10 Temmuz 2010 Cumartesi

Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 7 ve Son

8. Bölüm: Küreselleşme: Profesyonel Sözcükten Lanete

- Sınır ötesi sermaye akışı -eksi doğrudan yabancı yatırımlar- 1992'de 536 milyar dolardan, 1996'da 1,2 trilyon dolara yükseldi. 1986 ile 1990 yılları arasında ortalama 26,2 milyar dolar olan yabancı yatırımı, 1996 yılında on kattan fazla artarak 250 milyar dolara ulaştı. s. 278

- Dünya Ticaret Örgütü'nün sinirli başkanı Yeni Zelandalı Mike Moore, Seattle'daki muhaliflerine çıkışmıştı: "Bazıları için, ekonomik açıklığa yapılan saldırılar, enternasyonalizme, yabancılara, göçe, daha çoğulcu ve entegre bir dünyaya yapılan daha büyük bir saldırının parçasıdır. Küreselleşme karşıtlığı, eski ayrımcılık, kabilecilik ve ırkçılık çağrısının son bölümü olmaktadır. s. 282

9. Bölüm: Küreselleşmeden Kim Korkar?

- Bugünkü küreselleşmenin bu kadar farklı görünmesine neden olan şey, fazlasıyla görünür olmasıdır. s. 298

- Smoot- Hawley (Haziran 1930'da ABD Senatosunda onaylanan korumacı bir gümrük yasası) gümrük vergileri sayesinde, 1929 yılında toplam 4,4 milyar dolar olan Amerikan ithalatı bir yıl içinde 1,3 milyar dolardan fazla azalma gösterdi.
1929'dan 1933'e kadar süren Büyük Depresyon'un en zor yıllarında dünya ticareti yarıdan fazla küçüldü. s. 301 (parantez bana ait)

- Hitler'in Temmuz 1932'de beyin jimnastiği yaptığı seçim kampanyasında seçmenlerine sorduğu soru, (...)"Çok fazla enternasyonalizm var, çok fazla dünya vicdanı, birçok uluslararası sözleşme; Milletler Topluluğu var, Silahsızlanma Konferansı, Moskova, İkinci Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal var; bütün bunlar Almanya için ne üretti?" s. 302

- Dünya ticareti, son altmış yılda 10 milyar dolardan 12 trilyon dolara yükseldi. 1950'de 200 milyar dolarlık dünya ekonomisinin sadece yüzde beşini oluşturan ihracat şimdi, 60 trilyonluk ekonominin yüzde 60'ını oluşturmaktadır. (...)Dünya Ticaret Örgütü'ne göre, bütün ülkelerin toplam ticareti 2004 yılında yaklaşık 19 trilyon dolardı ama, bunun yalnızca 133 milyar doları, yani yüzde birinden azını, en az gelişmiş elli ülke karşılıyordu. s. 302

- Bir hesaba göre zengin ülkelerin tarım sübvansiyonlarına harcadığı üç yüz milyar dolar, OECD'nin(Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinde bulunan her ineği her yıl dünyanın etrafında birinci sınıf uçurmaya yeter ve epey bir miktar para da artar. s. 303

- 2002 yılında OECD'nin zengin sanayi ülkeleri, gelişmekte olan ülkelere yardım olarak 58 milyar dolar vermiş, ama o miktarın 5,5 katını -yani 318 milyar dolar- kendi çiftçisine sübvansiyon olarak sağlamıştı. s. 304

- (...)Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği sübvansiyonun kaldırılması için yeterince ödün vermedikleri konusunda birbirlerini suçlayınca ve gelişmekte olan ülkeler, Batılı tarım sübvansiyonları ve vergileri önemli ölçüde azaltılmadıkça, üretim vergilerinde aşırı indirimi kabul etmeyi reddedince, Cenevre toplantısı başarısızlığa uğradı. Bazı küreselleşme karşıtı eylemciler Cenevre'deki başarısızlığı, yoksul ülkelerin başarısı olarak karşılamıştı, çünkü yoksul vatandaşlar zengin ülkeler tarafından ezilmeyecekti. Ama Dünya Ticaret Örgütü'nün Genel Müdürü Pascal Lamy doğru bir şekilde bu başarısızlığı "ekonomileri [zengin ülkelerden] daha fakir ya da daha zayıf olan Dünya Ticaret Örgütü'nün dörtte üçü oranındaki üyelerin kalkınma olasılığına büyük bir darbe" şeklinde özetlemişti. Dünya Ticaret Örgütü çok taraflı ticaret anlaşması sürecinin hasar görmesi sonucunda, yoksul ülkelerin şimdi zengin ülkelerle ikili anlaşmalar yapması gerekecek, fazla pazarlık güçleri olmayacaktı. s. 304- 305

- 1960'larda Kore piyasası kapalıyken muz, o kadar lüks bir malzemeydi ki, Syngman Rhee'nin diktatörlüğünü deviren asi öğrenciler, Başkan yardımcısı Lee Ki-Poon'un evini yağmaladıklarında buz dolabında muz buldukları zaman çok öfkelenmişlerdi. Göstericiler Lee'nin evinden, yozlaşmanın ve haksız kazancın kanıtı olarak, bir yığın muz taşıyarak çıkmıştı. Güney Kore'nin bugünkü refahı, 2005 yılında çok sayıda yarı-iletken, gemi, araba, elektronik malzeme ve diğer sanayi mallarını üreterek sattığı 170 milyar dolarlık ihracat mekanizması sayesindedir. Seul'daki taksi şoförleri, bir zamanlar çiftçiyken, şimdi, pirinç piyasasının yabancı üreticilere açılmasıyla gelebilecek daha ucuz pirinç için yaygara koparmaktadır. s. 307

- Küreselleşmeye karşı çıkmak için Seattle'da toplanan birçok Amerikan işçi sendikası ve insan hakları grubu Dünya Ticaret Örgütü'nün, işletmelerin, yoksul ülkelerin kötü koşullarda çalışan işçilerini sömürdüğünü ve temel işçi haklarından mahrum bıraktığı bir dibe çöküş yarışını ilerlettiğini savunuyordu. Bu kaygıları paylaşan Clinton yönetimi, Seattle'daki ticaret görüşmelerinde işçi standartları konusunu gündeme getirmeye çalıştı. Bu hamle, vahşi gösterilerle zaten çalkalanmakta olan zirve toplantısında bardağı taşıran son damla oldu. Gelişmekte olan ülkelere göre, Batılıların işçilerin durumu konusunda bu patronluk taslayan kaygıları riyakarlıktı, insan ve işçi hakları maskesi altında açıkça tarife dışı engeller yaratma çabasıydı. Ne de olsa, diyorlardı, ekonomik kalkınmanın ilk aşamasında ülkelerin global ticarete, kendi temel avantajlarıyla -yani düşük ücretlerle- katılmaları bekleniyordu.
Ancak kapitalizme karşı ortak nefretlerine rağmen, gelişmekte olan ülkelerden gelen küreşelleşme karşıtı eylemcilerin, işçi hakları konusunda Batılı örneklerinden farklı bir yaklaşımları vardı. Hintli bir katılımcı Seattle'daki protestoyu "saçmalıklar tiyatrosu" -Kuzeydeki zengin ülkelerin, kendi sanayilerini korumak için, yoksul ülkelere işçi, insan hakları ve çevre standartları getirdiği akıllı bir neoemperyalist manevra- olarak tanımlamıştı. Alaycı bir ifadeyle, Seattle'daki göstericilerin arasında, Amerikalı "çelik işçileri sendikası" (çeliği daha yoksul ülkelerin dışında tutmak için koruma, kota ve antidamping araştırmaları isteyen) ve gelişmekte olan ülkelerden ithalatı kesmek için 'çocuk işçi' itirazını kullanan tekstil ve giyim sendikalarının da bulunduğunu belirtmişti. s. 311

- Yeni bin yılın başında dünyadaki tüm şirketler Y2K adı verilen krizle karşı karşıya kaldı. Yılı kaydetmek için sadece iki haneye izin veren eski yazılım kodlarının, 2000 yılını 1900 olarak algılayıp büyük veri kayıplarına ve sistem çöküşlerine neden olabileceğinden korkan şirketler, yardım peşinde koşmaya başladı. Tarihin tesadüfi bir dönüm noktası olarak, sıfır sayısını icat eden ülke olan Hindistan, binlerce yazılım mühendisiyle dünyanın sıfır sorununun çözümüne yardımcı olmaya hazırdı. O zamana gelindiğinde, Hindistan'ın henüz olgunlaşmamış bilişim teknolojisi (IT) sanayii, geniş mühendis havuzuyla ve yüksek hızda internet bağlantısının başlaması ve ekonomik reformun desteğiyle, çok yararlı bir konuma gelmişti. Tıpkı on yedinci yüzyılda Hindistan'a gelen Portekizli, Hollandalı ve İngiliz tacirlerin, ülkenin eski tekstil endüstrisinde ve büyük kalifiye eleman havuzunda devasa bir servet kaynağı bulması gibi, Amerikalı ve Avrupalı sanayi kaptanları yirmi birinci yüzyılın başında Hindistan'da altın madeni bulmuştu. s. 316

- 2005 yılında McKinsey Global Institute tarafından yapılan bir araştırma yazılımdan bilişim teknolojisine, bankacılıktan sigortaya ve ilaç sanayiinden mühendislik ve muhasebeye kadar her konuda işlerin yüzde 13 ile 50 arasında bir bölümünün yurt dışından sağlanabileceğini tahmin etmiştir. Princeton'da ekonomist olan Alan S. Blinder Foreign Affairs'da yazdığı yazıda (...) bugüne kadar servis sektörü işleri küçük çaplı olarak dışarıdan sağlandıysa da, "sonunda 'Üçüncü Sanayi Devrimi'ne yol açabilir ve sanayi devrimleri bir şekilde toplumları değiştirir." (...) İngiliz beyaz yakalı bilim ve mühendislik sendikası Amicus, dış kaynak girişini durdurmak amacıyla önlem alınmazsa, Birleşik Krallığın "arada hiçbir şey olmaksızın, zenginler ve kuaförlerden oluşan" bir ülke olarak kalacağı uyarısında bulunmuştur. s. 319

- Princeton'da ekonomist olan Alan Blinder'in uyardığı gibi, şimdiye kadar dış kaynak kullanımının yükünü taşıyan sessiz mavi yakalı işçiler, "yerlerinden edilen işçilerden oluşan yeni kadro, özellikle yüksek eğitimliler, ne pasif, ne de sessiz kalacaktır." s. 321

- Ekonomist Milanovic "iş kaybı korkusunu iki devin [Çin ve Hindistan] ekonomik büyümesi yönlendirirken, göçmenlik korkusunun da, tuhaf bir şekilde, gelişmekte olan dünyanın geri kalanında yaşanan yavaş büyümeden kaynaklandığı" çelişkisine dikkat çekmektedir. s. 321

- Dünya Bankası ekonomistleri David Dollar ve Aart Kraay tarafından kırk yıl boyunca 92 ülkede yapılan ve 2002'de tamamlanan araştırmaya göre, ticaret büyüme için iyi olsa da, gelir dağılımı söz konusu olduğunda nötrdür; yani ,tüm gelir grupları üzerindeki etkisi aynıdır. Diğer taraftan, Dünya Bankası ekonomistleri M. Lundberg ile L. Squire, 1965 ile 1992 yılları arasında örnek olarak 38 ülkeyi incelemiş ve ticarete daha fazla açılmanın, toplumun üst sınıflarının gelirlerini arttırmalarına yardımcı olurken, nüfusun en yoksul yüzde 40'ının gelirlerini azalttığı sonucuna varmıştır. Daha fazla açıklığa uyum sağlamanın bedelinin, sadece yoksullar tarafından ödendiğini, çünkü onların, uluslararası fiyatlardaki değişimlere, daha zengin vatandaşlarına nazaran daha duyarlı olduklarını yazmışlardır. s. 325

- Çin ve Hindistan büyük miktarlarda Jumbo jet siparişi verdiği için Boeing çalışanları küreselleşme lehine gösteri yapmamıştır ya da mutlu müşteriler fiyatların düşmesini kutlamak için Wal-Mart'ların alışveriş koridorlarında yürüyüş yapmamaktadır. s. 329 (Bu cümlenin bütünden koparılınca bir küreselleşme iğnelemesi gibi göründüğünü belirtmeliyim. Aslında bir çeşit anti-küreselleşme iğnelemesi olup küreselleşmeden fayda sağlayanların da en az protestocular kadar çok olduğuna işaret etmektedir.)

10. Bölüm: Önümüzdeki Yol

- Susam yağının, Hintlilerin üç bin yıl kadar önce tohumlardan çıkarmayı öğrendiği ve Roma İmparatorluğu'n ihraç edilen en önemli malzemelerden biri haline getirdiği ilk bitkisel yağ olduğunu... s. 332

- (...) 1700'de dünyanın brüt yerel ürünlerinin sırasıyla yüzde 22,3 ve yüzde 24,4'ünü sağlayan Çin ve Hindistan, iki buçuk asırlık gerilemeden sonra, eski üstün konumlarına yükselmeye başlamışlardır. s. 334

- İngiltere'deki sağlık hizmetleri Afrikalı ve Asyalı sağlık görevlileri tarafından yürütülürken, Zambiya'nın bağımsızlığından beri eğitilen on iki doktordan sadece bir tanesi hala o ülkede çalışmaktadır. Ayrıca, İngiltere'nin kuzeyindeki Manchester şehrinde Malawi'nin tamamında bulunandan daha fazla Malawili tıp doktoru olduğu tahmin edilmektedir. s. 335- 336

- (...) Dünya Ticaret Örgütü Direktörü General Pascal Lemy dünya liderlerine, korumacılığın korkunç maliyetini hatırlatmıştı. 1930'daki Smoot-Hawley Yasası'ndan sonra, ABD'deki işsizlik oranı yüzde 9'dan 1933'de yüzde 25'e yükselmişti. İhracat yüzde 60 azalmış, ithalat üçte iki oranında düşmüştü. s. 340

Küreselleşmenin Sıradışı Öyküsü/ Nayan Chanda- 6

7. Bölüm: Köleler, Mikroplar ve Truva Atları

- Yunanlı coğrafyacı ve tarihçi Strabo, Delos Limanı'nda bir günde on bin kölenin yüklenip indirilebildiğini yazmıştı. Köleler arasında dayanışmayı (belki de ilk sendikaları) ve huzursuzluğu önlemek amacıyla, Anadolu'nun ve Akdeniz'in farklı yerlerinden gelen farklı etnik kökenli köleler, kasıtlı olarak karıştırılıyordu[.] İlginç bir şekilde, yaklaşık iki bin yıl sonra Portekizliler de, Brezilya'ya Afrikalı köle sağlarken benzer hareket tarzını benimsemişti. s. 234- 235

- On birinci yüzyılda Avrupa'da yerel üretim amaçlı köleliğin yerini yavaş yavaş toprağa bağlı kölelik almaya başladıysa da, uluslararası ticaret ve artan talep nedeniyle madencilik ve çiftçilik köle işçiliğine daha bağımlı hale gelmişti. s. 235

- İtalya'nın Girit, Kıbrıs ve daha sonra Sicilya'daki deneyimi, köleliğin ihracatla birleşerek, bakir toprakları devasa servet üreten girişimlere nasıl dönüştürebileceğini göstermişti. Portekizliler 1425 yılında Atlantik'te üzerinde yerleşim olmayanMadeira adalarını keşfettiklerinde, İtalyanların izinden giderek köle- şeker çiftlikleri kurdular. Köleler kaçırılarak veya Batı Afrika sahilinden getirilerek, Avrupa'da satılmak üzere şeker yetiştirilmeye zorlanmıştı. Diğer Avrupalılar da kısa zamanda Madeira'da, Sao tome ve Kanarya adalarında kullanılan şeker- kölelik modelini benimsedi. s. 237

- Avrupalılar köleliğin, ihraç edilebilecek malları üretmek için çok karlı bir model oluşturmakla kalmayıp, ayrıca köle ticaretinin de karlı bir iş olduğunu da anlamışlardı. İngilizler, köle yakalamak için Portekiz modeli askeri akınların pahalıya mal olabileceğini anlamış, onun yerine Afrikalı şeflerle, mal karşılığında insan almak konusunda pazarlık ederek daha karlı bir yol izlemişlerdi. s. 238 (İngilizlerin köle ticaretinin yasaklanmasında öncülerden olduğunu belirtmekte fayda var)

- 1513'te Portekiz kralı Papa'ya süslü bir hediye -Papa'nın, on iki kardinal ve üç yüz mumla çevrilmiş gerçek boyutlardaki görüntüsü ve tamamı şekerden yapılmış- heykelini göndermişti. s. 238

- 1800 yılında Brezilya'da yaklaşık 1,5 milyon, Birleşik Devletler'de 857.000, İngiliz Batı Hint Adaları'nda 600.000, İspanyol Amerikası'nda 250.000 ve diğer İngiliz kolonilerinde de 150.000 köle bulunuyordu. s. 240

- [Robert] Harms'ın bir Fransız köle gemisinin yolculuğu hakkındaki araştırması bariz bir örnek sunmaktadır:
"Köle gemisi Diligent 1731 yılında Batı Afrika sahillerine gitmek üzere Fransa'dan ayrıldığında, kargosunun yarısından fazlasını salyangoz kabuğu ve çeşitli Hint tekstili oluşturuyordu. Batı Afrika sahili boyunca geçerli para birimi olan salyangoz kabuğu, Hindistan yakınlarındaki Maldiv Adaları'ndan geliyordu. Hint Adaları'ndaki şirketlerin Hindistan ve Çin'den dönen gemileri Maldiv Adaları'na uğrayıp, salyangoz kabuğu alıyor ve bugün strafor patlaklarını kullandığımız gibi, porselen ve başka malların sandıklarında dolgu maddesi olarak kullanıyorlardı. Salyangozlar aynı zamanda gemiyi dengede tutmak için safra olarak kullanılıyordu. Asya'dan gelen porselen, çay, baharat ve tekstil, gemilerin Fransa'dan getirdiği Avrupa ticaret mallarından daha değerli olduğundan, dönüş yapan gemilerin, salyangoz kabuğuyla doldurabileceği çok boş yer oluyordu. Fransa'ya döndüklerinde salyangozlar indirilip, Batı Afrika'ya nakledilmek üzere yeniden paketleniyordu". s. 241

- (...)Güneydoğu Asya'da bile, Siyam Kralı III. Rama, şeker yetiştirmek üzere sözleşmeli işçi getirmek üzere komşusu Kamboçya'ya karşı bir askeri sefer başlatmıştı. Kölelerden oluşan işgücü sayesinde, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde şeker Siyam'ın en önemli ihracat malı haline gelmişti. s. 242

- Köle ticareti başka mallarla birleşince, kıtaları daha da yakından bağlamıştı. Harms'ın belirttiği gibi, "Asya ticareti köle gemileri için gerekli olan ticaret mallarını sağlıyordu ve köle gemileri Asya ürünleri için düzenli bir pazar sağlıyordu." Köle ticareti Nantes ve Bordeaux konyak üreticilerini teşvik ediyordu, ama daha da önemlisi, neden oldukları takaslar Hindistan ve Hamburg'daki giyim sanayilerini, Maldivler'deki salyangoz dalgıçlığını, Hollanda'daki silah ve boru endüstrilerini ve İsveç'teki demir sanayisini destekliyordu. s. 242

- On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, Atlantik köle ticareti, Doğu Hindistan tekstil üretimini, Avrupalı metal işçilerini, Afrikalı kervan tacirlerini, Avrupalı nakliye şirketlerini ve Amerikalı çiftçileri içeren karmaşık bir uluslararası ticarete dönüşmüştü. s. 242

- Hiçbir güç kölelikten İngiltere kadar yararlanmamıştı.1662 ile 1807 yılları arasında İngiliz gemileri Afrika'dan Amerika'ya, bu dönemde taşınan tüm kölelerin neredeyse yarısını, yaklaşık 3,4 milyon köle taşımıştı. s. 243 (1807'de İngiltere köle ticaretini yasakladı)

- Almanca deyim "Şehir havası seni özgür kılar" (Stadtluft macht frei) s. 244

- Köleliki Afrika yaşamıyla o kadar bütünleşmişti ki, "köle ticareti sayesinde refaha kavuşan Gambiya, Kongo, Dahomey ve diğer Afrika ülkelerindeki aşiret liderleri, köleliğin kaldırılmasını şiddetle protesto etmek amacıyla Londra ve Paris'e heyetler göndermişti." s. 244

- Portekizliler ayrıca Afrika'daki beslenme sisteminin en önemli iki maddesi haline gelen mısır ve manyok unu ve bunların yanı sıra patates, ananas, mahun cevizi, papaya ve düzinelerce başka gıda tanıtmıştı. s. 245

- İngiliz hacıların 1621 yılında Plymouth'da şükrettiği şeylerden biri, New England'daki yerlilerin yüzde 90'ının -önce çok düşünceli bir şekilde toprağı işleyip, kış için mısır stoklarını gömdükten sonra- daha önceki ziyaretçiler tarafından getirilen hastalıktan ölmesiydi. Carolina valisi John Archdale'in 1690'larda belirttiği gibi, "kızılderililerin azaltılıp, İngilizlere yer açılmasında Tanrının kesinlikle çok yardımı olmuştur." s. 246- 247

- (veba salgınları sonrasını kastederek) Nüfusun yarısından fazlasının ölmesi, sağ kalanlar arasında kişi başına düşen servetteani bir artış anlamına geliyordu. Miras kalan toprak, sermaye, altın ve gümüş stoklarıyla yeni zengin olan ve hayatta kaldıkları için heyecanlanan Avrupalılar, Asyalı ipek ve baharat tedarikçileriyle Arap ve Venedikli aracıları zengin eden lüks malzeme alımı krizine girdi. Bu alışveriş krizleri aynı zamanda, bir tarihçinin deyimiyle, "On Beşinci Yüzyılın Büyük Külçe Kıtlığı"na yol açtı. Bu şiddetli para sıkıntısı, yoğunlaşan bir değerli metal arayışına yol açtı ve 1516 yılında Alman kasabası Joachimstal'da "tarihteki en büyük gümüş vurgunu" yapıldı. Kasabanın darphanesi tarafından çıkarılan paralara Joachimsthaler deniyordu. Ve daha sonra kısaltıldığı haliyle thaler, dolar kelimemizin öncüsüydü. s. 249 (parantez bana ait)