14 Nisan 2010 Çarşamba

neredeyse bir balina/ steve jones- 9

BÖLÜM 10: CANLI VARLIKLARIN YERBİLİMSEL ARDIŞIMI ÜZERİNE

- Sahip olunan geneteik malzeme miktarıyla evrimsel değişim hızı arasında bir ilişki söz konusudur. Bakterilerin genetik malzemesi sınırlıdır, buna karşılık evrimsel değişim hızları oldukça yüksektir. Oysa hücre çekirdekleri genlerle tıka basa dolu olan semenderlerin evrimsel gelişimleri bugün gelinen noktada oldukça uyuşuktur. (...) Uyuşuk evrimsel bir gelişim tarzının mı fazla miktarda genetik materyalin yapılması sürecine neden olduğunu, yoksa genetik malzemenin haddinden fazla artmasının mı evrimsel gelişimi yavaşlattığını henüz bilmiyoruz. s. 352

- Geçmişten günümüze canlı formlarının kimi özellikleri bakımından gerileyiş içinde olduğu savı, insanlık tarihinin başlangıcından beri yandaş bulabilmiştir. Homeros ve Virgil, insan ırkının boyundaki azalmaya hayıflanmıştır ve Yunan aktörler mitolojik karakterleri oynarken, fiziksel boyutlarına gönderme yapmak için sütunlara çıkarlardı. (...) Bu düşünce, bir Fransız anatomistini Adem'in boyunu hesaplamaya itince ortaya ilginç bir sonuç çıkmıştı: Yaratılış'tan bu yana canlıların boyutlarında gerçekleşen azalma oranı temel alındığında, Adem'in boyunun yüz otuz fit olması gerektiği sonucuna ulaşılıyordu. s. 353

- Dinozor (dinosaur) sözcüğünü üreten kişi ve Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nin kurucusu olan ve Britanya hükümetlerine danışmanlık yapan Richard Owen, canlıların gelişim tarihine ilişkin küstahça bir bakış açısına sahipti. Sıra balıkları değerlendirmeye geldiğinde şöyle diyordu: "Besleyici morina, lezzetli ringa, zengin çeşnili somon ve etli kalkanın yaygınlık kazandığı dönem, insanların ortaya çıktığı dönemin hemen öncesine işaret eder ve bu türler, insanın avlamakta zorlanacağı türlerin yerini almıştır." Canlı formların değişiminin, insana kolaylık sağlamak üzere gerçekleştiği düşüncesi, Darwin'in, doğadaki hiçbir hayvanın bir diğerine yem olmak için bulunmadığı kesin -ve bir o kadar doğru- uyarısıyla karşıtlık oluşturur. s. 354

- Bugün yaşayan memelilerin büyük bölümü ise antik dönemlerde yaşayanlardan çok daha büyüktür. Dinazorlar çağının sonlarında yaşayan memelilerin en büyüğü bir kedi boyutlarındaydı. (...) Dinazorların kendileri de, yalnızca birkaç on milyon yıl içinde kedi boyutlarından sekiz tonluk devler durumuna gelmişti. Ancak, (...) evrim mekanizmasının, beceri ya da boyut bakımından, yalnızca yükselme yönünde yürüyen bir merdiveni yoktur. s. 356

- Erken dönem süngerler, yalnızca yarım düzine hücre tipine sahipken, insanlarda yüzlerce hücre tipi vardır. (...) Süngerler, bugün, ortaya çıktıkları dönemlerden daha kolonyaldir ancak neredeyse süngerler kadar yaşlı olan mercanlar ise bugün geçmişte olduğundan daha yalnız bir yaşam sürmektedir.
(...) Oysa kimi soylar giderek karmaşıklaşırken kimileri basitleşmiştir ve yaşam formlarının büyük bir bölümü aynı yerde kalmak için mücadele etmek durumundadır. s. 357

- Evrim, tarihe fazlasıyla benzer; onu, aynı role soyunan pek çok aktörün bulunduğu bir drama benzetebiliriz. s. 358

- Beş yüz milyon yıl önceki atmosferde, bugün bulunandan yirmi kat fazla karbondioksit vardı. Bu molekülün bu kadar fazla bir oranda bulunması, doğal bir 'sera etkisi' yaratıyordu. Ancak, bu tarihten iki yüz milyon yıl sonra, gazın düzeyi düştüğü zaman tersine bir gelişim başladı. Atmosferdeki serbest oksijen de tarih boyunca, iki uç arasında benzer bir salınım göstermiştir. Atmosferdeki serbest oksijen düzeyinin bugünkü düzeyin iki katı olduğu dönemlerde devasa bitkiler, ciltli bir kitap boyutunda örümcekler ve bir insan ayağı büyüklüğünde akrepler ortaya çıkmıştır. Oksijen oranında bir zamanlar görülen artış, kırk fitlik kanat açıklığı olan Quetzalcoatlus benzeri dev uçan sürüngenlerin ortaya çıkmasının koşullarını oluşturmuştu. Oksijen düzeyinin fazla olması, bu büyük hayvanlara havada kaldıkları sürede harcadıklarını karşılayacak enerjiyi üretebilmelerine izin veriyordu. Atmosferdeki bugünkü oksijen düzeyi, belirli bir boyutun üzerindeki hayvanların yer çekimini yenmelerine yetecek ölçüde enerji üretmelerine olanak vermemektedir. s. 359

- Günlerin sayısı azalmış, süresi uzamıştır örneğin. Ay, komşusu Dünya'nın enerjisini tükettiğinden, yerkürenin dönme hızı tarih boyunca yavaşlamıştır. Mercanların, dört yüz milyon yıl öncesine ait günlük ve yıllık kabarmaları ile belirlenen büyüme halkaları, bu tarihlerde bir yılın dört yüz günden oluştuğunu gösteriyor. Öyle görünüyor ki, yaşamın akış hızı, o kısa ve enerjik antik günlerde bugünkünden daha fazlaydı. s. 360

12 Nisan 2010 Pazartesi

neredeyse bir balina/ steve jones- 8

BÖLÜM 9: YERBİLİMSEL (JEOLOJİK) BELGELERİN YETERSİZLİĞİ ÜZERİNE

- Öldürülen bir insan, kısa süre içinde kendi çapında bir ekosistem durumuna gelir. İngiltere ormanlarına atılan bir ölünün gözlerinin ve ağzının çevresine, etsinekleri birkaç saat içinde yumurtalarını bırakacaktır. Bir süre sonra ortaya çıkacak olan kurtçuklar, bedenin içine doğru oyuklar açmaya başlayacaktır. Bu sırada bağırsaklarda bulunan bakteriler de boş durmamaktadır. Bağırsaklar patlar ve bakteriler bedenin diğer bölgelerine akın eder. Ceset sıvılaşmaya başlamıştır ve bir süre sonra keskin peynir kokusuu andıran bir koku bırakarak mayalanmaya başlar. Bu durum, etçil kınkanatlıları ve peynir kaptanı adı verilen (rahatsız edilen larvalarının havaya sıçramak gibi tuhaf bir davranışı nedeniyle bu ad verilmiştir)sinekleri cezbeder ve bunlar da mücadeleye katılırlar. Ölümün üzerinden üç ay geçtiğinde yaklaşık beş yüz böcek çeşidi cesedein üzerinde ziyafet çekmiş olacaktır. s. 298

- Çürümenin beş aşaması vardır -yeni, şişmiş, aktif çürüme, çürüme ötesi ve kuru kalıntılar. Bir bebeğin geride yalnızca iskeleti kalacak biçimde çürümesi için gereken süre yalnızca altı yaz günüyken, bu süre bir erişkin için üç haftadır. s. 299

- Bugün yalnızca iki tane fil çeşidi yaşamaktadır ancak bunların yok olmuş yüz altmış beş akraba çeşidinin kalıntıları korunmuştur ve bu kalıntıların pek çoğu geçmişle günümüz arasındaki bağı güçlü biçimde kurmamaıza olanak tanıyacak biçimde bütün olarak korunmuştur. s. 300

- Eski zamanlarda yaşayanlar, köpekbalığı dişlerinin gkyüzünden düşen taşlaşmış yılan dili ve kehribarın katılaşmış yabankedisi sidiği olduğunu düşünürdü. Ammonitler olarak adlandırılan (bu adlandırma, koçboynuzlu bir Mısır tanrısı olan Ammon'dan geliyor) kıvrılmış fosillerin, St Hilda tarafından başı kesilerek taşa çevrilmiş yılanlar olduğu sanılırdı. Bunlar Whitby'de, üzerlerine birer baş eklenerek satılırdı. s. 301

- En büyük yıkıcı güç su gücüdür. Amerikalı inşaatçılar her yıl seksen milyon ton dünya malzemesini dönüştürmektedir, yağmur ise çok daha fazlasını. Suyun gücü bütün bir dağı dümdüz edebilir. Ancak, su yalnızca yok etmez aynı zamanda yapar. Bunu yaparken geçmişin kaydını tutmayı da boşlamaz. (...) Altına hücum döneminin ilk yıllarında madencilerin kullandığı teknoloji, antik Yunan'da kullanılanlardan pek de öte değildi. 1853 yılında, Edward E. Matteson dağdan gelen yüksek basınçlı suyu kullanarak altını ayıklamayı sağlayan bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle göz kamaştırıcı bir başarı sağlandı. Yalnızca iki adam bir gün içinde bin beş yüz tonluk altın madeni damarını parçalayabiliyordu. (...) Canlanma sona erdiğinde (Matteson bu dönemde iflas durumunda ölmüştü), Kaliforniya çakıllarından yirmi beş milyon ons altın hortum ağzıyla çekip çıkarılmıştı.
Akıntıyla birlikte gelen çamur, binlerce dönümlük tarım arzisini kapladı ve San Francisco Körfezi'ni bloke etti. Beş yıl içinde, yüz yılda gerçekleşebilecek çökelti/tortu dağlardan inerek ovaları kapladı. Bugün bile, Sierra Nevada'da bulunan kilometrelerce genişliğinde su olukları, insanların tek bir on yılda doğanın küçük bir parçasındaki enerjiyi nasıl kullandığının anıtı olarak durmaktadır. s. 307- 308

- Japonlar uzak bir ada olan Okinotorishima'dan geride kalmış olanları korumak için umutsuz bir çaba sergiliyor. Bu ada, derin sularda on beş fit genişliğinde iki mercan kümesinden oluşmaktadır. Bu küçük ada parçaları Japonya'ya, yüz elli bin kilometre karelik bir deniz alanında, elbette bütün mineral ve balık kaynaklarıyla birlikte, egemenlik iddia etme olanağı vermektedir. s. 308

- Herodot'un, inşaatçılar tarafından atılmış mercimek atıkları olarak tanımladığı kayalar arasında bulunmuş antik kabukların ya da Voltaire'in, hacıların yolculukları sırasında yedikleri öğle yemeklerinin artıkları oldupunu düşündüğü Alplerde bulunan balık fosillerinin bugünlere gelebilmesi... s. 309

- Himalayalar, yalnızca elli milyon yıl önce oluşmaya başlamış -dinazorların yok olmasından sonra- Hindistan levhasının Asya levhasına çarparak her yıl yaklaşık otuz santim yükselmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. s. 310

- Topluca öldürülmüş sığırların kemiklerini işaretleyip, rastgele toprağa saçalım. Yaklaşık on yıl geçmesini bekleyip, kemiklerden kaç tanesinin kaldığını ve bunların nerelere savrulduklarını araştıralım. Bu deney, ünlü bir fosil bölgesi olan Wyoming'deki Doğu Fork ırmağı çevresinde yapıldı. Deneyin sonuçları oldukça belirgindi. Kemiklerin çoğu ortadan kaybolurken, kalanların çoğu yer değiştirerek çökeltilerin derinliklerine gömülmüştü. 1970'lerde ölen sığır kalıntıları, son olarak on bin yıl önce soyu tükenmiş hayvanların kalıntılarıyla karışmış oldu. Henüz doğmamış bir yerbilimci gelecekte, bugünün Amerika'sına ilişkin, mamutlarla otlayan sığırlar gibi tuhaf bir görüntüye sahip olabilir. s. 321- 313

- Gezgin (passenger) güvercinler Kuzey Amerika'da iç savaşın sonlarına kadar oldukça fazlaydı. Mayflower* zamanında bunların nüfusu yaklaşık yedi milyardı -bu sayı bugün Amerika'da yaşayan bütün kuşlardan fazladır. Tek bir sürünün iki yüz mil uzunluğa ve bir mil genişliğe ulaştığı söylenir. Fakat kuşlar öylesine aptal ve onları kovalayanlar öylesine acımasızdı ki, sayıları hızla azaldı ve geriye kalan son birey, Martha adı verilen son dişi, Cincinati Hayvanat Bahçesi'nde 1914 yılında öldü. Bugüne kadar gezgin güvercinin fosilleşmiş kemiklerini gören olmamıştır. Eğer kayıtlar olmasaydı, böylesi bir canlının bir zamanlar var olduğundan bile haberimiz olmayacaktı. Diğer canlılardan hesapsız sayıda birey de unutulmanın dipsiz kuyusuna gömülmüştür. s. 313
*Mayflower: 1620 yılında İngiliz yerleşimcileri Kuzey Amerika'ya (bugünkü Kuzey Virginia'ya) taşıyan gemi -ç.n.

- Bir cesedin fosil olarak kalabilmesi ölünün hangi canlıya ait olduğuna, nasıl ve nerede öldüğüne bağlıdır. (...) Ölülerin kemikleri ya da kabukları sürekli bir mineral bombardımanına tutuldukları için bir süre sonra taşlaşırlar. Korunan görüntüdür, gerçek olan değil, ve varlığını sürdürme şansı bulabilmesi için belirli bir hızda taşlaşması gerekir.
(...) Turba bataklıklarında bulunan insan kalıntıları saçlarını, giyilerini ve hatta yüzlerindeki acı ifadeyi bile yitirmemişti. Kaslar toprakta bulunan asitlerce tabaklanırken, eriyen kemikler birer deri torbasına dönüşen bedenden ayrılır. Hayvanlar, Los Angeles'teki La Brea Katran Kuyuları gibi zift kuyularına düşebilir ya da ağaç reçinelerine yapışabilirler. Çürümenin önüne geçen böylesi koşullar nedeniyle, kimi örnekler -derin dondurucuda kalmış mamutlar, tuzlu bataklığa saplanarak salamura olmuş İspanyol tüylü gergedanı, mağaralarda yavaş süren buharlaşma nedeniyle kasları lime lime olarak korunan Güney Amerika yakalı tembel hayvanları- fosil kayıtların Mona Lisaları olarak korunmuşlardır. s. 314- 315

- Askerler savaş sırasında arazinin (ilk dünya savaşı sırasında Flanders düzlüklerinden bahsediyor) jeolojik yapısını kısa sürede öğrenmek durumunda kalmıştı. Killi toprakta açılan mevziler yağmur suyuyla çamur yığınına döndüğü için binlercesinin boğulmasına neden olurken, kumluk bölgelerdeki mevziler kolaylıkla çöküyordu. Kireç taşının olduğu bölgelerde kazılan sığınıklar daha güvenilirdi ve buralarda top mermilerinden korunmak üzere büyük sığınaklar yapılabiliyordu. Passchendaele'daki kil katmanı Britanya hatlarından, düşmanhatlarının derinliklerine uzanıyordu. Britanyalı lağımcılar, bu katmandan tünel açmak için işe koyuldular. 1917 yılının 7 Haziranında, yirmi tane dev gibi mayın aynı anda patladı. Patlama -nükleer bombalardan kaynaklananlar dışında tarihte görülen en büyük patlamadır- yetmiş metre genişliğinde ve on beş metre derinliğinde bir çukur açtı. On bin Alman askeri ölürken kalanların çoğu kaçtı. Ve daha sonra yağmur yağdı. Tanklar batağa saplandı ve savaş yine berbat bir çıkmaza girdi. s. 329 (parantez bana aittir)

- İnsan modern formda ortaya çıktığından bu yana yeryüzünde altmış milyar birey yaşamıştır. s.330