19 Temmuz 2011 Salı

Büyük Satranç Tahtası/ Zbigniew Brzezinski-2

BÖLÜM 2: AVRASYA SATRANÇ TAHTASI

- Amerika için en önemli jeopolitik ödül Avrasya'dır. Bu bin yılın yarısı boyunca dünya meseleleri Avrasyalı güçlerce, bölgesel güç için birbiriyle mücadele eden ve küresel güce erişmeye çalışan bu insanlarca belirlendi. Artık, Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya'daki üstün güçtür ve Amerika'nın küresel üstünlüğü doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hâkimiyetinin ne kadar süre ve ne kadar etkili sürdürüldüğüne bağlıdır.
Açıktır ki bu durum geçicidir. Ama süresi ve ardından ne geleceği sadece Amerika'nın iyiliği için değil, uluslararası barış için de hayati önem taşımaktadır. İlk ve tek küresel gücün aniden ortaya çıkışı, (ister Amerika'nın dünyadan geri çekilişi, ,ster başarılı bir rakibin ortaya çıkışıyla olsun) üstünlüğünün aynı hızla son bulması, beraberinde güçlü uluslararası istikrarsızlıklar üretmesi durumunu da getirecektir. Sonuçta bu küresel anarşiye yol verecektir. s.51

- “ABD'nin üstün olmadığı bir dünya, Amerika'nın uluslararası ilişkileri şekillendirmede diğer ülkelerden daha fazla etki sahibi olmaya devam ettiği bir dünyaya göre, daha fazla şiddet ve düzensizlik içeren, daha az demokratik ve ekonomik büyümenin daha yavaş olduğu bir dünya olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri'nin kalıcı uluslararası üstünlüğü, Amerikalıların refahı ve güvenliği, özgürlüğün, demokrasinin, açık ekonomik sistemin ve uluslararası düzenin geleceği için temeldir.” Samuel P. Huntington, “Why İnternational Primacy Matters”, İnternational Security (Bahar 1993): 83'ten aktaran s. 52

- Bu nedenle Avrasya, üstünde küresel üstünlük mücadelesinin sürdürülebileceği satranç tahtasıdır. Her ne kadar jeostrateji, yani jeopolitik çıkarların stratejik yönetimi, satrançla kıyaslanabilirse de oldukça oval olan Avrasya satranç tahtasında, her biri farklı güçlere sahip sadece iki değil, pek çok oyuncu bulunmaktadır. Esas oyuncular satranç tahtasının batısında, doğusunda, ortasında ve güneyinde yer almışlardır. Satranç tahtasının hem batı hem doğu uçları yoğun nüfuslu bölgeleri kapsar; buralarda çeşitli güçlü devletler nispeten kalabalık alanlarda örgütlenmişlerdir. Avrasya'nın küçük batı bölgesinde, Amerikan gücü doğrudan konuşlanmıştır. Uzakdoğu, giderek güçlenen ve devasa bir nüfusu yöneten bağımsız bir oyuncunun mekânıdır. Uzakdoğu yakınlarındaki adalarda sınırlandırılmış enerjik rakibin bölgesiyle, küçük bir Uzakdoğu yarımadasının yarısı, Amerikan gücü için tünek sağlamaktadır. s. 53


- Eğer orta alan (Amerika'nın üstünlük sağladığı) batının giderek genişleyen yörüngesine çekilebilir, güney bölgesi tek bir oyuncunun hâkimiyetine tabi olmaz ve doğu, Amerika'yı deniz üslerinden çıkartacak şekilde birleşmezse, Amerika'nın egemen olduğunu söylenebilir. Fakat orta alan batıyı reddeder ve iddialı, tek ve bağımsız bir mevcudiyet olursa ve güneyi kontrol eder ya da doğulu esas oyuncularla bir ittifak kurarsa, o zaman Amerika'nın Avrasya'daki üstünlüğü bariz biçimde azalır. Aynı durum, iki büyük Doğulu oyuncunun bir şekilde birleşmelerinde de söz konusu olabilir. Son olarak, Amerika'nın Batılı ortakları tarafından batı bölgesindeki tüneklerinden çıkarılması (bu, muhtemelen batı ucunun sonunda orta alanda yeniden ortaya çıkan bir oyuncunun egemenliği altına girmesi ile olsun olmasın), kesinlikle Amerika'nın Avrasya satranç tahtasındaki oyuna katılımının sona erdiği anlamına gelir. s. 56-57

- Amerika'nın küresel hegemonyasının etkinlik alanı kuşkusuz büyüktür; ama iç ve dış sınırlamalar nedeniyle derinliği azdır. s. 57

- ... Amerika, kendi yurdunda, yurtdışında despot olamayacak kadar demokratiktir. Bu, Amerika'nın gücünün ve özellikle de askeri caydırıcılık yeteneğinin kullanımını sınırlamaktadır. Daha önce hiçbir halkçı demokrasi uluslararası üstünlük kazanmamıştır. Fakat güç arayışı, Amerikan halkının ülke içindeki huzuruna ani bir tehdidin (ya da meydan okumanın) belirmesi dışında, halkın tutkularını yönlendiren bir amaç değildir. Güç arayışında gerekli olan ekonomik fedakârlık, yani savunma harcamaları ve insani fedakârlık, hatta profesyonel askerlerin ölümü ve yaralanmaları bile, demokratik içgüdülerle uyuşmaz. Demokrasi yayılmacı seferberliğe karşıdır. s. 57-58

- Amerikan liderliğinin karşı karşıya kaldığı ikilemleri daha da içinden çıkılmaz bir hale getiren, küresel ortamın karakterindeki değişimdir: Gücün doğrudan kullanımı geçmişe oranla daha zor gözükmektedir. Nükleer silahlar savaşın bir siyaset aracı, hatta tehdit unsuru olarak kullanımını önemli oranda azaltmıştır. Uluslar arasında artan ekonomik bağımlılık, ekonomik şantajın siyasi kullanımını daha az gerekli kılmaktadır. Böylece manevra, diplomasi, koalisyon kurma, ortak-seçim, ve siyasi becerilerin temkinli konuşlanması, Avrasya satranç tahtasında jeostratejik gücün başarıyla uygulanmasının temel bileşenleri haline gelmiştir. s. 58-59

- İmparatorluklar da, yayılmacı egemenlik sisteminde kilit ya da kritik alanların, Cebelitarık ya da Süveyş Kanalı veya Singapur gibi hayati coğrafi noktaların planlı olarak ele geçirilmesi ve muhafazası yoluyla kurulmuştur. s. 59

- Avrasyalı bir güç olmayan Amerika Birleşik Devletleri, Avrasya Kıtası'nın üç çevre bölgesinde doğrudan doğruya konuşlandırdığı güçlerle ve Avrasya iç bölgesindeki devletler üzerindeki güçlü etkisiyle şu anda uluslararası üstünlüğe sahiptir. Ancak, Amerika'ya potansiyel bir rakip, yerkürenin en önemli oyun alanı olan Avrasya'dan çıkabilir. Bu nedenle, Amerika'nın Avrasya'daki jeopolitik çıkarlarının uzun vadeli yönetimi için Amerikan jeostratejisinin oluşturulmasında çıkış noktası, ana oyuncular üzerinde odaklanma ve arazinin doğru değerlendirilmesi olmalıdır.
Bunun için iki temel adım gereklidir:
- İlki; uluslararası güç dağılımında potansiyel olarak önemli bir kaymaya neden olabilecek güce sahip, jeostratejik olarak dinamik Avrasya devletlerini tespit etmek ve bunların siyasal seçkinlerinin merkezi dış amaçlarıyla, bunlara ulaşma arayışlarının olası sonuçlarını deşifre etmek; konumları veya varlıkları, daha aktif jeostratejik oyuncular ya da bölgesel koşullar üzerinde hızlandırıcı etkilere sahip olan, jeopolitik olarak önemli Avrasya devletlerini saptamak;
- İkincisi; yaşamsal ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere, yukarıdakileri devre dışı bırakmak, birlikte karar vermek veya kontrol etmek amacıyla belirli ABD politikaları geliştirmek, daha özel ABD politikaları arasında küresel ölçekte bağlantı kuracak daha kapsamlı bir jeostratejiyi kavramsallaştırmak.
Kısacası, Amerika Birleşik Devletleri için Avrasya stratejisi (Amerika'nın eşsiz küresel gücünün kısa vadeli korunması ve bunun uzun vadede kurumsallaştırılmış küresel bir işbirliğine dönüştürülmesi şeklinde, iki Amerikan çıkarını koruyarak), jeostratejik açıdan dinamik devletlerin amaca yönelik yönetimini ve jeopolitik olarak katalizör devletlerin dikkatle el altında tutulmasını içerir. Eski imparatorlukların acımasız çağlarını çağrıştıran bir terminolojiyle söylemek gerekirse, yayılmacı jeostratejilerin üç büyük ön koşulu, gizli anlaşmaları önlemek, güdümlü devletlerin güvenlik açısından bağımlılıklarını devam ettirmek, tebaaları itaatkâr kılmak, koruma altında tutmak ve barbarların bir araya gelmesini önlemektir. s. 62-63

- Etkin jeostratejik oyuncular, mevcut jeopolititk ilişkilerin durumunu, Amerika’nın çıkarlarını etkileyecek derecede değiştirmek amacıyla sınırları ötesinde güç uygulama ya da etkide bulunma yeteneğine ve ulusal iradeye sahip olan devletlerdir. Bunlar jeopolitik olarak değişken olma potansiyeline veya karakterine sahiptirler. Ulusal azamet, ideolojik tatmin, dinsel kurtarıcılık ya da ekonomik büyüme arayışı sebebiyle bazı devletler bölgesel egemenlik ya da küresel itibar peşinde koşmaktadırlar. Bunlar derinlere kök salmış karmaşık motivasyonlarla hareket ederler. (...)Böylece Amerika’nın gücünü tartar, çıkarlarının Amerika’yla ne ölçüde çakıştığını ya da çatıştığını belirler ve daha sınırlı olan kendi Avrasya hedeflerini Amerikan politikalarıyla bazen uyuşarak, bazen de zıt düşerek oluştururlar. S. 64

- Mevcut küresel koşullarda, Avrasya’nın yeni jeopolitik haritasında kilit önemdeki en az beş jeostratejik oyuncu ile (son ikisi kısmen oyuncu olarak nitelendirilebilecek) beş jeopolitik eksen belirlenebilir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin oyunculardır; öte yandan, İngiltere, Japonya ve Endonezya çok önemli ülkeler olmakla birlikte bu şekilde nitelendirilemezler. Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran kritik olarak önemli joepolitik eksen rolünü oynarken, Türkiye ve İran’ın her ikisi de bir ölçüde, daha sınırlı kapasiteleri dahilinde aynı zamanda jeostratejik olarak da etkindirler. S. 65


- Avrupa Komisyonu’ndaki eski İngiliz üst düzey yetkililerinden olan Sir Roy Denman anılarında, 1955’te Avrupa Birliği’nin kurulmasının görüşüldüğü Messina’daki konferansta bile, resmi İngiliz sözcüsünün Avrupa’nın mimarı olmak için toplanmış kişilere açıkça şunları savunduğunu yazmaktadır:
“üzerinde tartıştığınız, ileride yapılacak bu anlaşmanın üzerinde fikir birliğine varılmasına ihtimal yoktur; fikir birliğine varılsa bile, uygulanma ihtimali yoktur. Ve uygulansa bile, İngiltere için hiçbir şekilde kabulü mümkün değildir... au revoir et bonne chance.” S. 67

- Dünyadaki en üst ekonomik güçlerden biri olarak Japonya açıkça birinci sınıf siyasi güç uygulama potansiyeline sahiptir. Ancak bunu uygulamamaktadır. Bölgesel hakimiyetten özenle kaçınmakta ve Amerika’nın koruması altında çalışmayı tercih etmektedir. Avrupa örneğindeki Büyük Britanya gibi, Japonya Asya karasının siyasetiyle ilgilenmemeyi tercih etmektedir. Bunun nedenlerinden biri, bölgesel üstünlük konusunda Japonların siyasi rol üstlenmesine karşı pek çok Asyalının devam eden düşmanlığıdır. S. 70

BÖLÜM 3: DEMOKRATİK DİRENEK NOKTASI


- Ancak sorun bu anlamda gerçek Avrupalı Avrupa’nın var olmamasıdır. Bir vizyondur, kavramdır ve bir hedeftir ama halen bir gerçek değildir. Batı Avrupa halihazırda ortak pazardır, ama tek bir siyasi varlık olmaktan halen çok uzaktır. Siyasi bir Avrupa halen oluşmaktadır. Bosna’daki kriz, eğer halen ispata gereksinim duyanlar var idiyse, Avrupa’nın süregelen yokluğunun elem verici ispatı olmuştur. Acı gerçek, Batı Avrupa’nın ve giderek Orta Avrupa’nın da, eski tebaaları ve sömürgeleri hatırlatır biçimde, Amerika’nın koruması altında olduğudur. Bu ne Amerika ne de Avrupa ulusları için sağlıklı bir durumdur. S. 89-90

- Fransa Avrupa olarak yeniden dirilişi aramakta, Almanya Avrupa aracılığıyla kurtuluş istemektedir. Bu farklı motivasyonlar Fransa ve Almanya’nın Avrupa tasarımlarının özünü açıklamak ve tanımlamak için önemlidir. S. 92


- Ancak Almanya’nın birleşmesi Avrupa politikasının asıl parametrelerini de belirgin derecede değiştirmiştir. Bu, Rusya ve Fransa için eşzamanlı bir jeopolitik yenilgidir. Birleşik Almanya artık Fransa’nın küçük siyasi ortağı değildir, otomatik olarak Batı Avrupa’daki tartışmasız temel güçtür. Hatta özellikle önemli uluslararası kuruluşlara mali destekte bulunması göz önüne alınırsa, kısmen küresel bir güçtür[dipnot 7]. Bu yeni gerçeklik Fransa-Almanya ilişkilerinde karşılıklı olarak bazı hoşnutsuzluklar yaratmıştır. Çünkü Almanya artık açıkça Fransa’nın ortağı olduğu ama kayrılmadığı gelecekteki Avrupa vizyonunu ifade edebilirdi; etmekte de istekliydi. S. 98-99 [dipnot7: örneğin, tüm bitçelerin üzerinden, Almanya AB bütçesinin %28,5’ini, NATO’nun %22,8’ini, BM’nin %8,93’ünü oluşturur; buna ek olarak Dünya Bankası’nın ve EBRD(Europan Bank for Reconstruction and Development)’nin en büyük hissedarıdır.]

- Aynı zamanda, Amerika’nın Avrupa politikasını zorlamak amacıyla Rusya’yla olan genel bağlarını stratejik olarak kendi çıkarları için kullanmaya ve Almanya’nın Avrupa’daki artan üstünlüğünü dengelemek için uygun olan zamanlarda eski Fransa-İngiltere dostluk ilişkilerini canlandırmaya hazırdır. Fransa dışişleri bakanı, Ağustos 1996’da bunu neredeyse apaçık söylemiştir: “Eğer Fransa uluslararası bir rol oynamak isterse, güçlü bir Rusya’nın varlığından ve kendini büyük bir güç olarak tekrar kanıtlamasından faydalanacaktır.” Bu sözlerle Rusya dışişleri bakanının şu karşılığı vermesini teşvik etmişlerdir: “Tüm dünya liderleri içinde, Rusya ile ilişkilerinde yapıcı tavırlarda olmaya en yakın olanlar Fransızlardır”. [dipnot 8] s. 99-100 [dipnot8: 12 Ağustos 1996 tarihli Le Nouvel Observateur’dan alıntılandığı şekliyle.]


- Amerika için temel konu, Fransa-Almanya bağlantısına dayanan, varlığını sürdürebilir, ABD’ye bağlı, küresel Amerikan üstünlüğünün etkin olarak uygulanmasında çok gerekli olan katılımcı demokratik uluslararası sistemi yaygınlaştıran Avrupa’nın nasıl inşa edileceğidir. Bu nedenle, bu, Almanya ile Fransa arasında seçim yapma meselesi değildir. Fransa ya da Almanya’dan herhangi biri olmadan Avrupa olmaz.
Yukarıdaki görüşlerden üç önemli sonuç çıkar:
1.Avrupa’nın birleşmesine Amerikan katılımı, Avrupa’nın varlığını sürdürmesine engel olan iç ahlak ve amaç krizlerini dengelemek, Amerika’nın sonuçta gerçek Avrupa birliğini desteklemediği şeklindeki yaygınAvrupa kuşkusunu dağıtmak ve Avrupa’nın girişimine gerekli demokratik coşkuyu gerekli dozda aşılamak için gereklidir. Bu, Avrupa’nın, sonunda, Amerika’nın küresel ortağı olarak kabul edileceğine dair kesin taahhüdünü gerektirir.
2.Kısa vadede Fransız siyasetine karşı stratejik muhalefet ve Almanya’nın önderliği için destek haklı görülebilir. Uzun vadede, eğer sonunda gerçek Avrupa gerçekleşecekse Avrupa birliği daha özel bir siyasi ve askeri kimlik edinmek zorunda olacaktır. Bu, Atlantik ötesi kurumlarda güç dağılımına ilişkin Fransız görüşüyle, bazı noktalarda, ilerleme içeren uzlaşmaları gerektirmektedir.
3.Ne Fransa ne Almanya tek başına Avrupa’yı kuracak kadar ya da Rusya ile Avrupa’nın coğrafik alanının çerçevesinin tamamlanmasındaki belirsizliği çözecek kadar güçlüdür. Bu Avrupa’nın çerçevesi, Baltık Cumhuriyetlerinin ve Ukrayna’nın Avrupa sistemindeki nihai konumları gibi –özellikle Rusya için- hassa konularla baş edilirken, özellikle Almanlarla birlikte, enerjik, odaklı ve kararlı Amerikan katılımını gerektirir. S. 105-106

- Avrupalılar kendi başlarına bırakıldıklarında, bütün dikkatlerini kendi iç toplumsal endişelerine yöneltme riskini taşırlar. Avrupa’nın ekonomik toparlanması görünen başarısının uzun vadedeki bedelini gözlerden saklamıştır. Bu bedeller hem ekonomik hem siyasi olarak Avrupa’ya zarar vermektedir. Batı Avrupa’nın gittikçe daha çok karşı karşıya kaldığı –ama üstesinden gelemediği- siyasi yasallık ve ekonomik canlılık krizleri, paternalizm (insanların ihtiyaçlarının karşılandığı ama özgürlüklerinin kontrol edildiği sistem), korumacılık ve içedönüklüğü tercih eden dar görüşlü devlet destekli sosyal yapının yayılmasından kaynaklanmaktadır. S. 107


- NATO’nun genişlemesindeki temel nokta, bunun Avrupa’nın genişlemesiyle bağlantılı bir süreç olmasıdır. Eğer Avrupa Birliği, daha bütünleşmiş bir Alman-Fransız merkezi ile daha az bütünleşmiş dış tabakalardan oluşan, coğrafi olarak daha büyük bir toplum olacaksa ve eğer böyle bir Avrupa güvenliğini Amerika’yla devam eden ittifak üzerine kuracaksa, o zaman Avrupa’nın jeopolitik olarak en korunmasız kesimi olan Orta Avrupa, Avrupa’nın geri kalanının Atlantik ötesi ittifak yoluyla yararlandıkları güvenliği paylaşmaktan alenen dışlanamazlar. Bu konuda Amerika ve Almanya hemfikirdirler. S. 116

- Yeni bir Avrupa halen biçimlenmektedir. Bu yeni Avrupa jeopolitik olarak “Avrupa-Atlantik” bölgesinin bir parçası olarak kalacaksa, NATO’nun genişlemesi gerekir. S. 116-117

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Büyük Satranç Tahtası/ Zbigniew Brzezinski

- Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Amerika'nın küresel üstünlüğü ve bunun jeostratejik gereklilikleri, Çev: Yelda Türedi, İstanbul, İnkılâp Kitabevi, 2005, ISBN: 975-579-036-5

BÖLÜM 1: YENİ TÜR BİR HEGEMONYA
- Avrasya yaklaşık olarak beş yüz yıl önce, kıtaların siyasi olarak etkileşimde bulunmaya başlamasıyla birlikte, dünya iktidarının merkezi olmuştur. Avrasya'da yaşayan insanlar, farklı biçimlerde, farklı zamanlarda -her ne kadar bu çoğunlukla Batı Avrupa bölgesinden olsa da- dünyanın diğer bölgelerine nüfuz etmiş ve egemen olmuş, bu süreçte bu özel konuma erişen Avrasya devletlerinden her biri, dünyanın başiktidarı olma ayrıcalığının keyfini sürmüştür. s. 13

- Bazı açılardan, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişme jeopolitik uzmanlarının en sevdikleri teorinin gerçekleştirilmesini temsil ediyordu: Hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu'nda egemen olsan, dünyanın en önemli deniz kuvvetleri, (Moğol İmparatorluğu'nun kapladığı toprakları hatırlatan) Avrasya'nın merkezi topraklarında hüküm süren dünyanın en önemli kara kuvvetlerine karşı yarışıyordu. s. 21

- Her iki rakip de, kaçınılmaz zafere olan güçlü inancını desteklerken, gerekli çabaları savunan ve tarihi iyimserlikle aşılanan kendi ideolojik çağrısını dünya çapında beyan etti. Küresel egemenliği ele geçirmeyi mit eden, ama hiçbiri Avrupa'da kesin üstünlük göstermeyi başaramamış sömürgeci Avrupalıların tersine, her rakip kendi bölgesinde açıkça egemendi. Ve her biri, bir anlamda din savaşları çağını hatırlatan bir şekilde, güdümlü devletlerini ve tebaasını kendi egemenliği altında tutuşunu güçlendirmek için ideolojisini kullandı.
Küresek jeopolitik faaliyet alanları ile rekabet eden dogmaların iddia edilen evrenselliklerinin birleşimi, rekabete benzersiz bir yoğunluk katıyordu. s. 21

- Jeopolitik anlamda zıtlaşma büyük ölçüde Avrasya bölgesinde sürdü. Çin- Sovyet bloğu Avrasya'nın büyük kısmında egemendi, ama kendi bölgesini çevreleyen alanlarda hâkim değildi. Kuzey Amerika büyük Avrasya Kıtası'nın hem en batı hem en doğu kıyılarına yerleşmeyi başardı. Batı cephesinde Berlin ablukasıyla ve doğuda Kore Savaşı'yla somutlaşan bu kıtasal direnek noktaları savunması, Soğuk Savaş olarak bilinmeye başlayan durumun ilk stratejik sınavı oldu.
Soğuk Savaş'ın son aşamasında, Avrasya haritasında, güneyde, üçüncü bir savunma cephesi belirdi. Sovyetlerin Afganistan'ı işgali, Amerika'nın iki bileşenli karşılığına yol açtı: Sovyet ordusunu bozguna uğratmak amacıyla yerli Afgan direnişçilere doğrudan ABD yardımı ve Sovyet siyasi veya askeri gücünün güneyde daha ileri yayılımını önlemek amacıyla Basra Körfezi'ndeki Amerikan askeri mevcudiyetinin büyük ölçüde arttırılması. s. 22

- Bir nükleer savaş korkusu ile her iki taraf da son ana dek doğrudan bir askeri çatışmadan kaçınırken, Avrasya bloğunun tüm Avrasya üzerinde fiili olarak etkili olma çabalarının Kuzey Amerika tarafından başarıyla önlenmesi, mücadelenin sonucunun askeri olmayan yöntemlerle belirlendiği anlamına geliyordu. Siyasi canlılık, ideolojik esneklik, ekonomik dinamizm ve kültürel çekicilik belirleyici ölçütler olmuştu.
Çin- Sovyet bloğu yirmi yıldan az bir sürede dağılırken, Amerika'nın önderliğindeki koalisyon birliğini koruyordu. Bu kısmen, demokratik koalisyonun, komünist kampın hiyerarşik ve dogmatik ama aynı zamanda kırılgan doğasının tersine, çok daha esnek olmasına bağlıydı. Demokratik koalisyon resmi doktrinsel bir biçim olmaksızın paylaşılan değerleri kapsıyordu. Komünist bloksa sadece tek geçerli yorum odağı olan dogmatik Ortodoksluğu vurguluyordu. Aynı zamanda Amerika'nın başlıca güdümlü devletleri kendinden önemli ölçüde zayıftı, oysa Sovyetler Birliği Çin'e sonsuza kadar kendisinin astıymış gibi davranamazdı. s. 22-23

- Rusya ise, tam tersine, kültürel olarak, Orta Avrupalı güdümlü devletlerin pek çoğu tarafından küçümseniyordu ve doğudaki başlıca güç olan ve kendine güveni artan müttefiki Çin tarafından giderek daha fazla hor görülüyordu. Orta Avrupalılar için Rusya'nın egemenliği, felsefi ve kültürel vatanları olarak gördükleri Batı Avrupa'dan ve onun Hristiyan dini geleneklerinden yalıtım anlamına geliyordu. Daha da kötüsü, Orta Avrupalıların -genellikle haksız bir şekilde de olsa- kültürel olarak kendilerinden daha aşağıda gördükleri insanların egemenliğinde olmaları anlamına geliyordu.
Dillerinde “Rusya” sözcüğü “aç ülke” anlamına gelen Çinliler daha da kibirliydiler. Her ne kadar başlangıçta Çinliler, Moskova'nın evrensel Sovyet modeli iddialarının doğruluğunu sessizce tartıştılarsa da Çin Komünist Devrimi'ni takip eden on yıl içerisinde Moskova'nın ideolojik üstünlüğüne iddialı bir meydan okumaya giriştiler ve hatta kuzeyli barbar komşularına karşı geleneksel küçümsemelerini açıkça ifade etmeye başladılar. s. 24-25

- “İmparatorluklar doğaları gereği siyasi olarak istikrarsızdır; çünkü bağımlı birimler her zaman daima daha fazla bağımsızlığı tercih eder ve bu tür birimlerdeki muhalif seçkinler fırsat yakaladıklarında daha fazla bağımsızlık kazanmak için harekete geçer. Bu anlamda, imparatorluklar çökmez; daha ziyade dağılırlar. Bu bazen olağanüstü şekilde hızlı olursa da , genelde çok yavaş olur.” Donald Puchala, “The History of the Future of İnternational Relations”, Ethics and İnternational Affairs 8 (1994): 183'den aktaran s. 25

- Roma'nınki merkezileştirilmiş bir yönetim sistemi ve kendine yeterli tek bir ekonomiydi . Yayılmacı gücü kasten ve maksatlı olarak, karmaşık siyasi ve ekonomik örgütlenmeler ile uygulanıyordu. Başkent merkezli, stratejik olarak tasarlanmış kara ve deniz yolları sistemi, önemli bir güvenlik tehdidi durumunda, çeşitli güdümlü devletlerde ve tebaa eyaletlerde konuşlanmış olan Roma lejyonlarının hızla yerlerini değiştirmesine olanak sağlıyordu.
İmparatorluğun doruk noktasında, dışarıdaki Roma lejyonlarında konuşlandırılmış asker sayısı üç yüz binden az değildi. s. 26-27

- ...Roma'nın yayılmacı gücü önemli bir psikolojik gerçekten de kaynaklanıyordu. Civis Romanus sum, “Ben Roma vatandaşıyım”, olabilecek en iyi kendini tanımlama biçimi, gurur kaynağı ve pek çoklarınınsa emeliydi. Sonunda Roma doğumlu olmayanlara bile verilen Roma vatandaşlığının bu yüceltilmiş konumu, yayılmacı gücün misyon anlayışını haklı çıkaracak kültürel üstünlüğün ifadesiydi. Bu sadece Roma'nın hâkimiyetini yasallaştırmakla kalmıyor, üstelik kendisine tabi olanları asimile olmaya ve yayılmacı yapıya katılmaya da meylettiriyordu. Böylece yöneticiler tarafından bahşedilen ve boyun eğenler tarafından kabul edilen kültürel üstünlük yayılmacı gücü destekliyordu. s. 28

- İmparatorluk iç canlılığını ve birliğini koruyabildiği sürece, dış dünya rekabet edebilecek durumda değildi. s. 28


-(MS 220'den sonrasını kastederek) Çin'in daha sonraki tarihi, bozulma ve parçalanmaların takip ettiği yeniden birleşme ve genişleme dönemlerini içerir. Çin birkaç kez kendi kendine yeterli, yalıtılmış, örgütlü, dış rakipler tarafından tehdit edilmeyen imparatorluk sistemleri kurmayı başardı... XVIII. yüzyıla kadar Çin, bir kez daha olmak üzere, imparatorluk merkezinin güdümlü devletler ve tebaalarla çevrelendiği, bugünkü Kore, Hindiçini, Tayland, Burma ve Nepal'i içine alan tamamıyla gelişmiş bir imparatorluktu. s. 29-30

- Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi, imparatorluk, karmaşık bir maliye, ekonomi, eğitim ve güvenlik örgütlenmesiydi. Bu geniş bölge ve burada yaşayan 300 milyondan fazla kişi üzerindeki denetim, merkezi siyasal otorite şiddetle vurgulanarak, dikkate değer ölçüde etkili bir kurye sistemi ile desteklenen örgütlenme yöntemleriyle sağlanıyordu. Tüm imparatorluk Pekin merkez alınarak, her biri bir kuryenin sırasıyla bir hafta, iki hafta, üç hafta ve dört haftada erişebileceği sınırlarla belirlenmiş dört bölgeye ayrılmıştı. Profesyonel eğitim almış ve rekabete dayalı bir sistemle seçilmiş merkezi bürokrasi birliğin gücünü sağlıyordu.
Birlik, yine Roma'da olduğu gibi, güçlü biçimde hissedilen ve derine kök salmış -uyum, hiyerarşi ve disiplin vurgusuyla ve imparatorluk felsefesiyle uyuşan Konfüçyusçulukla zenginleştirilmiş- kültürel üstünlük kanısıyla destekleniyor, meşrulaştırılıyor ve korunuyordu. Kutsal bir imparatorluk olan Çin, dünyanın merkezi olarak görülüyor, çevresi ve ötesinde ise sadece barbarlar olduğu düşünülüyordu. Çinli olmak kültürlü olmak demekti ve bu nedenle dünyanın geri kalanı Çin'e riayet etmeye mecburdu. s. 30-31

- Çin sistemi kendine yeterli ve kendini devam ettirebilen, öncelikle paylaşılan etnik kimlik üzerine temellenmiş, merkezi gücün etnik yabancılara ve coğrafi çevrede yer alan tebaalara nispeten sınırlı sunulduğu bir sistemdi.
Büyük ve etkin etnik çekirdek, Çin'in periyodik olarak imparatorluğu restorasyonunu mümkün kıldı. Bu açıdan Çin, sayı olarak az ama egemen olmaya istekli insanların, çok daha büyük etnik yabancı nüfuslar üzerinde egemenliğini kabul ettirip sürdürdüğü diğer imparatorluklardan farklıydı. s. 32-33

- ... Roma'da ve Çin'de imparatorluk yapısı hem siyasi hem ekonomik olarak son derece gelişmişti ve merkezin kültürel üstünlüğünün yaygın olarak kabul görmesi önemli bir birleştirici işleve sahipti. Moğol İmparatorluğu, tam tersine, denetimi daha çok doğrudan askeri fetih ve ardından yerel koşullara uyum sağlayarak, hatta asimilasyonla sağladı.
Moğol İmparatorluğu'nun gücü büyük oranda askeri etkinliğe dayanıyordu . Askeri kuvvetlerin tam vaktinde toplanma ve hızlı hareket etme kapasitesi ve bu kapasiteyle birleştirilen üstün askeri taktiklerin zekice ve acımasızca uygulanması ile sağlanan Moğol gücü, ne Moğol yönetimi için organize bir ekonomik ve mali sistem gerektiriyordu, ne de Moğol otoritesinin kültürel üstünlük iddiasından beslenmesi gerekiyordu. Moğol yöneticiler kendini tekrar tekrar üretebilen yönetici sınıfı oluşturabilmek için sayıca çok azdılar ve her durumda tanımlanmış ve kendinin bilincinde olan kültürel ve hatta etnik üstünlük duygusunun yokluğu imparatorluk seçkinlerini gerekli olan öznel güvenden yoksun bırakıyordu.
Aslında Moğol yöneticiler, fethettikleri halkların kültürel olarak kendilerinden daha üst düzeyde olanlarının aşamalı asimilasyonuna oldukça yatkın olduklarını gösterdiler. Nitekim, Cengiz Han'ın torunlarından biri, Büyük Hun İmparatorluğu'nun Çin bölümünün imparatoru, Konfüçyüsçülüğün ateşli bir yayıcısı oldu, bir diğeri Pers sultanı olarak mevkisinin izin verdiği ölçüde adanmış bir Müslüman oldu ve bir üçüncüsü Orta Asya'nın kültürel olarak Pers hükümdarı oldu.
Etkin bir siyasi kültürün olmaması sebebiyle yöneticilerin yönetilenler tarafından asimile edilmesi ve, imparatorluğu kuran büyük hanın yerine kimin geçeceği sorununun çözülememesi imparatorluğun sonunda yok olmasına sebep oldu. Moğol bölgesi tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyümüştü; imparatorluğu kendine yeterli parçalara bölerek sorunu çözme girişimi daha da hızlı bölgesel asimilasyona yol açtı ve imparatorluğun dağılmasını hızlandırdı. Dünyanın en büyük karasal imparatorluğu, 1206- 1405 yılları arasında iki yüz yıl hüküm sürdükten sonra, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. s. 34-35

- Ancak, Batı Avrupa egemenliği, küresel gücün Batı Avrupa tarafından ele geçirilmesi ile eşdeğer değildi. Temel gerçek, Avrupa'nın medeni küresel üstünlüğü ve parçalanmış Avrupa'nın kıtasal gücüydü. Moğollar ve daha sonra Rus İmparatorluğu'nun Avrasya'nın merkezi topraklarını fethetmelerinden farklı olarak, Avrupa'nın denizaşırı yayılmacılığı aralıksız okyanus ötesi keşifler ve deniz ticaretinin büyümesiyle elde edilmişti .ancak bu süreç lider Avrupa devletleri arasında sadece denizaşırı bölgelerde değil Avrupa'da da egemenlik kazanabilmek için sürekli mücadeleyi içeriyordu. Bunun jeopolitik sonucu Avrupa'nın küresel egemenliğinin herhangi bir Avrupa gücünün Avrupa'daki egemenliğinden kaynaklanmadığı olgusuydu. s. 37

- Denizaşırı İngiliz İmparatorluğu başlangıçta keşif, ticaret ve fetih birleşimi ile elde edilmişti. Ama Romalı ve Çinli selefleri veya Fransız ve İspanyol rakipleri gibi, kalıcılığının gücü İngiltere'nin kültürel üstünlüğünün algılanışından kaynaklanıyordu. Bu üstünlük sadece imparatorluğun yönetici sınıfının öznel kibri değildi, İngiliz olmayan tebaa da bu görüşü paylaşıyordu. ... Başarıyla uygulanan ve sessizce kabul edilen kültürel üstünlük, imparatorluk merkezinin iktidarını devam ettirmek için büyük askeri kuvvetlere gereksinimi azaltma etkisine sahipti. 1914'e kadar, sadece birkaç bin İngiliz askeri personeli ve memuru yaklaşık 28 milyon metre kareyi ve İngiliz olmayan 400 milyon kişiyi kontrol ediyordu. s. 40-41


- Kısaca, Roma nüfuzunu büyük ölçüde üstün askeri örgütlenmeyle ve kültürel çekicilikle sağlıyordu. Çin, paylaşılan etnik kimliğe dayalı imparatorluğunu yönetmek için ağırlıklı olarak hızlı ve verimli bürokrasiye güveniyor ve onu ileri derecede gelişmiş üstünlük duygusuyla destekliyordu. Moğol İmparatorluğu, yönetiminin temellerinde, fetih için gelişmiş askeri taktikleri ve asimilasyona eğilimi birleştirmişti. İngilizler (İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar gibi), bayrakları ticaretlerinin ardından gittiği için üstünlük kazandılar, hâkimiyetleri de aynı şekilde üstün askeri örgütlenme ve kültürel güvenle desteklendi. Ama bu imparatorlukların hiçbiri küresel değildi. Büyük Britanya bile tam anlamıyla küresel bir güç değildi. Avrupa'yı kontrol etmedi, sadece dengeledi. İstikrarlı bir Avrupa İngiltere'nin Uluslar arası üstünlüğü için son derece önemliydi ve Avrupa'nın kendini yıkması, kaçınılmaz olarak İngiliz üstünlüğünün sonunu belirledi. s. 41

- Amerika Birleşik Devletleri tüm dünya denizleri ve okyanuslarına hâkim olmakla kalmaz, siyasal olarak önemli mesafelerde, gücünü karada da göstermesine olanak veren, kara ve denizden kıyı hâkimiyeti sağlayan iddialı bir askeri kabiliyet de geliştirmiştir. Askeri birlikleri Avrasya'nın batı ve doğu uçlarında çok sağlam konuşlanmıştır ve Basra Körfezi'ne de hâkimdir. Amerika'nın, içlerinden bir kısmının Washington'ın kendilerini daha resmi bağlarla kabul etmesine can atan, güdümlü devletleri ... tüm Avrasya kıtasını kaplar. s. 41


- (Rusya ve Çin) Siyasi iradelerini kabul ettirmek için askeri kuvvetlerini uzun mesafelere gönderme kabiliyetleri olmadığından ve teknolojik açıdan Amerika'dan çok daha geride olduklarından, dünya çapında siyasi nüfuzu devam ettirmek -ya da yakın bir zamanda elde etmek için- gerekli araçlara sahip değillerdir. s. 43

- ...Amerika küresel gücün belirleyici dört alanında en üstün durumdadır: Askeri olarak eşi olmayan bir küresel erişime sahiptir; ekonomik olarak, her ne kadar, her ikisi de küresel gücün diğer niteliklerinden nefret eden Japonya ve Almanya bazı bakımlardan rakip olsalar da, küresel büyümenin lokomotifi olmaya devam etmektedir; teknolojik olarak yeniliğin tüm ultramodern alanlarında önderliği elinde tutmaktadır ve kültürel olarak, bazı aşırılıklara karşın, özellikle dünya gençleri arasında rakipsiz bir cazibeye sahiptir. Tüm bunlar Amerika'ya başka hiçbir devletin yakınlarına bile yaklaşamadığı siyasi bir nüfuz sağlamaktadır. Amerika'yı tek kapsamlı küresel süper güç yapan bu dördünün birleşimidir. s. 43


- Önceki imparatorluklar aristokrat siyasi elitlerce kurulmuş ve çoğu özde otoriter veya mutlakıyetçi rejimlerle yönetilmiştir. İmparatorluk devletlerinde nüfusun çoğunluğu ya siyasi olarak tarafsızdır ya da son zamanlarda olduğu gibi, emperyalist duygular ve sembollerle beyinleri yıkanmıştır. Ulusal zafer, “beyaz adamın ağır yükü”, “uygarlık misyonu”, kişisel fırsatları bir yana bırakırsak, bunların tümü emperyalist maceralar için gerekli desteği harekete geçirmeye ve gerçekte hiyerarşik emperyalist güç piramidini sürdürmeye hizmet ediyordu.
Amerikan halkının Amerikan gücünün ülke dışına yöneltilmesi konusundaki tavrıysa bunlardan çok daha kararsızdı. Amerikan halkı Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girmesinin büyük ölçüde Japonların Pearl Harbor'a saldırısının şok edici etkisi nedeniyle destekledi. Amerika'nın Soğuk Savaş'a katılışı, Berlin Kuşatması'na ve Kore Savaşı'na kadar, başlangıçta çok isteksizce desteklendi. Soğuk Savaş bittikten sonra, Amerika'nın tek küresel güç olarak ortaya çıkması halkta şeytani bir zevk uyandırmadı, ama daha ziyade Amerika'nın yurtdışındaki sorumluluklarının daha sınırlı bir tanımına doğru eğilimi ortaya çıktı. 1995 ve 1996 yıllarında yürütülen kamuoyu araştırmaları genel kamu tercihinin, küresel gücü tek başına uygulamak yerine diğerleriyle “paylaşmak” olduğunu gösteriyordu. s. 44

- Kültürel egemenlik Amerika'nın küresel gücünün yeterince takdir edilmemiş yüzüdür. Estetik değerleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Amerika'nın kitlesel kültürü, özellikle dünya gençliği üzerinde manyetik bir çekim gücüne sahiptir. Cazibesi, yansıttığı hazza dayalı yaşam biçimine dayandırılabilir, ama küresel cazibesi inkâr edilemez. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın dörtte üçünü kapsar. Amerikan tutkuları, yeme alışkanlıkları ve hatta giysileri dünyada gittikçe daha çok taklit edilirken, Amerikan popüler müziği de aynı şekilde baskındır. İnternet dili İngilizce'dir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin ezici çoğunluğu Amerika kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika yüksek eğitim arayanların Kâbesi haline gelmiştir. Yarım milyon öğrenci Amerika'ya akın etmekte ve bunların en yeteneklileri asla ülkelerine dönmemektedir. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlar neredeyse bütün kıtalarda her kabinede yer almaktadır. s. 45

- Amerikan tarzının örnek alınması dünyayı sararken, bu durum, dolaylı ve görünüşe göre uzlaşmaya dayalı Amerikan hegemonyasının uygulanması için daha uygun bir zemin yaratmaktadır. Ve Amerika'nın iç sisteminde olduğu gibi, bu hegemonya, uyum yaratmak, güç ve etki oransızlıklarını silikleştirmek için tasarlanmış çok parçalı birbirine bağlı kurum ve prosedürlerden oluşan bir yapıdan meydana gelir. Böylece Amerika'nın küresel üstünlüğü, sözcüğün tam anlamıyla dünyayı kuşatan, özenle tasarlanmış müttefikler ve koalisyonlar sistemiyle desteklenir. (nato, imf, db, apec,...) s. 47


- Önceki imparatorluklardan farklı olarak, bu büyük ve karmaşık küresel sistem hiyerarşik bir piramit değildir. Daha ziyade, Amerika, birbirine bağlı bir dünyanın merkezinde durmaktadır; bu dünyada güç her ne kadar mutlak olarak tek bir kaynak, yani Washington kökenliyse de, uygulanması, süregiden pazarlıklar, ikili görüşmeler, bilgi yayılımı ve resmi ortak fikir birliği ile olur. Ve burası iktidar oyununun, Amerika'nın iç kurallarına göre oynadığı ve oynamak zorunda olduğu noktadır. Dünyanın, Amerika'nın küresel hegemonyasının demokratik sürecinin merkeziyetçiliğine dair en büyük övgüsü, yabancıların Amerika'nın ülke içindeki siyasi pazarlıklarına dahil olabilme düzeyidir. Yabancı hükümetler yapabildikleri ölçüde aynı etnik grubu ya da dini kimliği paylaştıkları Amerikalıları harekete geçirmeye çabalayabilirler. Pek çok yabancı hükümet davalarının daha öncelikle görüşülmesi için, Amerika'nın başkentinde faaliyetlerini yürüten kayıtlı bin kadar özel yabancı çıkar grubunun yanı sıra, özellikle kongredeki lobileri kullanırlar. Amerikan etnik toplulukları ABD'nin yurtdışı siyasetini de etkilemeye çabalar, bunların en etkili olanları Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileridir.

- Böylece Amerika'nın üstünlüğü yeni bir uluslararası düzen üretmiştir. Bu düzen Amerikan sisteminin özelliklerini yurtdışında kopyalayıp çoğaltmakla kalmaz aynı zamanda kurumsallaştırır. s. 48-49