18 Temmuz 2011 Pazartesi

Büyük Satranç Tahtası/ Zbigniew Brzezinski

- Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Amerika'nın küresel üstünlüğü ve bunun jeostratejik gereklilikleri, Çev: Yelda Türedi, İstanbul, İnkılâp Kitabevi, 2005, ISBN: 975-579-036-5

BÖLÜM 1: YENİ TÜR BİR HEGEMONYA
- Avrasya yaklaşık olarak beş yüz yıl önce, kıtaların siyasi olarak etkileşimde bulunmaya başlamasıyla birlikte, dünya iktidarının merkezi olmuştur. Avrasya'da yaşayan insanlar, farklı biçimlerde, farklı zamanlarda -her ne kadar bu çoğunlukla Batı Avrupa bölgesinden olsa da- dünyanın diğer bölgelerine nüfuz etmiş ve egemen olmuş, bu süreçte bu özel konuma erişen Avrasya devletlerinden her biri, dünyanın başiktidarı olma ayrıcalığının keyfini sürmüştür. s. 13

- Bazı açılardan, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişme jeopolitik uzmanlarının en sevdikleri teorinin gerçekleştirilmesini temsil ediyordu: Hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu'nda egemen olsan, dünyanın en önemli deniz kuvvetleri, (Moğol İmparatorluğu'nun kapladığı toprakları hatırlatan) Avrasya'nın merkezi topraklarında hüküm süren dünyanın en önemli kara kuvvetlerine karşı yarışıyordu. s. 21

- Her iki rakip de, kaçınılmaz zafere olan güçlü inancını desteklerken, gerekli çabaları savunan ve tarihi iyimserlikle aşılanan kendi ideolojik çağrısını dünya çapında beyan etti. Küresel egemenliği ele geçirmeyi mit eden, ama hiçbiri Avrupa'da kesin üstünlük göstermeyi başaramamış sömürgeci Avrupalıların tersine, her rakip kendi bölgesinde açıkça egemendi. Ve her biri, bir anlamda din savaşları çağını hatırlatan bir şekilde, güdümlü devletlerini ve tebaasını kendi egemenliği altında tutuşunu güçlendirmek için ideolojisini kullandı.
Küresek jeopolitik faaliyet alanları ile rekabet eden dogmaların iddia edilen evrenselliklerinin birleşimi, rekabete benzersiz bir yoğunluk katıyordu. s. 21

- Jeopolitik anlamda zıtlaşma büyük ölçüde Avrasya bölgesinde sürdü. Çin- Sovyet bloğu Avrasya'nın büyük kısmında egemendi, ama kendi bölgesini çevreleyen alanlarda hâkim değildi. Kuzey Amerika büyük Avrasya Kıtası'nın hem en batı hem en doğu kıyılarına yerleşmeyi başardı. Batı cephesinde Berlin ablukasıyla ve doğuda Kore Savaşı'yla somutlaşan bu kıtasal direnek noktaları savunması, Soğuk Savaş olarak bilinmeye başlayan durumun ilk stratejik sınavı oldu.
Soğuk Savaş'ın son aşamasında, Avrasya haritasında, güneyde, üçüncü bir savunma cephesi belirdi. Sovyetlerin Afganistan'ı işgali, Amerika'nın iki bileşenli karşılığına yol açtı: Sovyet ordusunu bozguna uğratmak amacıyla yerli Afgan direnişçilere doğrudan ABD yardımı ve Sovyet siyasi veya askeri gücünün güneyde daha ileri yayılımını önlemek amacıyla Basra Körfezi'ndeki Amerikan askeri mevcudiyetinin büyük ölçüde arttırılması. s. 22

- Bir nükleer savaş korkusu ile her iki taraf da son ana dek doğrudan bir askeri çatışmadan kaçınırken, Avrasya bloğunun tüm Avrasya üzerinde fiili olarak etkili olma çabalarının Kuzey Amerika tarafından başarıyla önlenmesi, mücadelenin sonucunun askeri olmayan yöntemlerle belirlendiği anlamına geliyordu. Siyasi canlılık, ideolojik esneklik, ekonomik dinamizm ve kültürel çekicilik belirleyici ölçütler olmuştu.
Çin- Sovyet bloğu yirmi yıldan az bir sürede dağılırken, Amerika'nın önderliğindeki koalisyon birliğini koruyordu. Bu kısmen, demokratik koalisyonun, komünist kampın hiyerarşik ve dogmatik ama aynı zamanda kırılgan doğasının tersine, çok daha esnek olmasına bağlıydı. Demokratik koalisyon resmi doktrinsel bir biçim olmaksızın paylaşılan değerleri kapsıyordu. Komünist bloksa sadece tek geçerli yorum odağı olan dogmatik Ortodoksluğu vurguluyordu. Aynı zamanda Amerika'nın başlıca güdümlü devletleri kendinden önemli ölçüde zayıftı, oysa Sovyetler Birliği Çin'e sonsuza kadar kendisinin astıymış gibi davranamazdı. s. 22-23

- Rusya ise, tam tersine, kültürel olarak, Orta Avrupalı güdümlü devletlerin pek çoğu tarafından küçümseniyordu ve doğudaki başlıca güç olan ve kendine güveni artan müttefiki Çin tarafından giderek daha fazla hor görülüyordu. Orta Avrupalılar için Rusya'nın egemenliği, felsefi ve kültürel vatanları olarak gördükleri Batı Avrupa'dan ve onun Hristiyan dini geleneklerinden yalıtım anlamına geliyordu. Daha da kötüsü, Orta Avrupalıların -genellikle haksız bir şekilde de olsa- kültürel olarak kendilerinden daha aşağıda gördükleri insanların egemenliğinde olmaları anlamına geliyordu.
Dillerinde “Rusya” sözcüğü “aç ülke” anlamına gelen Çinliler daha da kibirliydiler. Her ne kadar başlangıçta Çinliler, Moskova'nın evrensel Sovyet modeli iddialarının doğruluğunu sessizce tartıştılarsa da Çin Komünist Devrimi'ni takip eden on yıl içerisinde Moskova'nın ideolojik üstünlüğüne iddialı bir meydan okumaya giriştiler ve hatta kuzeyli barbar komşularına karşı geleneksel küçümsemelerini açıkça ifade etmeye başladılar. s. 24-25

- “İmparatorluklar doğaları gereği siyasi olarak istikrarsızdır; çünkü bağımlı birimler her zaman daima daha fazla bağımsızlığı tercih eder ve bu tür birimlerdeki muhalif seçkinler fırsat yakaladıklarında daha fazla bağımsızlık kazanmak için harekete geçer. Bu anlamda, imparatorluklar çökmez; daha ziyade dağılırlar. Bu bazen olağanüstü şekilde hızlı olursa da , genelde çok yavaş olur.” Donald Puchala, “The History of the Future of İnternational Relations”, Ethics and İnternational Affairs 8 (1994): 183'den aktaran s. 25

- Roma'nınki merkezileştirilmiş bir yönetim sistemi ve kendine yeterli tek bir ekonomiydi . Yayılmacı gücü kasten ve maksatlı olarak, karmaşık siyasi ve ekonomik örgütlenmeler ile uygulanıyordu. Başkent merkezli, stratejik olarak tasarlanmış kara ve deniz yolları sistemi, önemli bir güvenlik tehdidi durumunda, çeşitli güdümlü devletlerde ve tebaa eyaletlerde konuşlanmış olan Roma lejyonlarının hızla yerlerini değiştirmesine olanak sağlıyordu.
İmparatorluğun doruk noktasında, dışarıdaki Roma lejyonlarında konuşlandırılmış asker sayısı üç yüz binden az değildi. s. 26-27

- ...Roma'nın yayılmacı gücü önemli bir psikolojik gerçekten de kaynaklanıyordu. Civis Romanus sum, “Ben Roma vatandaşıyım”, olabilecek en iyi kendini tanımlama biçimi, gurur kaynağı ve pek çoklarınınsa emeliydi. Sonunda Roma doğumlu olmayanlara bile verilen Roma vatandaşlığının bu yüceltilmiş konumu, yayılmacı gücün misyon anlayışını haklı çıkaracak kültürel üstünlüğün ifadesiydi. Bu sadece Roma'nın hâkimiyetini yasallaştırmakla kalmıyor, üstelik kendisine tabi olanları asimile olmaya ve yayılmacı yapıya katılmaya da meylettiriyordu. Böylece yöneticiler tarafından bahşedilen ve boyun eğenler tarafından kabul edilen kültürel üstünlük yayılmacı gücü destekliyordu. s. 28

- İmparatorluk iç canlılığını ve birliğini koruyabildiği sürece, dış dünya rekabet edebilecek durumda değildi. s. 28


-(MS 220'den sonrasını kastederek) Çin'in daha sonraki tarihi, bozulma ve parçalanmaların takip ettiği yeniden birleşme ve genişleme dönemlerini içerir. Çin birkaç kez kendi kendine yeterli, yalıtılmış, örgütlü, dış rakipler tarafından tehdit edilmeyen imparatorluk sistemleri kurmayı başardı... XVIII. yüzyıla kadar Çin, bir kez daha olmak üzere, imparatorluk merkezinin güdümlü devletler ve tebaalarla çevrelendiği, bugünkü Kore, Hindiçini, Tayland, Burma ve Nepal'i içine alan tamamıyla gelişmiş bir imparatorluktu. s. 29-30

- Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi, imparatorluk, karmaşık bir maliye, ekonomi, eğitim ve güvenlik örgütlenmesiydi. Bu geniş bölge ve burada yaşayan 300 milyondan fazla kişi üzerindeki denetim, merkezi siyasal otorite şiddetle vurgulanarak, dikkate değer ölçüde etkili bir kurye sistemi ile desteklenen örgütlenme yöntemleriyle sağlanıyordu. Tüm imparatorluk Pekin merkez alınarak, her biri bir kuryenin sırasıyla bir hafta, iki hafta, üç hafta ve dört haftada erişebileceği sınırlarla belirlenmiş dört bölgeye ayrılmıştı. Profesyonel eğitim almış ve rekabete dayalı bir sistemle seçilmiş merkezi bürokrasi birliğin gücünü sağlıyordu.
Birlik, yine Roma'da olduğu gibi, güçlü biçimde hissedilen ve derine kök salmış -uyum, hiyerarşi ve disiplin vurgusuyla ve imparatorluk felsefesiyle uyuşan Konfüçyusçulukla zenginleştirilmiş- kültürel üstünlük kanısıyla destekleniyor, meşrulaştırılıyor ve korunuyordu. Kutsal bir imparatorluk olan Çin, dünyanın merkezi olarak görülüyor, çevresi ve ötesinde ise sadece barbarlar olduğu düşünülüyordu. Çinli olmak kültürlü olmak demekti ve bu nedenle dünyanın geri kalanı Çin'e riayet etmeye mecburdu. s. 30-31

- Çin sistemi kendine yeterli ve kendini devam ettirebilen, öncelikle paylaşılan etnik kimlik üzerine temellenmiş, merkezi gücün etnik yabancılara ve coğrafi çevrede yer alan tebaalara nispeten sınırlı sunulduğu bir sistemdi.
Büyük ve etkin etnik çekirdek, Çin'in periyodik olarak imparatorluğu restorasyonunu mümkün kıldı. Bu açıdan Çin, sayı olarak az ama egemen olmaya istekli insanların, çok daha büyük etnik yabancı nüfuslar üzerinde egemenliğini kabul ettirip sürdürdüğü diğer imparatorluklardan farklıydı. s. 32-33

- ... Roma'da ve Çin'de imparatorluk yapısı hem siyasi hem ekonomik olarak son derece gelişmişti ve merkezin kültürel üstünlüğünün yaygın olarak kabul görmesi önemli bir birleştirici işleve sahipti. Moğol İmparatorluğu, tam tersine, denetimi daha çok doğrudan askeri fetih ve ardından yerel koşullara uyum sağlayarak, hatta asimilasyonla sağladı.
Moğol İmparatorluğu'nun gücü büyük oranda askeri etkinliğe dayanıyordu . Askeri kuvvetlerin tam vaktinde toplanma ve hızlı hareket etme kapasitesi ve bu kapasiteyle birleştirilen üstün askeri taktiklerin zekice ve acımasızca uygulanması ile sağlanan Moğol gücü, ne Moğol yönetimi için organize bir ekonomik ve mali sistem gerektiriyordu, ne de Moğol otoritesinin kültürel üstünlük iddiasından beslenmesi gerekiyordu. Moğol yöneticiler kendini tekrar tekrar üretebilen yönetici sınıfı oluşturabilmek için sayıca çok azdılar ve her durumda tanımlanmış ve kendinin bilincinde olan kültürel ve hatta etnik üstünlük duygusunun yokluğu imparatorluk seçkinlerini gerekli olan öznel güvenden yoksun bırakıyordu.
Aslında Moğol yöneticiler, fethettikleri halkların kültürel olarak kendilerinden daha üst düzeyde olanlarının aşamalı asimilasyonuna oldukça yatkın olduklarını gösterdiler. Nitekim, Cengiz Han'ın torunlarından biri, Büyük Hun İmparatorluğu'nun Çin bölümünün imparatoru, Konfüçyüsçülüğün ateşli bir yayıcısı oldu, bir diğeri Pers sultanı olarak mevkisinin izin verdiği ölçüde adanmış bir Müslüman oldu ve bir üçüncüsü Orta Asya'nın kültürel olarak Pers hükümdarı oldu.
Etkin bir siyasi kültürün olmaması sebebiyle yöneticilerin yönetilenler tarafından asimile edilmesi ve, imparatorluğu kuran büyük hanın yerine kimin geçeceği sorununun çözülememesi imparatorluğun sonunda yok olmasına sebep oldu. Moğol bölgesi tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyümüştü; imparatorluğu kendine yeterli parçalara bölerek sorunu çözme girişimi daha da hızlı bölgesel asimilasyona yol açtı ve imparatorluğun dağılmasını hızlandırdı. Dünyanın en büyük karasal imparatorluğu, 1206- 1405 yılları arasında iki yüz yıl hüküm sürdükten sonra, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. s. 34-35

- Ancak, Batı Avrupa egemenliği, küresel gücün Batı Avrupa tarafından ele geçirilmesi ile eşdeğer değildi. Temel gerçek, Avrupa'nın medeni küresel üstünlüğü ve parçalanmış Avrupa'nın kıtasal gücüydü. Moğollar ve daha sonra Rus İmparatorluğu'nun Avrasya'nın merkezi topraklarını fethetmelerinden farklı olarak, Avrupa'nın denizaşırı yayılmacılığı aralıksız okyanus ötesi keşifler ve deniz ticaretinin büyümesiyle elde edilmişti .ancak bu süreç lider Avrupa devletleri arasında sadece denizaşırı bölgelerde değil Avrupa'da da egemenlik kazanabilmek için sürekli mücadeleyi içeriyordu. Bunun jeopolitik sonucu Avrupa'nın küresel egemenliğinin herhangi bir Avrupa gücünün Avrupa'daki egemenliğinden kaynaklanmadığı olgusuydu. s. 37

- Denizaşırı İngiliz İmparatorluğu başlangıçta keşif, ticaret ve fetih birleşimi ile elde edilmişti. Ama Romalı ve Çinli selefleri veya Fransız ve İspanyol rakipleri gibi, kalıcılığının gücü İngiltere'nin kültürel üstünlüğünün algılanışından kaynaklanıyordu. Bu üstünlük sadece imparatorluğun yönetici sınıfının öznel kibri değildi, İngiliz olmayan tebaa da bu görüşü paylaşıyordu. ... Başarıyla uygulanan ve sessizce kabul edilen kültürel üstünlük, imparatorluk merkezinin iktidarını devam ettirmek için büyük askeri kuvvetlere gereksinimi azaltma etkisine sahipti. 1914'e kadar, sadece birkaç bin İngiliz askeri personeli ve memuru yaklaşık 28 milyon metre kareyi ve İngiliz olmayan 400 milyon kişiyi kontrol ediyordu. s. 40-41


- Kısaca, Roma nüfuzunu büyük ölçüde üstün askeri örgütlenmeyle ve kültürel çekicilikle sağlıyordu. Çin, paylaşılan etnik kimliğe dayalı imparatorluğunu yönetmek için ağırlıklı olarak hızlı ve verimli bürokrasiye güveniyor ve onu ileri derecede gelişmiş üstünlük duygusuyla destekliyordu. Moğol İmparatorluğu, yönetiminin temellerinde, fetih için gelişmiş askeri taktikleri ve asimilasyona eğilimi birleştirmişti. İngilizler (İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar gibi), bayrakları ticaretlerinin ardından gittiği için üstünlük kazandılar, hâkimiyetleri de aynı şekilde üstün askeri örgütlenme ve kültürel güvenle desteklendi. Ama bu imparatorlukların hiçbiri küresel değildi. Büyük Britanya bile tam anlamıyla küresel bir güç değildi. Avrupa'yı kontrol etmedi, sadece dengeledi. İstikrarlı bir Avrupa İngiltere'nin Uluslar arası üstünlüğü için son derece önemliydi ve Avrupa'nın kendini yıkması, kaçınılmaz olarak İngiliz üstünlüğünün sonunu belirledi. s. 41

- Amerika Birleşik Devletleri tüm dünya denizleri ve okyanuslarına hâkim olmakla kalmaz, siyasal olarak önemli mesafelerde, gücünü karada da göstermesine olanak veren, kara ve denizden kıyı hâkimiyeti sağlayan iddialı bir askeri kabiliyet de geliştirmiştir. Askeri birlikleri Avrasya'nın batı ve doğu uçlarında çok sağlam konuşlanmıştır ve Basra Körfezi'ne de hâkimdir. Amerika'nın, içlerinden bir kısmının Washington'ın kendilerini daha resmi bağlarla kabul etmesine can atan, güdümlü devletleri ... tüm Avrasya kıtasını kaplar. s. 41


- (Rusya ve Çin) Siyasi iradelerini kabul ettirmek için askeri kuvvetlerini uzun mesafelere gönderme kabiliyetleri olmadığından ve teknolojik açıdan Amerika'dan çok daha geride olduklarından, dünya çapında siyasi nüfuzu devam ettirmek -ya da yakın bir zamanda elde etmek için- gerekli araçlara sahip değillerdir. s. 43

- ...Amerika küresel gücün belirleyici dört alanında en üstün durumdadır: Askeri olarak eşi olmayan bir küresel erişime sahiptir; ekonomik olarak, her ne kadar, her ikisi de küresel gücün diğer niteliklerinden nefret eden Japonya ve Almanya bazı bakımlardan rakip olsalar da, küresel büyümenin lokomotifi olmaya devam etmektedir; teknolojik olarak yeniliğin tüm ultramodern alanlarında önderliği elinde tutmaktadır ve kültürel olarak, bazı aşırılıklara karşın, özellikle dünya gençleri arasında rakipsiz bir cazibeye sahiptir. Tüm bunlar Amerika'ya başka hiçbir devletin yakınlarına bile yaklaşamadığı siyasi bir nüfuz sağlamaktadır. Amerika'yı tek kapsamlı küresel süper güç yapan bu dördünün birleşimidir. s. 43


- Önceki imparatorluklar aristokrat siyasi elitlerce kurulmuş ve çoğu özde otoriter veya mutlakıyetçi rejimlerle yönetilmiştir. İmparatorluk devletlerinde nüfusun çoğunluğu ya siyasi olarak tarafsızdır ya da son zamanlarda olduğu gibi, emperyalist duygular ve sembollerle beyinleri yıkanmıştır. Ulusal zafer, “beyaz adamın ağır yükü”, “uygarlık misyonu”, kişisel fırsatları bir yana bırakırsak, bunların tümü emperyalist maceralar için gerekli desteği harekete geçirmeye ve gerçekte hiyerarşik emperyalist güç piramidini sürdürmeye hizmet ediyordu.
Amerikan halkının Amerikan gücünün ülke dışına yöneltilmesi konusundaki tavrıysa bunlardan çok daha kararsızdı. Amerikan halkı Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girmesinin büyük ölçüde Japonların Pearl Harbor'a saldırısının şok edici etkisi nedeniyle destekledi. Amerika'nın Soğuk Savaş'a katılışı, Berlin Kuşatması'na ve Kore Savaşı'na kadar, başlangıçta çok isteksizce desteklendi. Soğuk Savaş bittikten sonra, Amerika'nın tek küresel güç olarak ortaya çıkması halkta şeytani bir zevk uyandırmadı, ama daha ziyade Amerika'nın yurtdışındaki sorumluluklarının daha sınırlı bir tanımına doğru eğilimi ortaya çıktı. 1995 ve 1996 yıllarında yürütülen kamuoyu araştırmaları genel kamu tercihinin, küresel gücü tek başına uygulamak yerine diğerleriyle “paylaşmak” olduğunu gösteriyordu. s. 44

- Kültürel egemenlik Amerika'nın küresel gücünün yeterince takdir edilmemiş yüzüdür. Estetik değerleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Amerika'nın kitlesel kültürü, özellikle dünya gençliği üzerinde manyetik bir çekim gücüne sahiptir. Cazibesi, yansıttığı hazza dayalı yaşam biçimine dayandırılabilir, ama küresel cazibesi inkâr edilemez. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın dörtte üçünü kapsar. Amerikan tutkuları, yeme alışkanlıkları ve hatta giysileri dünyada gittikçe daha çok taklit edilirken, Amerikan popüler müziği de aynı şekilde baskındır. İnternet dili İngilizce'dir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin ezici çoğunluğu Amerika kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika yüksek eğitim arayanların Kâbesi haline gelmiştir. Yarım milyon öğrenci Amerika'ya akın etmekte ve bunların en yeteneklileri asla ülkelerine dönmemektedir. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlar neredeyse bütün kıtalarda her kabinede yer almaktadır. s. 45

- Amerikan tarzının örnek alınması dünyayı sararken, bu durum, dolaylı ve görünüşe göre uzlaşmaya dayalı Amerikan hegemonyasının uygulanması için daha uygun bir zemin yaratmaktadır. Ve Amerika'nın iç sisteminde olduğu gibi, bu hegemonya, uyum yaratmak, güç ve etki oransızlıklarını silikleştirmek için tasarlanmış çok parçalı birbirine bağlı kurum ve prosedürlerden oluşan bir yapıdan meydana gelir. Böylece Amerika'nın küresel üstünlüğü, sözcüğün tam anlamıyla dünyayı kuşatan, özenle tasarlanmış müttefikler ve koalisyonlar sistemiyle desteklenir. (nato, imf, db, apec,...) s. 47


- Önceki imparatorluklardan farklı olarak, bu büyük ve karmaşık küresel sistem hiyerarşik bir piramit değildir. Daha ziyade, Amerika, birbirine bağlı bir dünyanın merkezinde durmaktadır; bu dünyada güç her ne kadar mutlak olarak tek bir kaynak, yani Washington kökenliyse de, uygulanması, süregiden pazarlıklar, ikili görüşmeler, bilgi yayılımı ve resmi ortak fikir birliği ile olur. Ve burası iktidar oyununun, Amerika'nın iç kurallarına göre oynadığı ve oynamak zorunda olduğu noktadır. Dünyanın, Amerika'nın küresel hegemonyasının demokratik sürecinin merkeziyetçiliğine dair en büyük övgüsü, yabancıların Amerika'nın ülke içindeki siyasi pazarlıklarına dahil olabilme düzeyidir. Yabancı hükümetler yapabildikleri ölçüde aynı etnik grubu ya da dini kimliği paylaştıkları Amerikalıları harekete geçirmeye çabalayabilirler. Pek çok yabancı hükümet davalarının daha öncelikle görüşülmesi için, Amerika'nın başkentinde faaliyetlerini yürüten kayıtlı bin kadar özel yabancı çıkar grubunun yanı sıra, özellikle kongredeki lobileri kullanırlar. Amerikan etnik toplulukları ABD'nin yurtdışı siyasetini de etkilemeye çabalar, bunların en etkili olanları Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileridir.

- Böylece Amerika'nın üstünlüğü yeni bir uluslararası düzen üretmiştir. Bu düzen Amerikan sisteminin özelliklerini yurtdışında kopyalayıp çoğaltmakla kalmaz aynı zamanda kurumsallaştırır. s. 48-49

2 Ekim 2010 Cumartesi

Paris'te Bir Osmanlı Sefiri/ Şevket Rado

- Rado, Ş.(Hazırlayan), Paris'te Bir Osmanlı Sefiri, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa Seyahatnamesi, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Mayıs 2008, ISBN: 978-975-458-815-6

" Gençliğinde Yeniçeri Ocağı'nın 28. ortasına (28. tabur) yazılmış olduğu için "Yirmisekiz" lakabıyla şöhret kazanan Mehmet Çelebi, 1720 yılında devrin padişahı III. Ahmet tarafından Fransa'ya büyükelçi olarak gönderilmiş değerli devlet adamlarımızdan biridir. Kendisinin kalabalık bir maiyetle ve yanına henüz çocuk yaşta bulunan oğlu Said'i de alarak Fransa'ya yaptığı bu seyahat Türkiye'ye matbaacılığın getirilmesine sebep olmak gibi muazzam bir hizmete yol açmakla beraber, Çelebi'nin Fransa seyahatini anlatan sefaretnamesi 18. yüzyılın başında Türk edebiyatını süsleyen, güzel olduğu kadar öğretici eserlerden biridir." Şevket Rado (kitabın sunuş kısmından alınmıştır)
Döneme ait pek çok çizim ve harita ile hızır gibi yetişen dipnotlar sayesinde gayet anlaşılır, keyif verir bir edisyon olmuş. Dönemin rotokolleri ve Osmanlı gözünden gavur diyarlarını merak ediyorsanız tam başlangıç kitabı.

- Zira Agda şehri zemininden Montanroz dedikleri mahalle varıncaya değin yüz yirmi zira` yüksek olup sefineleri ise, yokuşa sürmek mümkin olmadığından ol nehirde yontma taşlar ile havuzlar yapmışlar ki, her birine üçer, dörder sefine sığar. Ve ol havuzların iki tarafında sağlam kapıları var. Sefine havuza girdikte arkasında olan kapı kapanıp önünde olan kapıda iki delik var ki, mengeneler ile kapanmış ve ol kapı önünde olan nehir suyunu tıkamış ve ol sefinenein havuza girdiği yerden iki zira` yüksektir. Mengeneleri açup iki deliğinden su havuza akmağa başlayup su aktıkça sefine yukarıya kalkup çeyrek saat geçmeden havuz dolup sefine iki zira` yüksek olan su zeminine çıkdıkta öndeki kapı açılup sefine yine eskisi gibi ilerlemeğe başlar ve sefinelere uzun aletler bağlayup nehrin kıyısından üçer, ikişer katır çeküp götürürler. Ta Montanroz dedikleri mahalde yokuş tamam oluncaya değin seksen havuzdan böylece geçilir. s.20-22

- Bu arada kulağımıza çalınan cezir ve med ahvalini dahi seyretmek müyesser oldu. Bahr-i Muhit'ten yirmi dört saatte iki defa cezir ve med zuhur ediyor. Beş saat cezir edüp yedi saat med ediyor. Med ettikde Bordo'dan dört, beş saat yukarıya dek varup nehrin akıntısı geri dönüp, cezir ettikde gayet sürat ve ziyade şiddetle nehir denize doğru akıyor. Bir zira`dan ziyade nehir suyunun çoğalıp azaldığını gözümüzle aynen gördük.
Sahile yakın bulunan gemiler cezir vaktinde yine suya çıkar ve gidüp gelen gemiler cezir ve med vakitlerini gözedüp akıntı ile hareket ediyor. "Gözle görülmedikçe tasdik edilmez" kabilinden garip bir haldir. s. 26

- Yine kadın ve erkek, kimi ziyaret, kimi seyretmek maksadıyle kalabalık halinde gelüp, hususa yemek yediğimizi görmeğipek isterler idi. "Filan kimesnenin kızı veya filânın karısıdır; yemek yidiginüze bakmağa izninizi rica eder" deyu haberler gelüp kimini def` edemeyüp nâçar ruhsat verirdik.
Perhizleri vaktine rastladığı için kendileri yemek yemeyüp sofranın etrafını çevirüp seyrederlerdi. Hatırları için sabrederdik. Anlar ise yemek seyretmeyi âdet edinmişler. Faraza kralın yemek yediğini seyretmek isteyen, varup seyretmesine izin alır, âdetleri böyle imiş. Daha garip olanı bu ki, kral yatağında nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir, seyrü temâşâ ederler imiş. Bu yüzden bize dahi bu türlü tekliflerde bulunarak ağırlık verirlerdi. s. 33

- Kralın yanına vardıkda temennâ suretinde elimizi başımıza koyup sonra Nâme-i Hümâyun'u alup: "Şevketlû ve azametlû ve heybetlû ve salabetlû ve mehabetlû İslam Padişahı velinimetim efendim Sultan Ahmet Han İbni Sultan Mehmet Han Hazretleri'nin Nâme-i Hümâyûn-ı Şevketmakrûnlarıdır" dedik.
Kral çocuk olmağla veziri saygı ile elimizden alup Kralın yanında bulunan üzeri sırmalı yaygı ile örtülü iskemlenin üzerine koydu. Sonra Sahib-i Devlet Hazretleri'nin nâmesini alup: "Bu dahi devletlû ve saadetlû vezir-i âzam ve dâmad-ı muhterem İbrahim Paşa Hazretleri'nin nâme-i âlileridir" dedikde yine veziri elimizden alup Nâme-i Hümâyûn'un yanına, ol mahut iskemlenin üzerine koydu. s. 37

- Vasinin dahi, merasim gereğince kendisiyle elçileri buluşturucu entüredüktörü var imiş. Gelüp: "Vasi yarın sizi davet eder. İnşaallahutealâ sbah hintov ile gelür, sizi alırım. Lâkin halkımız sizi seyretmeye gayet heveslidir. Atınıza binseniz hepimizi memnun etmiş olurdunuz. Zira bizim mamleketimize bu yakın zamanda Osmanlı'dan, elçi efendimizden başkasının geldiği olmamıştır. Halkımız Osmanlılar nice kişilerdir deyû efendimizi görmekten hazzederler. Efendimiz dahi halkımızı seyir ve temâşâ idersiz" dedi. s. 39

- Bu esnada kralın akrabası olan karılar ve sair kibar karıları hintovlarından çıkup erkek elbiseleriyle ve elmaslar içinde atlara binüp kırıtarak silâhşorluğa başladılar. s. 40

- Karılar dahi evvelki gibi, erkek elbiseleriyle atlara binüp kâkül perişan oldular. s. 43 (56 nolu dipnot: Saçları darmadağın oldu demek istiyor.)

- Merşal; "Kralımızın güzelliğine ne dersiz?" diye sual eyledi. "Maşallah" dedik. "Henüz onbir yaşında, dört aylıktır. Şimdi bu boyu bosu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın?" deyu kralı tutup arkasın çevirdi. Biz dahi saçlarına yapışıp ohşadık. "Yürüyüşü dahi güzeldir. Şöyle yürüyünüz, görsünler!" dedi. Kral dahi Divanhane oratsına değin yürüyüp yine avdet eyledi. "Daha süratli hareket eyle, koştuğunuzu dahi görsünler!" dedi. Kral dahi tekrar koşarak Divanhane ortasına varıncaya kadar seğirtip avdet eyledi. Merşal: "Beğendiniz mi?" deyu sual eyledi. Biz dahi: Bârekallah" deyu cevab eyledik. s. 48

- Paris şehrine mahsus bir oyun var imiş. Opâre derler imiş. Acaip san'atler gösterirmiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar, vasi dahi ekseriya varır, kral bile ara sıra gelir imiş. Birgün bizi Vasi Merşal davet eyledi. Anı seyre gidecek olduk. Vasinin sarayına bitişik bir yere vardık. Ol saray mahsus Opâre için yapılmış. Rütbesine göre herkesin mahsus oturacak yerleri var. s. 52

- Evvelâ bir havuza geldik. Etrahı ulu ağaçlarla çevrili idi. Havuzun ortasında bir fıskıyesi mızraktan kalın su fışkırtır, sular o ulu ağaçlardan bir iki adam boyu yukarı sıçrardı. Sual eyledim: Yüz elli kademe fırlarmış. Bizim kadem ile üç kadem bir zira`dır ki elli zira` fırlamış olur. Ol kadar su zerreleri etrafa saçılırdı ki güneş havuz üzerinde parlamakla gökkuşağı şeklini müşahede eyledik. Bu fıskıyenin bütün diyarda benzeri yoktur diye haber verdiler. s. 59

- Acaip mahlûklar temâşâ eyledik. Ve ol köşkten hayvanlar olan mahalle değin meydanı delüp kaldırım taşı aralarına küçük fıskıyeler komuşlar. Bir yığın halk toplanup pencerelerden hayvanları seyir ile meşgul iken suyu koyuverüp fışkırtmaya başlayınca halkınbirbirine girüp bağırışmalarını seyir ve temâşâ iderler imiş. Hattâ bizler dahi nezaketle, beraberimizde olan adamları "Kuşhaneleri seyredin!" deyuavluya attırdık. Suyu açdırmamız azîm seyir ve temâşâya sebep oldu. s. 65-66

- Bu güzel bahçeyi seyir ve temâşâ eyledikde "Dünya müminlerin hapishanesi, kafirlerin cennetidir" sözündeki latif nükte aşikâre oldu. s. 66

- Öyle bir hal müşahede olunur ki, anlatmak ve yazmak mümkin olmaz. s. 68