıkış noktası olan Avrasya’da öngörülmemiş rolü ile olmuştur. Amerika şimdi Avrasya’nın başhakemidir. Önemli hiçbir Avrasya sorunu Amerika’nın katılımı olmaksızın ya da Amerika’nın çıkarlarının tersine çözülemez. S. 265-266

- Amerika’nın kasıtlı ya da isteğiyle vazgeçmesinin dışında, küresel liderliğinin görünür gelecekteki tek gerçek alternatifi uluslararası anarşidir. Bu açıdan, Başkan Clinton’un dediği gibi, Amerika’nın dünyanın “vazgeçilmez ulusu” olduğunu iddia etmek doğrudur. S. 266-267

- Uzun vadede küresel politikalar hegemonyacı gücün tek bir devletin elinde toplanmasına giderek daha az uygun olmaktadır. Bu yüzden Amerika yalnızca ilk ve de tek gerçek küresel süpergüç değil, muhtemelen son süpergüçtür. S. 285

19 Temmuz 2011 Salı

Büyük Satranç Tahtası/ Zbigniew Brzezinski-2

BÖLÜM 2: AVRASYA SATRANÇ TAHTASI

- Amerika için en önemli jeopolitik ödül Avrasya'dır. Bu bin yılın yarısı boyunca dünya meseleleri Avrasyalı güçlerce, bölgesel güç için birbiriyle mücadele eden ve küresel güce erişmeye çalışan bu insanlarca belirlendi. Artık, Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya'daki üstün güçtür ve Amerika'nın küresel üstünlüğü doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hâkimiyetinin ne kadar süre ve ne kadar etkili sürdürüldüğüne bağlıdır.
Açıktır ki bu durum geçicidir. Ama süresi ve ardından ne geleceği sadece Amerika'nın iyiliği için değil, uluslararası barış için de hayati önem taşımaktadır. İlk ve tek küresel gücün aniden ortaya çıkışı, (ister Amerika'nın dünyadan geri çekilişi, ,ster başarılı bir rakibin ortaya çıkışıyla olsun) üstünlüğünün aynı hızla son bulması, beraberinde güçlü uluslararası istikrarsızlıklar üretmesi durumunu da getirecektir. Sonuçta bu küresel anarşiye yol verecektir. s.51

- “ABD'nin üstün olmadığı bir dünya, Amerika'nın uluslararası ilişkileri şekillendirmede diğer ülkelerden daha fazla etki sahibi olmaya devam ettiği bir dünyaya göre, daha fazla şiddet ve düzensizlik içeren, daha az demokratik ve ekonomik büyümenin daha yavaş olduğu bir dünya olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri'nin kalıcı uluslararası üstünlüğü, Amerikalıların refahı ve güvenliği, özgürlüğün, demokrasinin, açık ekonomik sistemin ve uluslararası düzenin geleceği için temeldir.” Samuel P. Huntington, “Why İnternational Primacy Matters”, İnternational Security (Bahar 1993): 83'ten aktaran s. 52

- Bu nedenle Avrasya, üstünde küresel üstünlük mücadelesinin sürdürülebileceği satranç tahtasıdır. Her ne kadar jeostrateji, yani jeopolitik çıkarların stratejik yönetimi, satrançla kıyaslanabilirse de oldukça oval olan Avrasya satranç tahtasında, her biri farklı güçlere sahip sadece iki değil, pek çok oyuncu bulunmaktadır. Esas oyuncular satranç tahtasının batısında, doğusunda, ortasında ve güneyinde yer almışlardır. Satranç tahtasının hem batı hem doğu uçları yoğun nüfuslu bölgeleri kapsar; buralarda çeşitli güçlü devletler nispeten kalabalık alanlarda örgütlenmişlerdir. Avrasya'nın küçük batı bölgesinde, Amerikan gücü doğrudan konuşlanmıştır. Uzakdoğu, giderek güçlenen ve devasa bir nüfusu yöneten bağımsız bir oyuncunun mekânıdır. Uzakdoğu yakınlarındaki adalarda sınırlandırılmış enerjik rakibin bölgesiyle, küçük bir Uzakdoğu yarımadasının yarısı, Amerikan gücü için tünek sağlamaktadır. s. 53


- Eğer orta alan (Amerika'nın üstünlük sağladığı) batının giderek genişleyen yörüngesine çekilebilir, güney bölgesi tek bir oyuncunun hâkimiyetine tabi olmaz ve doğu, Amerika'yı deniz üslerinden çıkartacak şekilde birleşmezse, Amerika'nın egemen olduğunu söylenebilir. Fakat orta alan batıyı reddeder ve iddialı, tek ve bağımsız bir mevcudiyet olursa ve güneyi kontrol eder ya da doğulu esas oyuncularla bir ittifak kurarsa, o zaman Amerika'nın Avrasya'daki üstünlüğü bariz biçimde azalır. Aynı durum, iki büyük Doğulu oyuncunun bir şekilde birleşmelerinde de söz konusu olabilir. Son olarak, Amerika'nın Batılı ortakları tarafından batı bölgesindeki tüneklerinden çıkarılması (bu, muhtemelen batı ucunun sonunda orta alanda yeniden ortaya çıkan bir oyuncunun egemenliği altına girmesi ile olsun olmasın), kesinlikle Amerika'nın Avrasya satranç tahtasındaki oyuna katılımının sona erdiği anlamına gelir. s. 56-57

- Amerika'nın küresel hegemonyasının etkinlik alanı kuşkusuz büyüktür; ama iç ve dış sınırlamalar nedeniyle derinliği azdır. s. 57

- ... Amerika, kendi yurdunda, yurtdışında despot olamayacak kadar demokratiktir. Bu, Amerika'nın gücünün ve özellikle de askeri caydırıcılık yeteneğinin kullanımını sınırlamaktadır. Daha önce hiçbir halkçı demokrasi uluslararası üstünlük kazanmamıştır. Fakat güç arayışı, Amerikan halkının ülke içindeki huzuruna ani bir tehdidin (ya da meydan okumanın) belirmesi dışında, halkın tutkularını yönlendiren bir amaç değildir. Güç arayışında gerekli olan ekonomik fedakârlık, yani savunma harcamaları ve insani fedakârlık, hatta profesyonel askerlerin ölümü ve yaralanmaları bile, demokratik içgüdülerle uyuşmaz. Demokrasi yayılmacı seferberliğe karşıdır. s. 57-58

- Amerikan liderliğinin karşı karşıya kaldığı ikilemleri daha da içinden çıkılmaz bir hale getiren, küresel ortamın karakterindeki değişimdir: Gücün doğrudan kullanımı geçmişe oranla daha zor gözükmektedir. Nükleer silahlar savaşın bir siyaset aracı, hatta tehdit unsuru olarak kullanımını önemli oranda azaltmıştır. Uluslar arasında artan ekonomik bağımlılık, ekonomik şantajın siyasi kullanımını daha az gerekli kılmaktadır. Böylece manevra, diplomasi, koalisyon kurma, ortak-seçim, ve siyasi becerilerin temkinli konuşlanması, Avrasya satranç tahtasında jeostratejik gücün başarıyla uygulanmasının temel bileşenleri haline gelmiştir. s. 58-59

- İmparatorluklar da, yayılmacı egemenlik sisteminde kilit ya da kritik alanların, Cebelitarık ya da Süveyş Kanalı veya Singapur gibi hayati coğrafi noktaların planlı olarak ele geçirilmesi ve muhafazası yoluyla kurulmuştur. s. 59

- Avrasyalı bir güç olmayan Amerika Birleşik Devletleri, Avrasya Kıtası'nın üç çevre bölgesinde doğrudan doğruya konuşlandırdığı güçlerle ve Avrasya iç bölgesindeki devletler üzerindeki güçlü etkisiyle şu anda uluslararası üstünlüğe sahiptir. Ancak, Amerika'ya potansiyel bir rakip, yerkürenin en önemli oyun alanı olan Avrasya'dan çıkabilir. Bu nedenle, Amerika'nın Avrasya'daki jeopolitik çıkarlarının uzun vadeli yönetimi için Amerikan jeostratejisinin oluşturulmasında çıkış noktası, ana oyuncular üzerinde odaklanma ve arazinin doğru değerlendirilmesi olmalıdır.
Bunun için iki temel adım gereklidir:
- İlki; uluslararası güç dağılımında potansiyel olarak önemli bir kaymaya neden olabilecek güce sahip, jeostratejik olarak dinamik Avrasya devletlerini tespit etmek ve bunların siyasal seçkinlerinin merkezi dış amaçlarıyla, bunlara ulaşma arayışlarının olası sonuçlarını deşifre etmek; konumları veya varlıkları, daha aktif jeostratejik oyuncular ya da bölgesel koşullar üzerinde hızlandırıcı etkilere sahip olan, jeopolitik olarak önemli Avrasya devletlerini saptamak;
- İkincisi; yaşamsal ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere, yukarıdakileri devre dışı bırakmak, birlikte karar vermek veya kontrol etmek amacıyla belirli ABD politikaları geliştirmek, daha özel ABD politikaları arasında küresel ölçekte bağlantı kuracak daha kapsamlı bir jeostratejiyi kavramsallaştırmak.
Kısacası, Amerika Birleşik Devletleri için Avrasya stratejisi (Amerika'nın eşsiz küresel gücünün kısa vadeli korunması ve bunun uzun vadede kurumsallaştırılmış küresel bir işbirliğine dönüştürülmesi şeklinde, iki Amerikan çıkarını koruyarak), jeostratejik açıdan dinamik devletlerin amaca yönelik yönetimini ve jeopolitik olarak katalizör devletlerin dikkatle el altında tutulmasını içerir. Eski imparatorlukların acımasız çağlarını çağrıştıran bir terminolojiyle söylemek gerekirse, yayılmacı jeostratejilerin üç büyük ön koşulu, gizli anlaşmaları önlemek, güdümlü devletlerin güvenlik açısından bağımlılıklarını devam ettirmek, tebaaları itaatkâr kılmak, koruma altında tutmak ve barbarların bir araya gelmesini önlemektir. s. 62-63

- Etkin jeostratejik oyuncular, mevcut jeopolititk ilişkilerin durumunu, Amerika’nın çıkarlarını etkileyecek derecede değiştirmek amacıyla sınırları ötesinde güç uygulama ya da etkide bulunma yeteneğine ve ulusal iradeye sahip olan devletlerdir. Bunlar jeopolitik olarak değişken olma potansiyeline veya karakterine sahiptirler. Ulusal azamet, ideolojik tatmin, dinsel kurtarıcılık ya da ekonomik büyüme arayışı sebebiyle bazı devletler bölgesel egemenlik ya da küresel itibar peşinde koşmaktadırlar. Bunlar derinlere kök salmış karmaşık motivasyonlarla hareket ederler. (...)Böylece Amerika’nın gücünü tartar, çıkarlarının Amerika’yla ne ölçüde çakıştığını ya da çatıştığını belirler ve daha sınırlı olan kendi Avrasya hedeflerini Amerikan politikalarıyla bazen uyuşarak, bazen de zıt düşerek oluştururlar. S. 64

- Mevcut küresel koşullarda, Avrasya’nın yeni jeopolitik haritasında kilit önemdeki en az beş jeostratejik oyuncu ile (son ikisi kısmen oyuncu olarak nitelendirilebilecek) beş jeopolitik eksen belirlenebilir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin oyunculardır; öte yandan, İngiltere, Japonya ve Endonezya çok önemli ülkeler olmakla birlikte bu şekilde nitelendirilemezler. Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran kritik olarak önemli joepolitik eksen rolünü oynarken, Türkiye ve İran’ın her ikisi de bir ölçüde, daha sınırlı kapasiteleri dahilinde aynı zamanda jeostratejik olarak da etkindirler. S. 65


- Avrupa Komisyonu’ndaki eski İngiliz üst düzey yetkililerinden olan Sir Roy Denman anılarında, 1955’te Avrupa Birliği’nin kurulmasının görüşüldüğü Messina’daki konferansta bile, resmi İngiliz sözcüsünün Avrupa’nın mimarı olmak için toplanmış kişilere açıkça şunları savunduğunu yazmaktadır:
“üzerinde tartıştığınız, ileride yapılacak bu anlaşmanın üzerinde fikir birliğine varılmasına ihtimal yoktur; fikir birliğine varılsa bile, uygulanma ihtimali yoktur. Ve uygulansa bile, İngiltere için hiçbir şekilde kabulü mümkün değildir... au revoir et bonne chance.” S. 67

- Dünyadaki en üst ekonomik güçlerden biri olarak Japonya açıkça birinci sınıf siyasi güç uygulama potansiyeline sahiptir. Ancak bunu uygulamamaktadır. Bölgesel hakimiyetten özenle kaçınmakta ve Amerika’nın koruması altında çalışmayı tercih etmektedir. Avrupa örneğindeki Büyük Britanya gibi, Japonya Asya karasının siyasetiyle ilgilenmemeyi tercih etmektedir. Bunun nedenlerinden biri, bölgesel üstünlük konusunda Japonların siyasi rol üstlenmesine karşı pek çok Asyalının devam eden düşmanlığıdır. S. 70

BÖLÜM 3: DEMOKRATİK DİRENEK NOKTASI


- Ancak sorun bu anlamda gerçek Avrupalı Avrupa’nın var olmamasıdır. Bir vizyondur, kavramdır ve bir hedeftir ama halen bir gerçek değildir. Batı Avrupa halihazırda ortak pazardır, ama tek bir siyasi varlık olmaktan halen çok uzaktır. Siyasi bir Avrupa halen oluşmaktadır. Bosna’daki kriz, eğer halen ispata gereksinim duyanlar var idiyse, Avrupa’nın süregelen yokluğunun elem verici ispatı olmuştur. Acı gerçek, Batı Avrupa’nın ve giderek Orta Avrupa’nın da, eski tebaaları ve sömürgeleri hatırlatır biçimde, Amerika’nın koruması altında olduğudur. Bu ne Amerika ne de Avrupa ulusları için sağlıklı bir durumdur. S. 89-90

- Fransa Avrupa olarak yeniden dirilişi aramakta, Almanya Avrupa aracılığıyla kurtuluş istemektedir. Bu farklı motivasyonlar Fransa ve Almanya’nın Avrupa tasarımlarının özünü açıklamak ve tanımlamak için önemlidir. S. 92


- Ancak Almanya’nın birleşmesi Avrupa politikasının asıl parametrelerini de belirgin derecede değiştirmiştir. Bu, Rusya ve Fransa için eşzamanlı bir jeopolitik yenilgidir. Birleşik Almanya artık Fransa’nın küçük siyasi ortağı değildir, otomatik olarak Batı Avrupa’daki tartışmasız temel güçtür. Hatta özellikle önemli uluslararası kuruluşlara mali destekte bulunması göz önüne alınırsa, kısmen küresel bir güçtür[dipnot 7]. Bu yeni gerçeklik Fransa-Almanya ilişkilerinde karşılıklı olarak bazı hoşnutsuzluklar yaratmıştır. Çünkü Almanya artık açıkça Fransa’nın ortağı olduğu ama kayrılmadığı gelecekteki Avrupa vizyonunu ifade edebilirdi; etmekte de istekliydi. S. 98-99 [dipnot7: örneğin, tüm bitçelerin üzerinden, Almanya AB bütçesinin %28,5’ini, NATO’nun %22,8’ini, BM’nin %8,93’ünü oluşturur; buna ek olarak Dünya Bankası’nın ve EBRD(Europan Bank for Reconstruction and Development)’nin en büyük hissedarıdır.]

- Aynı zamanda, Amerika’nın Avrupa politikasını zorlamak amacıyla Rusya’yla olan genel bağlarını stratejik olarak kendi çıkarları için kullanmaya ve Almanya’nın Avrupa’daki artan üstünlüğünü dengelemek için uygun olan zamanlarda eski Fransa-İngiltere dostluk ilişkilerini canlandırmaya hazırdır. Fransa dışişleri bakanı, Ağustos 1996’da bunu neredeyse apaçık söylemiştir: “Eğer Fransa uluslararası bir rol oynamak isterse, güçlü bir Rusya’nın varlığından ve kendini büyük bir güç olarak tekrar kanıtlamasından faydalanacaktır.” Bu sözlerle Rusya dışişleri bakanının şu karşılığı vermesini teşvik etmişlerdir: “Tüm dünya liderleri içinde, Rusya ile ilişkilerinde yapıcı tavırlarda olmaya en yakın olanlar Fransızlardır”. [dipnot 8] s. 99-100 [dipnot8: 12 Ağustos 1996 tarihli Le Nouvel Observateur’dan alıntılandığı şekliyle.]


- Amerika için temel konu, Fransa-Almanya bağlantısına dayanan, varlığını sürdürebilir, ABD’ye bağlı, küresel Amerikan üstünlüğünün etkin olarak uygulanmasında çok gerekli olan katılımcı demokratik uluslararası sistemi yaygınlaştıran Avrupa’nın nasıl inşa edileceğidir. Bu nedenle, bu, Almanya ile Fransa arasında seçim yapma meselesi değildir. Fransa ya da Almanya’dan herhangi biri olmadan Avrupa olmaz.
Yukarıdaki görüşlerden üç önemli sonuç çıkar:
1.Avrupa’nın birleşmesine Amerikan katılımı, Avrupa’nın varlığını sürdürmesine engel olan iç ahlak ve amaç krizlerini dengelemek, Amerika’nın sonuçta gerçek Avrupa birliğini desteklemediği şeklindeki yaygınAvrupa kuşkusunu dağıtmak ve Avrupa’nın girişimine gerekli demokratik coşkuyu gerekli dozda aşılamak için gereklidir. Bu, Avrupa’nın, sonunda, Amerika’nın küresel ortağı olarak kabul edileceğine dair kesin taahhüdünü gerektirir.
2.Kısa vadede Fransız siyasetine karşı stratejik muhalefet ve Almanya’nın önderliği için destek haklı görülebilir. Uzun vadede, eğer sonunda gerçek Avrupa gerçekleşecekse Avrupa birliği daha özel bir siyasi ve askeri kimlik edinmek zorunda olacaktır. Bu, Atlantik ötesi kurumlarda güç dağılımına ilişkin Fransız görüşüyle, bazı noktalarda, ilerleme içeren uzlaşmaları gerektirmektedir.
3.Ne Fransa ne Almanya tek başına Avrupa’yı kuracak kadar ya da Rusya ile Avrupa’nın coğrafik alanının çerçevesinin tamamlanmasındaki belirsizliği çözecek kadar güçlüdür. Bu Avrupa’nın çerçevesi, Baltık Cumhuriyetlerinin ve Ukrayna’nın Avrupa sistemindeki nihai konumları gibi –özellikle Rusya için- hassa konularla baş edilirken, özellikle Almanlarla birlikte, enerjik, odaklı ve kararlı Amerikan katılımını gerektirir. S. 105-106

- Avrupalılar kendi başlarına bırakıldıklarında, bütün dikkatlerini kendi iç toplumsal endişelerine yöneltme riskini taşırlar. Avrupa’nın ekonomik toparlanması görünen başarısının uzun vadedeki bedelini gözlerden saklamıştır. Bu bedeller hem ekonomik hem siyasi olarak Avrupa’ya zarar vermektedir. Batı Avrupa’nın gittikçe daha çok karşı karşıya kaldığı –ama üstesinden gelemediği- siyasi yasallık ve ekonomik canlılık krizleri, paternalizm (insanların ihtiyaçlarının karşılandığı ama özgürlüklerinin kontrol edildiği sistem), korumacılık ve içedönüklüğü tercih eden dar görüşlü devlet destekli sosyal yapının yayılmasından kaynaklanmaktadır. S. 107


- NATO’nun genişlemesindeki temel nokta, bunun Avrupa’nın genişlemesiyle bağlantılı bir süreç olmasıdır. Eğer Avrupa Birliği, daha bütünleşmiş bir Alman-Fransız merkezi ile daha az bütünleşmiş dış tabakalardan oluşan, coğrafi olarak daha büyük bir toplum olacaksa ve eğer böyle bir Avrupa güvenliğini Amerika’yla devam eden ittifak üzerine kuracaksa, o zaman Avrupa’nın jeopolitik olarak en korunmasız kesimi olan Orta Avrupa, Avrupa’nın geri kalanının Atlantik ötesi ittifak yoluyla yararlandıkları güvenliği paylaşmaktan alenen dışlanamazlar. Bu konuda Amerika ve Almanya hemfikirdirler. S. 116

- Yeni bir Avrupa halen biçimlenmektedir. Bu yeni Avrupa jeopolitik olarak “Avrupa-Atlantik” bölgesinin bir parçası olarak kalacaksa, NATO’nun genişlemesi gerekir. S. 116-117

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Büyük Satranç Tahtası/ Zbigniew Brzezinski

- Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Amerika'nın küresel üstünlüğü ve bunun jeostratejik gereklilikleri, Çev: Yelda Türedi, İstanbul, İnkılâp Kitabevi, 2005, ISBN: 975-579-036-5

BÖLÜM 1: YENİ TÜR BİR HEGEMONYA
- Avrasya yaklaşık olarak beş yüz yıl önce, kıtaların siyasi olarak etkileşimde bulunmaya başlamasıyla birlikte, dünya iktidarının merkezi olmuştur. Avrasya'da yaşayan insanlar, farklı biçimlerde, farklı zamanlarda -her ne kadar bu çoğunlukla Batı Avrupa bölgesinden olsa da- dünyanın diğer bölgelerine nüfuz etmiş ve egemen olmuş, bu süreçte bu özel konuma erişen Avrasya devletlerinden her biri, dünyanın başiktidarı olma ayrıcalığının keyfini sürmüştür. s. 13

- Bazı açılardan, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişme jeopolitik uzmanlarının en sevdikleri teorinin gerçekleştirilmesini temsil ediyordu: Hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu'nda egemen olsan, dünyanın en önemli deniz kuvvetleri, (Moğol İmparatorluğu'nun kapladığı toprakları hatırlatan) Avrasya'nın merkezi topraklarında hüküm süren dünyanın en önemli kara kuvvetlerine karşı yarışıyordu. s. 21

- Her iki rakip de, kaçınılmaz zafere olan güçlü inancını desteklerken, gerekli çabaları savunan ve tarihi iyimserlikle aşılanan kendi ideolojik çağrısını dünya çapında beyan etti. Küresel egemenliği ele geçirmeyi mit eden, ama hiçbiri Avrupa'da kesin üstünlük göstermeyi başaramamış sömürgeci Avrupalıların tersine, her rakip kendi bölgesinde açıkça egemendi. Ve her biri, bir anlamda din savaşları çağını hatırlatan bir şekilde, güdümlü devletlerini ve tebaasını kendi egemenliği altında tutuşunu güçlendirmek için ideolojisini kullandı.
Küresek jeopolitik faaliyet alanları ile rekabet eden dogmaların iddia edilen evrenselliklerinin birleşimi, rekabete benzersiz bir yoğunluk katıyordu. s. 21

- Jeopolitik anlamda zıtlaşma büyük ölçüde Avrasya bölgesinde sürdü. Çin- Sovyet bloğu Avrasya'nın büyük kısmında egemendi, ama kendi bölgesini çevreleyen alanlarda hâkim değildi. Kuzey Amerika büyük Avrasya Kıtası'nın hem en batı hem en doğu kıyılarına yerleşmeyi başardı. Batı cephesinde Berlin ablukasıyla ve doğuda Kore Savaşı'yla somutlaşan bu kıtasal direnek noktaları savunması, Soğuk Savaş olarak bilinmeye başlayan durumun ilk stratejik sınavı oldu.
Soğuk Savaş'ın son aşamasında, Avrasya haritasında, güneyde, üçüncü bir savunma cephesi belirdi. Sovyetlerin Afganistan'ı işgali, Amerika'nın iki bileşenli karşılığına yol açtı: Sovyet ordusunu bozguna uğratmak amacıyla yerli Afgan direnişçilere doğrudan ABD yardımı ve Sovyet siyasi veya askeri gücünün güneyde daha ileri yayılımını önlemek amacıyla Basra Körfezi'ndeki Amerikan askeri mevcudiyetinin büyük ölçüde arttırılması. s. 22

- Bir nükleer savaş korkusu ile her iki taraf da son ana dek doğrudan bir askeri çatışmadan kaçınırken, Avrasya bloğunun tüm Avrasya üzerinde fiili olarak etkili olma çabalarının Kuzey Amerika tarafından başarıyla önlenmesi, mücadelenin sonucunun askeri olmayan yöntemlerle belirlendiği anlamına geliyordu. Siyasi canlılık, ideolojik esneklik, ekonomik dinamizm ve kültürel çekicilik belirleyici ölçütler olmuştu.
Çin- Sovyet bloğu yirmi yıldan az bir sürede dağılırken, Amerika'nın önderliğindeki koalisyon birliğini koruyordu. Bu kısmen, demokratik koalisyonun, komünist kampın hiyerarşik ve dogmatik ama aynı zamanda kırılgan doğasının tersine, çok daha esnek olmasına bağlıydı. Demokratik koalisyon resmi doktrinsel bir biçim olmaksızın paylaşılan değerleri kapsıyordu. Komünist bloksa sadece tek geçerli yorum odağı olan dogmatik Ortodoksluğu vurguluyordu. Aynı zamanda Amerika'nın başlıca güdümlü devletleri kendinden önemli ölçüde zayıftı, oysa Sovyetler Birliği Çin'e sonsuza kadar kendisinin astıymış gibi davranamazdı. s. 22-23

- Rusya ise, tam tersine, kültürel olarak, Orta Avrupalı güdümlü devletlerin pek çoğu tarafından küçümseniyordu ve doğudaki başlıca güç olan ve kendine güveni artan müttefiki Çin tarafından giderek daha fazla hor görülüyordu. Orta Avrupalılar için Rusya'nın egemenliği, felsefi ve kültürel vatanları olarak gördükleri Batı Avrupa'dan ve onun Hristiyan dini geleneklerinden yalıtım anlamına geliyordu. Daha da kötüsü, Orta Avrupalıların -genellikle haksız bir şekilde de olsa- kültürel olarak kendilerinden daha aşağıda gördükleri insanların egemenliğinde olmaları anlamına geliyordu.
Dillerinde “Rusya” sözcüğü “aç ülke” anlamına gelen Çinliler daha da kibirliydiler. Her ne kadar başlangıçta Çinliler, Moskova'nın evrensel Sovyet modeli iddialarının doğruluğunu sessizce tartıştılarsa da Çin Komünist Devrimi'ni takip eden on yıl içerisinde Moskova'nın ideolojik üstünlüğüne iddialı bir meydan okumaya giriştiler ve hatta kuzeyli barbar komşularına karşı geleneksel küçümsemelerini açıkça ifade etmeye başladılar. s. 24-25

- “İmparatorluklar doğaları gereği siyasi olarak istikrarsızdır; çünkü bağımlı birimler her zaman daima daha fazla bağımsızlığı tercih eder ve bu tür birimlerdeki muhalif seçkinler fırsat yakaladıklarında daha fazla bağımsızlık kazanmak için harekete geçer. Bu anlamda, imparatorluklar çökmez; daha ziyade dağılırlar. Bu bazen olağanüstü şekilde hızlı olursa da , genelde çok yavaş olur.” Donald Puchala, “The History of the Future of İnternational Relations”, Ethics and İnternational Affairs 8 (1994): 183'den aktaran s. 25

- Roma'nınki merkezileştirilmiş bir yönetim sistemi ve kendine yeterli tek bir ekonomiydi . Yayılmacı gücü kasten ve maksatlı olarak, karmaşık siyasi ve ekonomik örgütlenmeler ile uygulanıyordu. Başkent merkezli, stratejik olarak tasarlanmış kara ve deniz yolları sistemi, önemli bir güvenlik tehdidi durumunda, çeşitli güdümlü devletlerde ve tebaa eyaletlerde konuşlanmış olan Roma lejyonlarının hızla yerlerini değiştirmesine olanak sağlıyordu.
İmparatorluğun doruk noktasında, dışarıdaki Roma lejyonlarında konuşlandırılmış asker sayısı üç yüz binden az değildi. s. 26-27

- ...Roma'nın yayılmacı gücü önemli bir psikolojik gerçekten de kaynaklanıyordu. Civis Romanus sum, “Ben Roma vatandaşıyım”, olabilecek en iyi kendini tanımlama biçimi, gurur kaynağı ve pek çoklarınınsa emeliydi. Sonunda Roma doğumlu olmayanlara bile verilen Roma vatandaşlığının bu yüceltilmiş konumu, yayılmacı gücün misyon anlayışını haklı çıkaracak kültürel üstünlüğün ifadesiydi. Bu sadece Roma'nın hâkimiyetini yasallaştırmakla kalmıyor, üstelik kendisine tabi olanları asimile olmaya ve yayılmacı yapıya katılmaya da meylettiriyordu. Böylece yöneticiler tarafından bahşedilen ve boyun eğenler tarafından kabul edilen kültürel üstünlük yayılmacı gücü destekliyordu. s. 28

- İmparatorluk iç canlılığını ve birliğini koruyabildiği sürece, dış dünya rekabet edebilecek durumda değildi. s. 28


-(MS 220'den sonrasını kastederek) Çin'in daha sonraki tarihi, bozulma ve parçalanmaların takip ettiği yeniden birleşme ve genişleme dönemlerini içerir. Çin birkaç kez kendi kendine yeterli, yalıtılmış, örgütlü, dış rakipler tarafından tehdit edilmeyen imparatorluk sistemleri kurmayı başardı... XVIII. yüzyıla kadar Çin, bir kez daha olmak üzere, imparatorluk merkezinin güdümlü devletler ve tebaalarla çevrelendiği, bugünkü Kore, Hindiçini, Tayland, Burma ve Nepal'i içine alan tamamıyla gelişmiş bir imparatorluktu. s. 29-30

- Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi, imparatorluk, karmaşık bir maliye, ekonomi, eğitim ve güvenlik örgütlenmesiydi. Bu geniş bölge ve burada yaşayan 300 milyondan fazla kişi üzerindeki denetim, merkezi siyasal otorite şiddetle vurgulanarak, dikkate değer ölçüde etkili bir kurye sistemi ile desteklenen örgütlenme yöntemleriyle sağlanıyordu. Tüm imparatorluk Pekin merkez alınarak, her biri bir kuryenin sırasıyla bir hafta, iki hafta, üç hafta ve dört haftada erişebileceği sınırlarla belirlenmiş dört bölgeye ayrılmıştı. Profesyonel eğitim almış ve rekabete dayalı bir sistemle seçilmiş merkezi bürokrasi birliğin gücünü sağlıyordu.
Birlik, yine Roma'da olduğu gibi, güçlü biçimde hissedilen ve derine kök salmış -uyum, hiyerarşi ve disiplin vurgusuyla ve imparatorluk felsefesiyle uyuşan Konfüçyusçulukla zenginleştirilmiş- kültürel üstünlük kanısıyla destekleniyor, meşrulaştırılıyor ve korunuyordu. Kutsal bir imparatorluk olan Çin, dünyanın merkezi olarak görülüyor, çevresi ve ötesinde ise sadece barbarlar olduğu düşünülüyordu. Çinli olmak kültürlü olmak demekti ve bu nedenle dünyanın geri kalanı Çin'e riayet etmeye mecburdu. s. 30-31

- Çin sistemi kendine yeterli ve kendini devam ettirebilen, öncelikle paylaşılan etnik kimlik üzerine temellenmiş, merkezi gücün etnik yabancılara ve coğrafi çevrede yer alan tebaalara nispeten sınırlı sunulduğu bir sistemdi.
Büyük ve etkin etnik çekirdek, Çin'in periyodik olarak imparatorluğu restorasyonunu mümkün kıldı. Bu açıdan Çin, sayı olarak az ama egemen olmaya istekli insanların, çok daha büyük etnik yabancı nüfuslar üzerinde egemenliğini kabul ettirip sürdürdüğü diğer imparatorluklardan farklıydı. s. 32-33

- ... Roma'da ve Çin'de imparatorluk yapısı hem siyasi hem ekonomik olarak son derece gelişmişti ve merkezin kültürel üstünlüğünün yaygın olarak kabul görmesi önemli bir birleştirici işleve sahipti. Moğol İmparatorluğu, tam tersine, denetimi daha çok doğrudan askeri fetih ve ardından yerel koşullara uyum sağlayarak, hatta asimilasyonla sağladı.
Moğol İmparatorluğu'nun gücü büyük oranda askeri etkinliğe dayanıyordu . Askeri kuvvetlerin tam vaktinde toplanma ve hızlı hareket etme kapasitesi ve bu kapasiteyle birleştirilen üstün askeri taktiklerin zekice ve acımasızca uygulanması ile sağlanan Moğol gücü, ne Moğol yönetimi için organize bir ekonomik ve mali sistem gerektiriyordu, ne de Moğol otoritesinin kültürel üstünlük iddiasından beslenmesi gerekiyordu. Moğol yöneticiler kendini tekrar tekrar üretebilen yönetici sınıfı oluşturabilmek için sayıca çok azdılar ve her durumda tanımlanmış ve kendinin bilincinde olan kültürel ve hatta etnik üstünlük duygusunun yokluğu imparatorluk seçkinlerini gerekli olan öznel güvenden yoksun bırakıyordu.
Aslında Moğol yöneticiler, fethettikleri halkların kültürel olarak kendilerinden daha üst düzeyde olanlarının aşamalı asimilasyonuna oldukça yatkın olduklarını gösterdiler. Nitekim, Cengiz Han'ın torunlarından biri, Büyük Hun İmparatorluğu'nun Çin bölümünün imparatoru, Konfüçyüsçülüğün ateşli bir yayıcısı oldu, bir diğeri Pers sultanı olarak mevkisinin izin verdiği ölçüde adanmış bir Müslüman oldu ve bir üçüncüsü Orta Asya'nın kültürel olarak Pers hükümdarı oldu.
Etkin bir siyasi kültürün olmaması sebebiyle yöneticilerin yönetilenler tarafından asimile edilmesi ve, imparatorluğu kuran büyük hanın yerine kimin geçeceği sorununun çözülememesi imparatorluğun sonunda yok olmasına sebep oldu. Moğol bölgesi tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyümüştü; imparatorluğu kendine yeterli parçalara bölerek sorunu çözme girişimi daha da hızlı bölgesel asimilasyona yol açtı ve imparatorluğun dağılmasını hızlandırdı. Dünyanın en büyük karasal imparatorluğu, 1206- 1405 yılları arasında iki yüz yıl hüküm sürdükten sonra, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. s. 34-35

- Ancak, Batı Avrupa egemenliği, küresel gücün Batı Avrupa tarafından ele geçirilmesi ile eşdeğer değildi. Temel gerçek, Avrupa'nın medeni küresel üstünlüğü ve parçalanmış Avrupa'nın kıtasal gücüydü. Moğollar ve daha sonra Rus İmparatorluğu'nun Avrasya'nın merkezi topraklarını fethetmelerinden farklı olarak, Avrupa'nın denizaşırı yayılmacılığı aralıksız okyanus ötesi keşifler ve deniz ticaretinin büyümesiyle elde edilmişti .ancak bu süreç lider Avrupa devletleri arasında sadece denizaşırı bölgelerde değil Avrupa'da da egemenlik kazanabilmek için sürekli mücadeleyi içeriyordu. Bunun jeopolitik sonucu Avrupa'nın küresel egemenliğinin herhangi bir Avrupa gücünün Avrupa'daki egemenliğinden kaynaklanmadığı olgusuydu. s. 37

- Denizaşırı İngiliz İmparatorluğu başlangıçta keşif, ticaret ve fetih birleşimi ile elde edilmişti. Ama Romalı ve Çinli selefleri veya Fransız ve İspanyol rakipleri gibi, kalıcılığının gücü İngiltere'nin kültürel üstünlüğünün algılanışından kaynaklanıyordu. Bu üstünlük sadece imparatorluğun yönetici sınıfının öznel kibri değildi, İngiliz olmayan tebaa da bu görüşü paylaşıyordu. ... Başarıyla uygulanan ve sessizce kabul edilen kültürel üstünlük, imparatorluk merkezinin iktidarını devam ettirmek için büyük askeri kuvvetlere gereksinimi azaltma etkisine sahipti. 1914'e kadar, sadece birkaç bin İngiliz askeri personeli ve memuru yaklaşık 28 milyon metre kareyi ve İngiliz olmayan 400 milyon kişiyi kontrol ediyordu. s. 40-41


- Kısaca, Roma nüfuzunu büyük ölçüde üstün askeri örgütlenmeyle ve kültürel çekicilikle sağlıyordu. Çin, paylaşılan etnik kimliğe dayalı imparatorluğunu yönetmek için ağırlıklı olarak hızlı ve verimli bürokrasiye güveniyor ve onu ileri derecede gelişmiş üstünlük duygusuyla destekliyordu. Moğol İmparatorluğu, yönetiminin temellerinde, fetih için gelişmiş askeri taktikleri ve asimilasyona eğilimi birleştirmişti. İngilizler (İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar gibi), bayrakları ticaretlerinin ardından gittiği için üstünlük kazandılar, hâkimiyetleri de aynı şekilde üstün askeri örgütlenme ve kültürel güvenle desteklendi. Ama bu imparatorlukların hiçbiri küresel değildi. Büyük Britanya bile tam anlamıyla küresel bir güç değildi. Avrupa'yı kontrol etmedi, sadece dengeledi. İstikrarlı bir Avrupa İngiltere'nin Uluslar arası üstünlüğü için son derece önemliydi ve Avrupa'nın kendini yıkması, kaçınılmaz olarak İngiliz üstünlüğünün sonunu belirledi. s. 41

- Amerika Birleşik Devletleri tüm dünya denizleri ve okyanuslarına hâkim olmakla kalmaz, siyasal olarak önemli mesafelerde, gücünü karada da göstermesine olanak veren, kara ve denizden kıyı hâkimiyeti sağlayan iddialı bir askeri kabiliyet de geliştirmiştir. Askeri birlikleri Avrasya'nın batı ve doğu uçlarında çok sağlam konuşlanmıştır ve Basra Körfezi'ne de hâkimdir. Amerika'nın, içlerinden bir kısmının Washington'ın kendilerini daha resmi bağlarla kabul etmesine can atan, güdümlü devletleri ... tüm Avrasya kıtasını kaplar. s. 41


- (Rusya ve Çin) Siyasi iradelerini kabul ettirmek için askeri kuvvetlerini uzun mesafelere gönderme kabiliyetleri olmadığından ve teknolojik açıdan Amerika'dan çok daha geride olduklarından, dünya çapında siyasi nüfuzu devam ettirmek -ya da yakın bir zamanda elde etmek için- gerekli araçlara sahip değillerdir. s. 43

- ...Amerika küresel gücün belirleyici dört alanında en üstün durumdadır: Askeri olarak eşi olmayan bir küresel erişime sahiptir; ekonomik olarak, her ne kadar, her ikisi de küresel gücün diğer niteliklerinden nefret eden Japonya ve Almanya bazı bakımlardan rakip olsalar da, küresel büyümenin lokomotifi olmaya devam etmektedir; teknolojik olarak yeniliğin tüm ultramodern alanlarında önderliği elinde tutmaktadır ve kültürel olarak, bazı aşırılıklara karşın, özellikle dünya gençleri arasında rakipsiz bir cazibeye sahiptir. Tüm bunlar Amerika'ya başka hiçbir devletin yakınlarına bile yaklaşamadığı siyasi bir nüfuz sağlamaktadır. Amerika'yı tek kapsamlı küresel süper güç yapan bu dördünün birleşimidir. s. 43


- Önceki imparatorluklar aristokrat siyasi elitlerce kurulmuş ve çoğu özde otoriter veya mutlakıyetçi rejimlerle yönetilmiştir. İmparatorluk devletlerinde nüfusun çoğunluğu ya siyasi olarak tarafsızdır ya da son zamanlarda olduğu gibi, emperyalist duygular ve sembollerle beyinleri yıkanmıştır. Ulusal zafer, “beyaz adamın ağır yükü”, “uygarlık misyonu”, kişisel fırsatları bir yana bırakırsak, bunların tümü emperyalist maceralar için gerekli desteği harekete geçirmeye ve gerçekte hiyerarşik emperyalist güç piramidini sürdürmeye hizmet ediyordu.
Amerikan halkının Amerikan gücünün ülke dışına yöneltilmesi konusundaki tavrıysa bunlardan çok daha kararsızdı. Amerikan halkı Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girmesinin büyük ölçüde Japonların Pearl Harbor'a saldırısının şok edici etkisi nedeniyle destekledi. Amerika'nın Soğuk Savaş'a katılışı, Berlin Kuşatması'na ve Kore Savaşı'na kadar, başlangıçta çok isteksizce desteklendi. Soğuk Savaş bittikten sonra, Amerika'nın tek küresel güç olarak ortaya çıkması halkta şeytani bir zevk uyandırmadı, ama daha ziyade Amerika'nın yurtdışındaki sorumluluklarının daha sınırlı bir tanımına doğru eğilimi ortaya çıktı. 1995 ve 1996 yıllarında yürütülen kamuoyu araştırmaları genel kamu tercihinin, küresel gücü tek başına uygulamak yerine diğerleriyle “paylaşmak” olduğunu gösteriyordu. s. 44

- Kültürel egemenlik Amerika'nın küresel gücünün yeterince takdir edilmemiş yüzüdür. Estetik değerleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Amerika'nın kitlesel kültürü, özellikle dünya gençliği üzerinde manyetik bir çekim gücüne sahiptir. Cazibesi, yansıttığı hazza dayalı yaşam biçimine dayandırılabilir, ama küresel cazibesi inkâr edilemez. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın dörtte üçünü kapsar. Amerikan tutkuları, yeme alışkanlıkları ve hatta giysileri dünyada gittikçe daha çok taklit edilirken, Amerikan popüler müziği de aynı şekilde baskındır. İnternet dili İngilizce'dir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin ezici çoğunluğu Amerika kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika yüksek eğitim arayanların Kâbesi haline gelmiştir. Yarım milyon öğrenci Amerika'ya akın etmekte ve bunların en yeteneklileri asla ülkelerine dönmemektedir. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlar neredeyse bütün kıtalarda her kabinede yer almaktadır. s. 45

- Amerikan tarzının örnek alınması dünyayı sararken, bu durum, dolaylı ve görünüşe göre uzlaşmaya dayalı Amerikan hegemonyasının uygulanması için daha uygun bir zemin yaratmaktadır. Ve Amerika'nın iç sisteminde olduğu gibi, bu hegemonya, uyum yaratmak, güç ve etki oransızlıklarını silikleştirmek için tasarlanmış çok parçalı birbirine bağlı kurum ve prosedürlerden oluşan bir yapıdan meydana gelir. Böylece Amerika'nın küresel üstünlüğü, sözcüğün tam anlamıyla dünyayı kuşatan, özenle tasarlanmış müttefikler ve koalisyonlar sistemiyle desteklenir. (nato, imf, db, apec,...) s. 47


- Önceki imparatorluklardan farklı olarak, bu büyük ve karmaşık küresel sistem hiyerarşik bir piramit değildir. Daha ziyade, Amerika, birbirine bağlı bir dünyanın merkezinde durmaktadır; bu dünyada güç her ne kadar mutlak olarak tek bir kaynak, yani Washington kökenliyse de, uygulanması, süregiden pazarlıklar, ikili görüşmeler, bilgi yayılımı ve resmi ortak fikir birliği ile olur. Ve burası iktidar oyununun, Amerika'nın iç kurallarına göre oynadığı ve oynamak zorunda olduğu noktadır. Dünyanın, Amerika'nın küresel hegemonyasının demokratik sürecinin merkeziyetçiliğine dair en büyük övgüsü, yabancıların Amerika'nın ülke içindeki siyasi pazarlıklarına dahil olabilme düzeyidir. Yabancı hükümetler yapabildikleri ölçüde aynı etnik grubu ya da dini kimliği paylaştıkları Amerikalıları harekete geçirmeye çabalayabilirler. Pek çok yabancı hükümet davalarının daha öncelikle görüşülmesi için, Amerika'nın başkentinde faaliyetlerini yürüten kayıtlı bin kadar özel yabancı çıkar grubunun yanı sıra, özellikle kongredeki lobileri kullanırlar. Amerikan etnik toplulukları ABD'nin yurtdışı siyasetini de etkilemeye çabalar, bunların en etkili olanları Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileridir.

- Böylece Amerika'nın üstünlüğü yeni bir uluslararası düzen üretmiştir. Bu düzen Amerikan sisteminin özelliklerini yurtdışında kopyalayıp çoğaltmakla kalmaz aynı zamanda kurumsallaştırır. s. 48-49