6 Temmuz 2010 Salı

Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 5

6. Bölüm: İmparatorluk Düzeni

- "Dünyanın her köşesinde bizleri etkileyen bu ülkenin bakanları, bir şekilde, dünyayı bir bütün olarak dikkate almalıdır." Thomas Pelham, Newcastle Dükü ve İngiltere Başbakanı, 1760. s. 191

- İmparatorluklar, yasal sistemleri dünyanın büyük bir bölümünü içerecek şekilde genişletmekle kalmamış, din yaymış, uzun mesafeli ticareti desteklemiş ve dünya çapında ulaşım ve haberleşme ağları kurarak, dilleri, flora ve faunaları geniş alanlara yaymış ve bilgi ile teknolojiyi bir araya getirmiştir. s. 193

- Gerekçeleri ne olursa olsun, imparatorluk kuranlar -eski ve yeni- başka insanlara egemenlik kurma konusunda hiçbir zaman felsefi ve politik gerekçeden yoksun kalmamışlarıdır. s. 194

- Platon üstünlük ve bayağılık arasındaki farkı dilbilimsel olarak kanıtlamaktadır. Ona göre Barbarlar ya da Yunanlı olmayan Barbaros'lar (Yunanca konuşamayan ve konuşurken dilleri "bar bar" diye ses çıkaran insanlara benzeyen herkes) tam olarak insan değildi. barbarların doğaları gereğince düşman olduğunu ve onlara savaş açılmasının, hatta onları köleleştirme veya köklerini kazıma aşamasına gidilmesinin uygun olduğunu düşünüyordu. Aristo doğal düşman kavramını daha da genişleterek, barbarların, özellikle Asyalı olanların -İstanbul Boğazı'nın doğusunda yaşayanları kastederek- doğal köle olduklarını savunmuştu. Öğrencisi genç Makedon kralı İskender'e, barbarlara köle gibi davranmanın uygun olduğunu söylemişti. Ama İskender iyi kötü farkını ırkla değil davranışla yorumluyor, gerçek Yunanlının iyi, gerçek barbarın kötü olduğunu düşünüyordu. Kötüleri zaptederek ve iyileri birleştirerek, krallığın ideali olan şeyi, homonia'yı, yani birlik ve barışı, yürek birliğini yaratmak istiyordu. Helenizm'in üstüne çalışan Sir William Tarn'ın ifade etiiği gibi, İskender, "Dünyayı -dünyanın kollarının uzandığı kesimlerini- uyumlu hale getiren ve barıştıran kişi olmak istiyordu.; imparatorluğundaki insanları kardeşlik ve uyum içinde birleştirmeye ve aynı fikirde olmalarını sağlamay niyetliydi." Bir fatih olarak değil, Plutark'ın sözleriyle, "evrenin uzlaştırıcısı ve hakemi olmak üzere tanrılar tarafından gönderilen birisi" olarak hatırlanmak istiyordu. s. 194

- Tiber Nehri vadisinde küçük bir şehir devletten ortaya çıkan ve yaşanılan dünyanın sonu olduğuna inandığı noktaya kadar ilerleyen Roma İmparatorluğu, barbar olduğu düşünülen insanlar üzerinde egemenlik kurmak için başka gerekçeler oluşturmuştu. Romalılar, başkalarını yönetimleri altına almak için, detaylı bir idare sistemi ve yasal düzenleme geliştirmişti ve hareketleri, cömertlik olarak, civitas'ı ya da uygar toplumu, uygarlığın kökenini yaygınlaştırmak olarak açıklanıyordu. "Roma emperyalizmi, baskı türü olarak, bir halk tarafından topraklara, mallara ve başka halkalara el konulması olarak değil," diyor Anthony Pagden, "fetih yerine hamilik içeren ve birinci amacı başkalarının yaşantılarının iyileştirilmesi olan yardımsever bir yönetim biçimi olarak değerlendirilmeye başlamıştı." Kraliyet İngiltere'sinin "beyaz adamın sorumluluğu" ve Fransız mission civilisatrice (uygarlık misyonu)uygulamasının habercisi olan bir davranışla Romalı trihçi Çiçero, Afrikalıların, İspanyolların ve Galyalıların, "vahşi ve barbar ulusların" bile adil bir yönetimi hak ettiğini savunuyordu. Pagden alaylı bir ifadeyle bunun, genelleme yoluyla, "kendi hükümdarları bunu sağlamayı başaramıyorsa, Romalıların, onların adına bunu memnuniyetle yapmaya hazır olduğu" anlamına geldiğini söylemektedir. s. 195

- Evrensel imparatorluk hayali sadece kişisel güç ve ün hırsı sorunu oluyord. on ikinci yüzyılda kendisini evrensel imparator ilan eden Kamboçyalı Kral II. Jayavarman'dan, on altıncı yüzyıldaki Japon diktatörü Toyotami Hideyoshi'ye, hükümdarlar genellikle -coğrafi olarak sınırlı olan bir evrende bile- evrensel imparatorluk düşüncesine kapılıyordu. Hideyoshi kendisini sonunda "tüm insan ırkını Pekin'deki ya da Hindistan'daki ikametgahından yöneteceğini" düşünen evrensel bir kral olarak görüyordu. Muhtemelen evrenin sınırı olan Çin'e ulaşmak için iki kere Kore'yi işgal etmiş ama başarılı olamamıştı. s. 195

- Klasik Greko-Romen politik imparatorluk kavramı, Amerikan Devriminden ve Birleşik Devletler'in oluşmasından sonra güncellenmişti. Uygarlaştırma misyonu olarak imparatorluk kavramı, Thomas Jefferson'ın "özgürlük imparatorluğu"na dönüştürülmüş ve 1823'de Monroe Doktrini'nin kabulüyle, sömürgecilik karşıtı bir girişim olarak sunulmuştu. Başkan Theodore Roosevelt'in döneminde doktrin, Birleşik Devletler'e arka bahçesi Latin Amerika'da istediğini yapabilme yetkisi verdiği şeklinde yorumlanmıştı. (...) "Amerikanın sorumluluğu" diye itiraf etmişti başkan Harry Truman, 1947'de, "I. Darius'un Pers İmparatorluğu'nda, İskender'in Yunanistan'da, Hadrian'ın Roma'da [ve] Victoria'nın İngiltere'de karşı karşıya kaldığından çok daha büyüktü." s. 195-196

- İngiliz yazar ve işçi yanlısı politikacı Harold Laski önseziliydi: "Amerika dünyaya bir azman gibi binmektedir," diye yazmıştı 1947 yılında. "Ne gücünün zirvesindeki Roma, ne de ekonomik üstünlüğü döneminde İngiltere, bu kadar direkt, bu kadar derin ve bu kadar yaygın bir etki yaratmamıştır." s. 196

- On altıncı yüzyılın sonunda İspanya'nın nüfusu azalmaya başlayınca, Yeni İspanya'da (bugünkü Meksika) 1590 yılında kabul edilen bir yasa, İspanyol olmayanların -Portekizliler, Almanlar, Felemenkler, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler dahil- yerleşmesine izin verilmişti. s. 206

- 1600'lerin başı ile 1950'ler arasında yirmi milyondan fazla insan, kolonilerde yeni bir hayata başlamak üzere İngiltere'den ayrılmıştı. Niall Ferguson'un belirttiği gibi, "İngiliz göçü dünyayı değiştirdi. Bütün kıtaları beyaza dönüştürdü." s. 207

- Sadece yün ve et üreten, onun dışında yabancı ülkelerden gelen mallara güvenen Moğollar, barınaklar ve kuyular kurup işletmekten, nakliye hayvanı sağlayan istasyonlar oluşturmaya kadar, mümkün olan her şekilde ticareti teşvik ediyordu. Moğollar gerege veya paiza, yani -birleşik pasaport ve kredi kartı denilebilcek- altın ve gümüş tabletler bile çıkarmıştı. Bunlar, kullananlara Moğol İmparatorluğu içinde koruma, kalma ve yerel vergi ya da harçlardan muafiyet güvencesiyle yolculuk etme imkanı sağlıyordu. s. 216

- Moğol tacirleri, Çin porselenini İran'a tanıtmış, buradan da Çin'e kobalt ithal etmişti ve böylece Çin fırınlarının ünlü mavi-beyaz porselenlerini geliştirmelerini sağlamıştı. Hatta Çinliler kobalttan elde edilen maviye Huihuiging yani Muhammed mavisi demeye başlamıştı. s. 216

- Efsaneye göre, 1498 yılında Vasco da Gama yeniden ekmek için biber stoku istediğinde Malabar hükümdarı Zamorin sakin bir tonla şu yanıtı vermişti: "Biberlerimizi alabilirsiniz, ama yağmurlarımızı asla alamayacaksınız." Ancak Brezilya'nın ele geçirilmesiyle Portekizliler bu işi başarmak için yeterli güneş ve yağmura sahip olmuştu ve artık biber bitkisi nakletmek için izin istemelerine gerek kalmamıştı. s. 221

- Henry Kamen'in belirttiği gibi, "Bazı gemiler Atlantik'i Nuh'un gerçek gemileri gibi geçmiştir." s. 222

- Başka insanları hükmü altına [almak] amacıyla askerleri evlerinden uzak yerlere atlarla, develerle ve fillerle göndermek, hem masraflıydı, hem de zordu. Ama imparatorluk hükümdarları uzun vadede daha ciddi sorunları olduğunu fark etmişlerdi: Tarihçi Fernand Braudel'in deyimiyle, "bir numaralı düşman, mekan"dı. Uzak mesafelerdeki insanları yönetmek ve kontrolü sağlamak organize bir bilgi ağı gerektiriyordu. s. 223 [parantez bana ait]

- Roma işgali altında, sığır zengini Anadolu şehri Bergama, parşömen yapımı geleneğiyle, dünyaya mükemmel parşömen (bu kelime Pergamum adının kabalaştırılmış halidir) sağlayan bir tedarikçi olmuştu. Hayvan derisinden yapılan parşömen; Avrupalılar, Araplar aracılığıyla Çinlilerden kağıt yapma teknolojisini öğreninceye kadar, Avrupa'nın temel bilgi saklama ve iletme aracı olarak kalmıştı. s. 223-224

- Cengiz Han zamanında, mola yerleri ve nöbetleşe atlılardan oluşan haberleşme ağı, ulakların haftalar boyunca, günde 160 kilometre yol almasını sağlıyordu. Bu sistem, Moğol topraklarında bunu gören Mısırlı Memluk Sultanı tarafından da kopyalanmış, oradan Latin Hristiyan dünyasına ve sonunda, tamamen gelişmiş bir posta sisteminin ortaya çıktığı Habsburg İmparatorluğu'na ulaşmıştı. (...) Savaş dönemindeki ilk telgraf uygulaması İngilizler tarafından 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında gerçekleştirildi. Dört yıl sonra, Atlantik'e yerleştirilen deniz altı kabloları Kraliçe Victoria'nın, Başkan James Buchanan'a ilk telgraf mesajını iletmesini sağladı. Mors koduyla yazılan mesajı çözmek 16,5 saat sürmüş olabilir ama alınışı, New York'taki Belediye Binasını yanlışlıkla yakarak kül eden havai fişek gösterileri eşliğinde büyük bir kutlamayla karşılanmıştı. s. 224

- 1880 yılına gelindiğinde, dünyanın okyanuslarına yaklaşık 158.000 kilometrelik kablo döşenerek İngiltere'yi Asya, Kanada, Afrika ve Avustralya'daki sömürgelerine bağlamıştı. Kraliçe Victoria ellinci yılını, toplu e-postaya benzer bir şey göndererek kutladı. James Morris'in tanımına göre: "22 Haziran 1897 sabahı İngiltere Kraliçesi Victoria, Buckingham sarayındaki telgraf odasına gitti... Saat on biri birkaç dakika geçiyordu, elektrikli bir düğmeye bastı; Merkez Telgraf Bürosu'na bir sinyal iletildi; ellinci yılına ilişkin mesajı birkaç saniye içinde imparatorluğun her köşesine doğru yola çıkmıştı. Mesaj sadece şöyle diyordu: 'Sevgili halkıma teşekkür edin. Tanrı hepsini korusun.'" s. 224

- İngilizlerin yaratılmasına yardımcı olduğu dünya çapındaki "elektrikli sinir sistemi"nin, imparatorluğun son anında kullanılması belki de uygundu. Kraliyet yatı Britannia 1 Temmuz 1997'nin erken saatlerinde Hong Kong limanından çıkarken, İngiltere'nin son valisi Chris Patten tekneden çok kısa bir telgraf çekti: "Bu hükümetin yönetimini bırakmış bulunuyorum. Tanrı Kraliçeyi korusun." Britannia karanlıkta kaybolurken, küresel bağlantılı, çok kültürlü dünya -İngilizlerin ve diğerlerinin yaratmak için çok şey yaptığı bu dünya- dönmeye ve heyecan yaratmaya devam ediyordu, sanki bir imparatorluğun göçmesine kayıtsız kalıyordu. s. 225

Hiç yorum yok: